bc

KIRIK NEFESLER

book_age16+
86
FOLLOW
1K
READ
dark
love-triangle
family
fated
forced
curse
mafia
drama
city
addiction
like
intro-logo
Blurb

Bazı sırlar sessizlikte saklanır.Bazı çığlıklar duyulmaz.Ama sessizlik ne kadar derin olursa, çığlık da o kadar güçlü çıkar.Deren Taçlı’nın hayatı, sessizliğiyle örülü bir dünyada geçiyordu…Ta ki o akşam, karanlıktan çıkan bir minibüs her şeyi değiştirecek ve onu bilinmezliğe sürükleyecek kadar sessizliği bozana dek.Bir kadın, bir sır, bir karanlık.Ve gölgesinde duran Demirhan Ateşoğlu.Sessizliğin ardındaki sesini duyabilecek misiniz?

chap-preview
Free preview
SESSİZLİĞİN İLK SABAHI
Sabahın henüz aydınlanmaya niyet etmediği o solgun saatlerde, İstanbul’un tenha bir mahallesinde rüzgâr, sokak lambalarının titrek ışığını yalayarak geçiyordu. Soğuk, insanın yüzüne ismini unutturan bir tokat gibi çarpıyor; karanlığın içinden ince ince yükselen sis, sessizce evlerin duvarlarına siniyordu. Deren Taçlı, tek göz odalı, rutubet kokusu duvarlara işlemiş küçük evinin kapısını usulca kapattı. Kapının zor kapanan menteşeleri metalik bir inilti çıkardı; o inilti, sanki bu daracık evin bile onu bırakmak istemeyen yalnızlığının sesi gibiydi. Deren paltosunun yakasını boynuna kadar çekti, eski kumaşın solmuş dokusu ellerine soğuk bir sertlikle değdi. Üşüyordu hem bedeninin içi, hem de yıllardır ısıtamadığı ruhu. Sokağa adım attığında, sabahın ayazı yüzünü hafifçe kesti. Elinde, annesinden kalan yıpranmış deri çantasını sıkıca tutarak yürümeye başladı. Çantanın içi boştu; ama çantasından çok daha ağır olan şey, omuzlarına çökmüş hayatının sessiz yükleriydi. Deren’in her sabah aynı dakiklikle çıktığı bu yol, küçük, çarpık binaların arasında kıvrılarak ilerliyordu. Mahalle sessizdi; yalnızca ara ara bir kedinin çöp kovasına sürtünme sesi duyuluyor, uzaktan geceden kalma bir minibüsün motoru homurdanıyordu. İstanbul’un merkezindeki telaşla kıyaslandığında burası zamanın unuttuğu bir köşeydi ama Deren için hem sığınağı hem de kaderiydi. Bu sabah da diğer sabahlardan farksız görünüyordu. Ama Deren, içten içe bunun yeni kitabının, yeni hikâyesinin, yeni acılarının sabahı olacağını hissediyordu. Çünkü bazı günler, hava daha soğukken bile insanın içine bir elektrik gibi gerilim siner. Deren, çalıştığı özel yaşlı bakım evine her vardığında içine hem bir huzur hem de derin bir acı dolardı. “Ömür Evi” ismindeki bu yer, yıllar içinde kaderin sert rüzgârlarında savrulmuş, evlatları tarafından unutulmuş, yalnızlığa terk edilmiş yaşlıların limanıydı. Deren, o limanda bir çift sıcak el, bir çay koyan, bir saç okşayan, bir nefes kadar yakın duran tek insandı çoğu için. Tramvaya binip kısa bir yolculuktan sonra bakım evinin önüne geldiğinde, gökyüzü hâlâ gri bir sessizlikle örtülüydü. Bina, genişçe bir bahçenin içinde tek katlı, sade bir yapıydı; dış duvarlarına yapışmış sarmaşık dalları, yılların hüznünü taşır gibi solgun bir yeşil renkteydi. Deren kapıdan içeri girer girmez tanıdık koku yüzüne çarptı: ilaç, lavanta kokulu deterjan ve yaşlanmış insanların sessiz odalarından yükselen buruk bir yaşam kokusu. Bu koku çoğu insanı tedirgin ederdi; fakat Deren için annesinin son günlerinin hafif bir hatırasıydı… Ve o hatıra, bazen canını yakan bir diken gibi olsa da ona güç veriyordu. Koridorun ışıkları loştu. Henüz herkes uykudaydı. Sessizlik, bir battaniye gibi mekânın üzerine serilmişti; ama o sessizliğin içinde yılların hikâyeleri vardı. Deren önce mutfağa geçti, suyu ocağa koydu. Çaydanlıktan yükselen buhar, küçük cam pencereye çarpıp ince bir buğu oluşturdu. Bu, günün başlangıç işaretiydi. Sonra koridorda ağır adımlarla ilerledi. Aralık duran bir kapıdan hafif bir öksürük sesi duyuldu. Bu oda, yıllarını yalnızlıkla tüketen Hacer Teyze’nindi. Bir sonraki oda, eskiden keman virtüözü olduğu söylenen ama şimdi ellerini kaldırmakta zorlanan Ziya Bey’indir. Onun odasından her sabah duyulan tek ses, yastığa çarpan içli bir nefesti. Deren bu insanların her birine kendi annesiymiş, babasıymış gibi davranırdı. Onlara sıcak çorba taşır, ilaçlarını verirdi; ama en önemlisi, gözlerinin içine bakıp gülümserdi. Çünkü o bakışların içinde bir “Ben buradayım” sözü vardı. O söz, bazen bir insana hayatta lazım olan tek şeydi. Bir kapıyı sessizce açtı. İçeride yatan Mevlüt Amca, yarı aralık gözlerle ona baktı. “Deren kızım… Geldin mi?” dedi titrek sesiyle. Deren, yüreğinde hafif bir sızı hissederek gülümsedi. “Geldim Mevlüt amca. Her zamanki gibi ilk önce size uğradım.” Mevlüt Amca’nın gözleri doldu. “Bizim senden başka kimsemiz yok ki kızım… Seni bekliyoruz.” Deren’in boğazı düğümlendi. Tek kelime etmeden onun elini avuçlarının arasında tuttu.O anda, hem soğuk sabah hem de dünyanın tüm ağırlığı sanki iki insanın arasında sessizce durdu. Bu, onun işiydi. Bu, onun kaderiydi. Bu, bazen nefesini kesen ama ruhunu iyileştiren yüküydü. Ve Deren Taçlı, o sabah bir kez daha anladı ki… Bazı kadınlar bağırarak değil, sessizce yaşar. Ama en derin izleri de onlar bırakır. Gün tam olarak aydınlanmaya başladığında, “Ömür Evi”nin içi yavaş yavaş kıpırdanmaya başlamıştı. Loş koridorlar, odalardan sızan hafif ışıklarla canlanıyor, bazen bir hırıltı, bazen bastonların zemine tıklayan sesi, bazen de derin bir iç çekiş yankılanıyordu. Deren, elindeki küçük not defterine o gün yapılması gereken bakımları işaretleyerek koridorun başından sonuna kadar ilerledi. Önce mutfağa gidip çayları dağıtmakla başladı güne. İnce belli bardaklara doldurduğu açık çayların sıcaklığı, soğuk ellerini ısıtırken içi de bir parça yumuşuyordu. Tepsiyi dikkatle taşıyıp ilk odanın kapısını tıklattı. Hacer Teyze, kırışmış yanaklarında hafif kızarıklık, yorganın altından bakan iki küçük gözle ona baktı. “Deren kızım… Bugün hava ne soğuk. Dizlerim sızlıyor vallahi…” Deren bardaklardan birini yatağın yanındaki küçük komodine koydu. “Ben şimdi dizinize krem süreyim Hacer teyze. Biraz sonra da sıcak su torbasını getiririm, iyi gelir.” Kadının gözleri parladı. Yıllardır özlemini çektiği bir ilgiye kavuşmuş bir çocuk gibi. Deren kremi alıp dizlerine yumuşak hareketlerle masaj yaparken Hacer Teyze içini dökmeye başladı. “Gençliğimde ne koşardım biliyor musun? Fırına gider, pazara gider… Şimdi adım atamıyorum.” Deren tebessüm etti. “İnsan eskiden koştuklarını unutmuyor Hacer teyze. Sadece biraz dinleniyorsunuz şimdi.” Yaşlı kadın başını salladı; odanın içi hem çayın buğusuyla hem de hatıraların kokusuyla ısındı. Sonra sıra Ziya Bey’e geldi. Kapıyı açtığında adam her zamanki gibi pencereye dönük oturuyordu. İnce, kemikli parmakları dizlerinin üzerinde birbirine kenetlenmiş; tavanı izler gibiydi ama aslında hiç bitmeyen bir sahnenin düşüncesindeydi. “Günaydın Ziya Bey.” Adam başını ağır ağır çevirdi. “Ah… günaydın Deren Hanım. Bugün keman çalmak istedim ama ellerim yine söz dinlemedi.” Deren içeri yürüdü, yatağının ucuna oturdu. “İsterseniz bugün beraber dinleyelim. Öğle molasında size eski konser kayıtlarınızdan birini açayım.” Ziya Bey göz kapaklarını yavaşça kapadı. “İnsanın kendi sesini duyması… bazen hem ilaç hem de zehir olur Deren Hanım.” Deren onun titreyen ellerine baktı, usulca tutup ısıttı. “Sizin sesiniz hiç kimse için zehir olamaz.” dedi. Ziya Bey’in gözleri doldu. Bir damla yaş yanağından süzüldü, ama o bunun farkına bile varmadı. Koridoru geçerken içerden tiz bir ses duyuldu. “Deren! Çorabım nereye kayboldu kızım? Birini buldum, öteki yok!” Ayfer Hanım, yatağının yanında dikilmiş, tek çorabını havaya kaldırmış şekilde duruyordu. Hâlâ yaşama enerjisi taşıyan, hırçın ama neşeli bir kadındı. Deren gülerek içeri girdi. Yatağın altına eğildi, komodinin arkasına baktı, bastonun altına sıkışmış çorabı buldu. “İşte burada!” Ayfer Hanım ellerini beline koydu. “Ben saklamıyorum çoraplarım saklanıyor!” İkisi birlikte kahkaha attılar. O kahkaha, bakım evinin ağır havasını bir anlığına dağıtan taze bir meltem gibiydi. Mutfakta büyük tencerede sıcak sebze çorbası kaynıyordu. Deren kaşıkla tadına baktı, biraz tuz ekledi. Sonra porsiyonları tepsiye dizip dağıtmaya başladı. Bazıları kendi kendine yiyebiliyordu ama bazılarının elleri artık kaşığı tutamayacak kadar zayıftı. Deren en zorda olanlara oturup kaşık kaşık yedirirdi. Bugün Mevlüt Amca’nın durumu biraz daha ağırdı.Ona çorbayı içirirken adamın gözleri dolmuştu. “Çocuklarım yok beni merak eden yok … Ama sen varsın, sağ ol kızım.” Deren durdu. Kaşığı tutan eli titredi. Kendi içinden “Keşke herkes yalnızlığı böyle içten söyleyebilse…” diye geçirdi. “Merak edeniniz var. Ben buradayım.” dedi sessizce. O an Mevlüt Amca’nın gözlerindeki minnet, bütün günün ağırlığını hafifletmeye yetti. Gün boyu bakım, ilaç, yemek, sohbet, ağlama, teselli… Saatler ilerledikçe yorgunluk Deren’in omuzlarına çöktü. Ama o hiç hızını kesmedi. Çünkü burada bir insanın isteyebileceği en küçük şey bile büyük bir anlam taşıyordu. Ziya Bey’in ilacını verdi.Hacer Teyze’yi battaniyeyle örttü.Ayfer Hanım’ın saçlarını taradı.Mevlüt Amca’yla birlikte kısa bir dua etti. Ve her birinden “Allah senden razı olsun” sözünü duydukça gözleri doldu. Bu insanların dünyasında Deren, sadece bir çalışan değil; “hatırlayan tek kişi”ydi. Akşamüstü güneş battı. Koridorlar yeniden sessizleşti. Odaların ışıkları kapandı. Nöbetçi personel geldi. Deren soyunma odasına gidip yıpranmış montunu aldı. Aynada yüzüne bakarken kalbinin içinde ağır bir sızı hissetti. O sızı, yalnızlığının, sorumluluğunun ve hiç kimseye anlatmadığı geçmişinin ağırlığıydı. Ama bir şey daha vardı. Bu yaşlıların duası, Deren’in ayakta kalmasını sağlıyordu. Tek göz odalı evine dönmek üzere çıkarken düşünmeden edemedi. “Ben bu insanların sessizliklerini taşıyorum… Peki benim sessizliğimi kim taşıyacak?” Cevap yoktu. Ama kaderin sessiz adımları vardı. Ve o adımlar, çok yakında Deren’in karşısına Ateşoğlu’nu çıkaracaktı. Deren, o uzun ve yorucu günün ardından sokak lambalarının titrek ışığı altında ağır adımlarla yürüyordu. İstanbul’un tenha mahallesinde akşam serinliği çöküyor, rüzgâr çöp kovalarına sürtünen kedilerin gölgelerini uzatıyordu. Deren’in zayıf bedenini saran eski montu soğuğu geçirmemeye çalışsa da gün boyu yıpranan kasları titriyordu. Yorgundu… Bir insanın hem ruhunun hem bedeninin aynı anda yorulduğu o sessiz, ağır yorgunluk. Aklında hâlâ Mevlüt Amca’nın “Sen varsan yalnız değilim” deyişi dolaşıyordu. Tam köşeyi dönüp kendi sokağına yaklaşmıştı ki karanlıktan bir araç sesi yükseldi. Motorun hırıltısı, bu tenha sokakta fazlasıyla gür geldi. Deren refleksle başını kaldırdı. Simsiyah, camları koyu filmli bir minibüs onun tam önünde ani bir frenle durdu. Deren’in kalbi göğsüne sıçradı. Bir adım geri attı. Sonra bir adım daha. “Ne oluyor?” diye mırıldandı, sesi kendi kulağına bile fısıltı gibi geldi. Kapılar sertçe açıldı. İçinden takım elbiseli, yüzleri sert, yabancı iki adam çıktı. Sokakta kimse yoktu. Hava, aniden daralmıştı. Adamların biri hızla yaklaşarak kolundan kavradı.Deren şokla nefesi kesilmiş halde geri çekilmeye çalıştı. “B–bırakın! Ne yapıyorsunuz?!” Cevap vermediler. Sadece onu kollarından tutup sertçe minibüse doğru sürüklemeye başladılar. Deren’in gözleri büyüdü, nefesi hızlandı. Panik beynine bıçak gibi saplandı. “Hayır! Bırakın beni! Yardım edin!” Sesinin yankısı duvarlardan sekti ama sokak boştu. Kimse yoktu. Hiç kimse… İki adam onu kucaklayarak minibüsün içine attı. Deren koltuğa çarparken acıyla inledi. Kapı hızla kapandı, kilit sesi karanlıkta yankılandı. Deren, ne olup bittiğini anlamaya çalıştığı anda çığlık attı.İçgüdüsel, iliklerinden kopan bir çığlık. “İmdat! Bırakın beni! İmdat!” Arkasında oturan adam, boğuk ve öfkeli bir sesle bağırdı. “Kes sesini!” Ama Deren durmadı. Çırpındı. Kollardan kurtulmaya çalıştı. Dizleriyle adamın karnına vurdu. Tırnaklarıyla kolunu çizdi. “Yardım edin! Ne istiyorsunuz?! Bırakın!” Adam sinirlendi, onu tutan kolları daha da sıkılaştı.Gögüs kafesine çelik gibi bastırıyordu.Ön koltuktaki diğer adam arkaya dönerek sert bir bakış attı. “Yeter artık. Bayılt şunu.” Deren’in yüreği duracak gibi oldu. “Hayır! Dokunma! Ne yapıyorsunuz?!” Yanındaki adam, montunun içinden küçük bir bez çıkardı. Üzerinden keskin, uyuşturucu bir koku yükseldi. Bezi Deren’in yüzüne doğru uzattı. Deren çığlık attı. “Hayır! Hayı—” Adam bezi aniden ağzına ve burnuna bastırdı. Deren çırpındı. Tüm gücüyle. Kollarını salladı, adamın yüzüne vurdu, boğazını itmeye çalıştı. Ama nefesi daralmaya başladı…Gözleri karardı…Karanlık, bir sel gibi üzerine çöktü. “Hadi çabuk. Bayıldı bu.” dedi adam, sesi uzak bir uğultuya dönüşürken. Minibüs hareket etti. Sokak yeniden sessizliğe büründü. Gölgeler uzadı. Rüzgâr durdu. Ve o gece… Deren Taçlı’nın hayatı artık asla eskisi gibi olmayacaktı.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
550.5K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
39.5K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
89.0K
bc

AŞKLA BERDEL

read
92.3K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
57.4K
bc

HÜKÜM

read
231.2K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
36.8K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook