ALIŞMAYA BAŞLAMAK- part 1

2825 Words
Deren gözlerini karanlık bir bodrum odasında açtığında ilk an sanki nefes alamıyormuş gibi küçük bir panik hissetti. Duvarların taşlaşmış soğukluğu, tavandan sarkan tek ampulün bile ulaşamadığı bir gölge havuzu gibi etrafı sardı. Bir an nerede olduğunu anlamaya çalışırken elini yanı başındaki küçük gece lambasına uzattı; düğmeye bastığında ampulün soluk sarısı usul usul yandı ve yüzünü yarım ay şeklinde aydınlattı. Işığın titrek sarısı, yorgun yüzündeki gölgeleri daha da belirgin kıldı. Gözleri otomatik olarak başucundaki küçük saate kaydı. Kadranın içindeki kollar usul usul yediye yaklaşıyordu. Saatin tam “7”yi gösterdiğini görünce göğsündeki gerginlik bir nebze olsun hafifledi. Sabahın erken ve akşamın yorgunluğu göz kapaklarına çökmüştü. Yavaşça doğruldu. Halının serili olmadığı beton zeminde çıtırtılar duyuluyor, eski tahtaların derinlerinden çıkan hafif dolaşım sesleri odanın sakinliğini bozuyordu. Ayağıyla yere bastığında zeminin soğukluğu bir an için bacaklarını titretti. Gece lambasını eline aldı; küçük camından yayılan ışık, karanlık köşelerin iskeletini ortaya çıkarıyordu. Lambayı elinde tutup köşeye kurulan küçük banyoya yöneldi. Banyonun kapısı cılız bir sürgü sesiyle açıldı. İçeride, bir küvet değil, eski bir lavabo ve duş başlığına bağlanmış basit bir hortum vardı; zemine serilmiş bir paspas, duvarda birkaç çiviye asılı kupalar. Bu, lüksün ve mahremiyetin uzağındaki, yalnızlığa alışmış bir barınaktı. Kollarını uzatıp duvardaki eski radyatörün düğmesine çevirdi; düşük bir uğultuyla ısıyı hissetmeye başladı. Küçük lambayı yere bıraktı ışık yere vurduğunda gölgeler duvarlarda dans etmeye başladı. Musluğu çevirdiğinde suyun sesi önce cılız, ardından daha kuvvetli bir dereye benzercesine akmaya başladı. Su soğuktu hafifçe diş etlerini titretir bir şekilde. Ama Deren tereddüt etmedi gece boyunca bastırılmış yorgunluğu ve içindeki sıkışmış duyguları akıtmak istiyordu. Üzerindekileri titreyerek çıkardı; incecik pijamanın kumaşı cildiyle vedalaşırken, odanın havası cılız bir serinlik bıraktı. Soğuğun kenarına yakın akan su altında durdu elleri ister istemez kaskatı kesildi, omuzları çöktü. Su başına vurdukça bedenindeki düğümlerin bazıları açıldı. Soğuk damlalar ilk anda tenini sersemlendirirken, sonra yavaşça ısınmayı bekleyen kan damarlarına nüfuz etti. Deren gözlerini kapattı; suyun ritmi, kalbinin atışıyla bir ahenk yakaladı. Titreyerek duşunu tamamladı; suyun her damlası sanki günün, haftanın, yılların birikmiş ağırlığını yüzünden ve saçlarından aşağı süpürüyordu. Ağır bir soluk aldı su, bir süre sonra ılık bir huzur bırakmıştı teninde. Duştan çıktıktan sonra çıplak ayakları paspasa bastı eski, pamuklu bir havluyu kavradı ve kendini sarıp sarmaladı. Havlu eskimiş, kenarları yıpranmış, renginin canlılığını çoktan yitirmişti; ama şimdi sıcaklığından daha fazlasını verdi bir korunma hissi. Beyazın solmuş tonu, alnına yapışan ıslak saçları sildiğinde, Deren bir anlığa çocukluğuna saplanıp kaldı; yalnızca kendisine ait, küçük bir alanın içinde olmanın özgürlüğünü tattı. Yer yatağının ayak ucunda duran poşete gözü ilişti. Birgül dün akşam getirdiği kıyafetleri oraya yığmıştı. Poşeti çekti yanına, içindeki kumaşları elledi içinde temiz ama yıpranmış iç çamaşırları, bir boğazlı kazak, bir pantolon vardı. Her bir parça, başkalarının seçmiş olduğu bir hikâyeyi fısıldıyordu. Deren nazikçe kıyafetlerin dokusunu yokladı kumaşların yumuşaklığı, yıkama izleri, dikiş yerlerinin verdiği hayat izi... Bunlar onun için sadece giysi değildi, kimlik değiştiren incelikli parçalar gibiydiler başkalarının ona verdiği bir görünüm, taşımak zorunda olduğu yeni bir kabuk. Önce iç çamaşırlarını giydi, narin ama sağlam ipliklerin tenine dokunuşu bile bir rahatlama getirdi. Üzerine beyaz boğazlı kazağı geçirdi. Kazağın boğazı boynunu nazikçe sardı, dümdüz örülmüş kumaşın verdiği küçük bir sıcaklık vardı. Pantolonu çekip giydiğinde biraz daha tamamlanmış hissetti kendini. Kıyafetler eskiydi ama temizdi. Birgül’ün elinden çıkmış, dikkatle seçilmişti. Deren elini göğsüne götürüp bir an orada tutt bu hareket, sanki kendini hatırlama ritüeliydi. Islak saçlarının suyunu havluyla nazikçe aldı parmak uçlarıyla saçlarını toparlayıp arkadan bağladı. Havlu, saçlarından sızan son damlaları yavaşça emdi. Tüm bu süreç, özenli bir kendine bakım eyleminden öteydi,bir yeniden inşa çalışmasıydı. Kendisini küçük ama sağlam bir kabuğa koyuyordu dışarı çıkmaya, hayata geri dönmeye hazırlanan bir zırh gibiydi. Isıtıcıyı kapatıp lambayı söndürdüğünde bodrum aniden yarı karanlığa gömüldü. Gözleri önce yeniden karanlığa alıştı sonra odanın sınırlarını hatırladı. Yatağının başucundan kalktı. Ayakları, sırtındaki ağırlığı, omuzlarına çöken yorgunluğu hissederek ağır adımlarla merdivenlere yöneldi. Her basamak, hem fiziksel hem de ruhsal bir yük gibiydi ayak tabanları tahtanın eğimli yüzeyine bastıkça hafifçe gıcırdadı. Merdiven boşluğu dar ve havası yoğundu yukarı çıkarken her adım bir süre daha kapalı bir dünya bırakıp gerçekliğe, eve, masaya, bakışlara doğru yaklaşıyordu. Başını yukarı kaldırdığında mutfaktan yükselen hafif bir ışık hüzmesi ilk hedefi oldu o ışık, içinde tuttuğu bütün korkuları geçici olarak eriten bir işaret gibiydi. Ağır ve yorgun adımlarla bodrumun soğukluğunu ardında bırakıp üst kata doğru tırmandı; her adımda kalbindeki kırılganlığın yanında, sanki bir parça daha toparlanmış, biraz daha güçlenmiş hissediyordu. Merdivenlerin tepesine geldiğinde bir an durdu duvardaki parlaklık yüzüne vurdu. İçinden küçük bir dua geçirdi mi suskun kaldı belki de sadece kendine yönelik bir teşekkürdü. "Dayandın." Sonra bir nefes daha alıp ağır adımlarla üst kata doğru devam etti; evin içine akması gereken bir başka rolü, bir başka maskeyi yeniden takmak üzere. Deren, bodrumun rutubetli karanlığından çıkıp malikanenin aydınlık koridorlarına adım attığında, her zamanki gibi içini garip bir çelişki sardı. İçerisi dışarının ayazına inat sıcacıktı geniş pencerelerden içeri süzülen solgun sabah ışığı, beyaz duvarlarda yumuşak bir tül gibi geziniyordu. Adımlarını sessizce mutfağa doğru yöneltirken kalbinin içindeki ağırlık hâlâ yerinden oynamamıştı. Büyük mutfağa girdiğinde Emine Hanım’ı çoktan hazırlık içinde buldu. Mutfak, her sabah olduğu gibi temizliğin ve düzenin sessiz bir tapınağıydı ocakta çayın incecik buharı tütüyor, masanın üzerinde tereyağı, zeytin, peynir düzenli bir çizgi hâlinde duruyordu. Bakır tencerelerin sabah ışığıyla parlaması, Emine Hanım’ın yıllardır süren titizliğinin bir yansımasıydı. Deren, yorgun ama içten bir sesle “Günaydın…” dedi. Sesindeki yumuşaklık mutfağın serin havasını bile ısıtmıştı.Emine Hanım başını çevirdi. Gözlerinde, sabahın o mahmurluğunda bile eksik olmayan şefkatle karışık bir hüzün vardı. Dudaklarındaki gülümseme içtendi, samimiydi… Ama söylediği kelime değildi. “Günaydın Deren hanım…” O tek kelime—hanım—Deren’in yüzüne bir gölge gibi düştü.İçinde bir yer, incecik bir çizgi gibi acıdı. O an anladı. Demirhan uyanmıştı. Ve Demirhan’ın uyanışı, evdeki tüm hitapların, mesafelerin, duvarların yeniden örülmesi demekti. Kaşlarının arasındaki çizgiyi gizleyemese de hafifçe başını salladı. “Ben Emir’e bakıp hemen geliyorum.” Emine Hanım da başını eğerek karşılık verdi.Bu eğişte bir saygı vardı belki… ama aynı zamanda tedirgin bir kabulleniş. Deren mutfaktan çıkıp geniş merdivenlere yöneldi.Ayak sesleri, bu büyük evin sabah sessizliğinde yankılandı.Her adımda kalbi biraz daha hızlı atıyordu; her adımda bir anı, bir korku, bir bilinmez hayali gözlerinin önünden geçiyordu. Emir’in odasının kapısını aralayıp içeri girdiğinde karşılaştığı manzara tüm yorgunluğunu bir anda eritti. Emir, beşiğinin içinde oturmuş, minik elleriyle oyuncak arabasını sürüklüyordu. Gözlerindeki ışıltı, sabah güneşinden bile daha parlaktı. O anda Deren’in gözleri dolu dolu oldu; bunu saklamak için derin bir nefes aldı. Yumuşacık bir sesle “Günaydın kuzum…” dedi. Bu iki kelime, odanın duvarlarına çarpıp dönmedi… Adeta Emir’in kalbine dokundu. Küçük çocuk, annesinin sesini duyduğu anda başını kaldırdı. Gülümsemesi öyle bir ışıktı ki, bir ressamın fırçasından çıkmış bir tabloyu andırıyordu; masumiyetin, sevginin en saf hâli. Minik dudaklarından çıkan kelime, Deren’in yüreğini bıçak gibi kesti. “Anne…” Deren’in gülümsemesi genişledi; gözleri nemlendi ama gülümsemesi hiç titremedi. Yaklaştı, beşiğin kenarına oturdu. Emir küçük ellerini ona uzattı. Deren o küçük parmakları avuçlarının içine aldığında içinden bir sıcaklık yükseldi. Sanki bin yıllık bir bağ, kanla değil ruhla örülmüş bir bağ aralarında sıkıca kenetlenmişti. Ama işte… en acı olan buydu. Deren, bir anda anne olmuştu. Bir anda tutsak olmuştu. Ve bir anda kendini, hiçbir kuralını bilmediği karanlık bir dünyanın içinde bulmuştu. Emir’in yanağını okşarken iç sesi fısıldadı. “Bir gün gerçekler ortaya çıkacak.” Bunu biliyordu. Sırlar saklanmazdı; saklandıkça büyür, büyüdükçe patlarlardı. Ama aynı iç ses, daha acı bir soruyu da fısıldadı. “O gün geldiğinde… ben bu çocuğu nasıl bırakırım?” Emir, ona baktıkça içi titriyordu. Ne kadar yanlış olursa olsun… ne kadar kırık, eksik ve yarım olursa olsun… Bu çocuk onun olmuştu. En garibi de buydu ya… Bu çocuk nasıl kendi kanından çıkmıştı? Bunu aklı almıyordu. Vicdanı kavrayamıyordu. Kalbi ise… hiçbir cevabı bilmeden, sadece seviyordu. Ve Deren, Emir’in saçlarına küçük bir öpücük kondurduğunda, derin bir iç geçirdi. Kaderin bu düğümünü nasıl çözeceğini bilmiyor… Ama bir tek şeyi biliyordu. Bu çocuğu bırakmak kolay olmayacaktı. Demirhan’ın çalışma odası, malikanenin geri kalanından farklı bir atmosfere sahipti. Ağır ceviz mobilyalar, koyu lacivert perdeler, duvarın bir köşesine yerleştirilmiş kamera ekranlarıyla birleşince odanın içinde boğucu bir yoğunluk oluşuyordu. Bu oda, Demirhan’ın dünyasının kalbiydi. kontrolün, gücün, disiplinin merkezi. Monitörlerin solgun ışığında odanın yalnızca belli kısımları aydınlanıyordu. Emir’in odasına ait kamera görüntüsü, ekranın sağ üst köşesinde duruyordu. Deren’in, Emir’i kollarına aldığı; küçük çocuğun annesine gülümseyerek “anne” diye seslendiği o an yeniden oynuyordu. Bu görüntü, normal bir babanın içini ısıtacak türdendi belki… fakat Demirhan’ın yüzüne yalnızca sertlik ekliyordu. Sonra… O söz geldi. Deren’in dudaklarından dökülen, kimsenin duymaması gereken o cümle.. “Bir gün gerçekler ortaya çıkacak. O gün geldiğinde… ben bu çocuğu nasıl bırakırım?” Cümle, odanın sessizliğini yarıp kulaklarına çarpınca Demirhan’ın tüm yüz hatları değişti. Kaşları bir anda çatıldı, elmacık kemikleri belirginleşti, nefesi göğsünden kesik kesik çıkmaya başladı. Burun kanatları hızla genişledi dudakları çizgi gibi inceldi. Kadın neyin gerçeğinden bahsediyordu? Hangi oyunun, hangi ihtimalin altını kurcalıyordu yine? Ve neden hâlâ gitmekten bahsediyordu? “Bir daha bırakmak…” “Bir gün ayrılmak…” Sözler zihninde dönüp durdukça içindeki volkan kabarıyordu. Sanki yıllar önce kapıyı çarpıp, sadece bir mektupla, sadece birkaç satırlık bir açıklamayla ortadan kaybolan kadın o değilmiş gibi! Sanki o zaman kendi canlarını, o küçücük bebeği, bu evi terk edip gitmemiş gibi! Demirhan’ın çenesi kasıldı. Dişleri birbirine öyle sıkıldı ki çenesinden ince bir çıtırtı yayıldı. Ardından nefesini öfke dolu bir buhar gibi dışarı verdi. Bir anda elini kaldırdı ve sertçe masaya indirdi. Ceviz masanın üstü tok bir sesle sallandı. O ses, tüm odayı doldurdu; öfkenin yankısı gibi.Boğuk bir tonda, her kelimeyi tükürür gibi söyledi. “Bir kez daha kaçacak fırsatın olmayacak… Deren hanım.” Gözleri monitördeki görüntüye kilitlenmişti. Deren’in Emir’i kucaklayışı, saçlarını okşayışı… Demirhan için bu, bir şefkat değil; geçmişin yaralarını kaşıyan bir hatırlatmaydı. Bir an sessizlik oldu. Derin, ağır bir sessizlik. Sonra dişlerinin arasından zehir gibi bir cümle süzüldü. “Senin bir tek cenazen çıkar bu evden.” Odaya soğuk bir ağırlık çöktü. Kelimeler duvara çarpıp geri dönmedi; zemine düşen kurşun gibi ağırlaştı. Karşısında oturan Selim Demirhan’ın çocukluktan beri yanında olan, sağ kolu, en güvendiği adam, o anda hafifçe geriye yaslandı. Demirhan’ın öfkesine alışkındı, ama bu ses tonu… bu ifade… bambaşkaydı. Tehlikeliydi. Zehirliydi. Sarsıcıydı. Yine de Selim, her zamanki sakinliğiyle konuştu. “Abi… istersen önlemleri arttıralım.” Sesi alçak, temkinliydi. Onun bile yutkunduğu duyuluyordu. Demirhan başını kaldırdı. Gözlerinde öfke değil; buz gibi kararlılık vardı artık. Tehlikenin en sessiz hâli. Dudakları tek bir çizgi hâlindeydi; alnındaki damar hafifçe belirginleşmişti. Kısa, keskin bir nefes aldı. Sonra soğuk bir tonda “Geceleri tellere elektrik verin.” dedi. Selim’in gözleri anlık genişledi. Bu, sıradan bir tedbir değildi. Bu, caydırıcı değil, ölümcül bir yöntemdi. Demirhan devam etti, sesi daha da kısık ama daha ağırdı. “Fakat bunu… sizden başka kimse bilmeyecek.” O an Selim başını eğdi. Boyun eğişinde hem sadakat hem de ağır bir sorumluluğun ağırlığı vardı. Demirhan ise gözlerini yeniden monitöre dikti. Deren, Emir’e sarılmıştı. Kadının yüzünde acıdan, korkudan, mahcubiyetten, kimliğini çözen bir bilmeceden oluşmuş karışık bir ifade vardı. Demirhan monitöre bakarken sessizce fısıldadı. “Bir kez daha gidişine izin vermem…” Ve o fısıltı, odanın havasını daha da kararttı. Deren Emir'in rutinine devam ederken onu izleyen gözlerden haberi yoktu. Emir’in elini yüzünü ılık suyla yıkarken avuç içlerine dolan suyun sesi odadaki sessizliğe yayıldı. Çocuğun yüzündeki uykulu rehavet yavaşça dağılıyor, yerine masum bir canlılık geliyordu. Deren küçük bir havluyla Emir’in yüzünü kuruladı, ardından dolabın kapağını açıp tertemiz kıyafetler çıkardı. Küçük gömleğin düğmelerini tek tek iliklerken kalbi hafifçe sızladı; o kadar uzun süredir kendi acılarına gömülüydü ki Emir’in büyüyüp büyümediğini bile fark edemez hale gelmişti. Minik çocuk tamamen hazır olduğunda, Deren onu kucağına aldı. Emir başını onun omzuna yasladı, parmakları annesinin saçlarına ilişti. Deren bu dokunuşla bir an gözlerini kapatıp nefesini tuttu yıllardır hiç kimsenin ona bu kadar saf bir sevgiyle dokunmadığını fark edip içi titredi. Salonun kapısına yaklaştıkça mis gibi kokular gelmeye başladı. Taze kızarmış ekmek kokusu… sıcak çayın buğusu… tereyağının hafif tuzlu kokusu… Balın şekerli rayihası… Masaya adım attığında kahvaltılıkların özenle dizildiğini gördü. Her şey kusursuzdu sanki lüks bir kır konağında sabah sofrası hazırlanmış gibiydi. Ama asıl acı olan şuydu. Deren ne zamandır gerçek bir öğün yediğini hatırlamıyordu. Boğazı yutkunurken acıttı. Gözleri masadaki tazelikleri taradı; peynirlerin üzerinde hâlâ bıçak izleri vardı, reçelin üstündeki parlak yüzeyden sabah ışığı yansıyordu. Karnı birdenbire derinden bir sancıyla kıvrıldı. Son günlerde sadece su içiyordu. Bir bardak, sonra bir bardak daha. Hepsi bu. Açlık mideyi kemirmekten çok zihni bulandırıyordu artık. Ama kendi açlığı, ona göre en önemsiz şeydi; hayatta kalmak için bir şeylere tutunmaya çalışıyordu ve o şey artık sadece Emir’di. Tam o anda salon kapısı sertçe açıldı. Demirhan içeri girdi. Adımlarının ağırlığı bile mekânın havasını değiştirdi. Üzerindeki koyu gömlek ve hâkim bakışıyla sabahın dinginliğini kesen bir varlığı vardı. Fakat o an, o güçlü görüntüsünün ardında gizlenen bir karanlık hissi odanın üzerine ince bir gölge gibi düştü. Gözleri önce Emir’e, sonra Deren’e kaydı. Ama Deren’in masaya bakarken yüzüne yerleşen o açlık dolu, kırılgan ifade… onu bir anlığına durdurdu. Gördü. Ama görmemiş gibi yaptı. Hiçbir şey yokmuş gibi, bakışlarını kaçırarak Emir’e doğru yürüdü. “Günaydın oğlum.” Demirhan’ın sesi kısık, sabahın soğukluğunu taşıyan bir tondaydı. Fakat içindeki baba sıcaklığı o soğukluğu anında kırdı. Emir başını Deren’in omzundan kaldırdı, gözleri bir anda ışıldadı. “Baba!” Kollarını heyecanla açtı. Demirhan’ın yüzü, oğlunun bu saf sevgisine karşı koyamayarak yumuşadı. Büyük adımlarla yaklaşıp Emir’i kucağına aldı. Çocuğun küçük kolları babasının boynuna sarıldı, Demirhan ise onu göğsüne çekti. Bir anlığına tüm sertliği dağıldı; baba olduğunu hatırladığı o nadir anlardan biriydi. Deren ise sessizce onları izliyordu… içi birbirine karışmış duygularla. Çocuğunu sevmesi güzel bir şeydi ama… o an masadaki her bir yiyeceğin kokusu hâlâ burnunu yakarken, bir kenarda görünmez biri gibi durmak canını acıttı. Demirhan, Emir’i hâlâ kollarında tutarken göz ucuyla Deren’e baktı. Onun yüzünün solgunluğunu, gözaltlarındaki gölgeleri, zayıflayan bedenini görmezden gelmeye çalışsa da, içinden bir yerde sert bir şey kıpırdadı. Bir şeyler fark ediyordu. Ama konuşmuyordu. Konuşursa duvarları çatlayacaktı sanki. Emir başını babasının omzundan kaldırıp gülümsedi. “Baba mama yiyelim ?” Demirhan hafifçe başını salladı. “yiyelim oğlum.” Sonra bakışlarını yeniden Deren’e çevirdi. Gözlerinin içinde, adı konulmayan bir gerilim kıvılcımlandı. Ve öğleden sonra yaşanacak olanlar, henüz kimsenin aklına gelmemişken, salonun sessizliği hiç olmadığı kadar ağırlaştı. Salonun sessizliği, tıkır tıkır işleyen saatin sesiyle bölünüyordu. Sabah ışığı masanın üzerine yumuşak bir şekilde düşüyor, bal kavanozunun içinde süzülen ışıltılar odaya sahte bir huzur yayıyordu. Fakat o masanın huzuru sadece görüntüdeydi. Demirhan, oğlunu dizine oturtmuştu. Küçük Emir, minik parmaklarıyla ekmek parçasını bölmeye çalışıyor, babasının önündeki tabağa dikkatle bakıyordu. Her hareketinde çocukluğun saf masumiyeti vardı. Bazen babasına dönüp gülümser, bazen de çaydan yükselen buğuyu merakla izlerdi. Deren, masanın kenarındaki sandalyede oturmaya bile cesaret edememişti. O hep ayakta olurdu; varla yok arasında, nefesini tutarak yaşayan biri gibi. Kahvaltı masasına baktıkça içi burkuldu. Kaç gündür doğru düzgün yemek yememişti.Midesi artık boşluktan değil, acıdan yanıyordu. Birkaç gün önce verilen kuru ekmek parçası çoktan tükenmiş, yerini sadece suyla bastırılan bir açlığa bırakmıştı. Yine de o an masadaki peynire baktı. Küçük, beyaz bir dilim… belki de birkaç saniyelik bir dayanma gücü kazandıracaktı. Gözleri bir anlık dalgınlıkla o tabakta gezindi. Emir babasının kucağında gülerek bir şeyler mırıldanırken, Deren’in parmakları istemsizce masaya uzandı. Titreyen elleriyle peynir tabağının kenarına dokundu. Dokunduğu an, içi bir umutla doldu. Ama o umut saniyeler içinde sönüp gitti. Bir gölge düştü üzerine. Deren, elinin üstünde bir ağırlık hissetti.Sert, acımasız bir tutuştu bu. Selim’di. Demirhan’ın en yakın adamı… sessiz ama tehlikeli. Yüzünde bir ifade bile yoktu. Elini Deren’in bileğinden yakaladı ve öyle bir sıktı ki, kemikleri birbirine geçti sanki. O an Deren’in nefesi göğsünde kilitlendi, dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Canı yanıyordu hem de dayanamayacağı kadar. Ama Emir oradaydı. Korkmamalıydı. Gözleri bir anda doldu, kirpiklerinin arasından yaşlar neredeyse süzülecekti. Yutkundu, sesini bastırmaya çalıştı. “Özür dilerim…” Kelime dudaklarından neredeyse fısıltı halinde döküldü. “Dal… dalmışım sadece.” Sesi titredi, kelimenin ortasında boğazına takılan hıçkırığı yuttu. Selim elini biraz daha sıktı, gözleriyle uyardı onu: Bir daha deneme. Sonra hiçbir şey söylemeden elini yavaşça çekti.Arkasına bile bakmadan geri adım attı, köşede sessizliğe karıştı. Deren, parmaklarının üzerine hâlâ o baskının izini hissediyordu.Eli uyuşmuştu, rengi solmuştu.Ama yüzüne hiçbir şey yansıtmamaya çalıştı.Emir’in yanında güçlü görünmeliydi. Oğlunun minik sesiyle irkildi. “Anne…” Sadece adını söyledi, başka bir şey değil. Deren hafifçe gülümsedi, başını eğdi. “Buradayım tatlım.” Gözleri Demirhan’a kaydı.Adam her zamanki gibi soğukkanlıydı; hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu.Oğluna çaydan küçük bir yudum içiriyor, masadaki düzeni bozmadan kahvaltısını sürdürüyordu. Ama Deren, onun gözlerinin ucundaki donuk bakışın her şeyi fark ettiğini biliyordu. Selim’in ne yaptığını, kendisinin nasıl irkildiğini… hepsini görmüştü. Yine de sustu. Her zamanki gibi. Onun suskunluğu bu evin en ağır sessizliğiydi. Kahvaltı masasındaki çatal bıçak sesleri yankılanmaya devam ederken Deren, yutkunamadığı boğaz ağrısıyla bir adım geri çekildi. Eli hâlâ titriyordu. Ama o, sanki hiçbir şey olmamış gibi bir köşeye geçti ve başını eğdi. Bir annenin, açlığını bile çocuğunun huzuru için gizlediği o sessizlik… odanın havasını daha da ağırlaştırdı. Ve Demirhan, sessizliğin içinde çayını yudumlarken bir anlığına Deren’e baktı. Bakışı kısa sürdü ama yeterince uzundu. Yüzündeki ifadesizliğin ardında bir şey vardı ne öfke ne merhamet, belki de ikisinin karanlık bir karışımı. Sonra başını çevirdi. Sanki hiçbir şey yaşanmamıştı. Sanki o kadın, o evin duvarları kadar sıradan bir eşyaydı. Ama Deren, içinden sessizce şunu biliyordu. Her gün biraz daha siliniyordu… Ve bu sessizliğin içinde, artık nefes almak bile bir suç gibiydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD