Etrafımdaki çalan alarmımın gördüğüm rüyanın bir parçası olmuştu, yavaş yavaş çalan zil sesine hemen uyanarak kapatmıştım. Sabah ezanı için kurduğum alarmın sesi sadece kendi odamda değil iki artı bir olan evimizin içerisinde de yankılanmaya başlamıştı. Babamın zil sesime uyanmasını istemiyordum yoksa yine benim içimde artık taşmaya yüz tutan hüzün denizime sözleri ile taşlar yağdırırdı. Yavaş bir şekilde yattığım yerden doğrularak birkaç saniye okunan ezanı dinlemeye başladım. Her insanın inanç duygusu ile doğduğuna emindim. Büyüdükçe içimizdeki inanç duygusu kişinin kendi çevresine göre değişmeye başlıyordu. Aynı olan inanç yapımızı zamanla kaybediyorduk. Dinimin bana sağladığı en güzel kolaylık ise bedensel farklılıklarımızın bir öneminin olmadığı idi. Önemli olanın içimizdeki hisler ve özelliklerimiz olduğuydu. Sessiz bir şekilde abdest almak için parmak uçlarımda lavaboya doğru yöneldim. Saat daha sabahın dört buçuğu idi bu yüzden bu saatte babamın en derin uykuda olduğu zamandı, hızlıca abdestimi alarak tekrar odama döndüm. Seccademin başında sabah namazını kıldım ve dua etmek için sol elimin avcunu açtığım Allah’a. Dün akşam yaşanan evlilik konusu bir kez daha gelip göğsümün tam ortasına sıkıntılı bir şekilde oturmuştu. “Allah’ım lütfen lütfen babama bu evlilik konusunda hidayet ver. Ben evlenmek istemiyorum, bende okumak istiyorum, yaşıtlarım gibi güzel bir şekilde üniveristeye gitmek istiyorum.” Ettiğim duaya gözyaşlarım da karışmaya başlamıştı. Babamın beni üniversiteye göndermeyeceğinden emindim. Liseden sonra gidebileceğim tek yerin kuran kursu olduğunu söylemişti. Ben onu da kabullenmiştim yeter ki beni bu yaşımda evlendirme düşüncesinden vazgeçsindi. Dünün etkileri hala üzerimden geçmese de Allah’a içimi açmakla rahatlamıştım. Eğer ben buna engel olamıyorsam rabbim isterse olurdu. Sığındığım limanın güvenine teslim etmiştim kendimi.
Tekrar uyumak için yatağıma uzandığımda babamın dükkânı açmak için kalkmadan yarım saat önce ona kahvaltı hazırlamam gerekiyordu, daha üç saat vardı bu yüzden gözlerimi kapatarak uyumaya çalıştım. Yaklaşık bir saatlik bir çabanın ardından yarı bilincim açık bir şekilde iki saat daha uyudum. Babamın kahvaltısını hazırlamak için uyandığımda bugün Nilay’ın bize geleceğini hatırlayarak güzel bir şekilde güne başlamıştım. Kahvaltıyı sağ kolum ve sol elim ile zorlansam da alışkanlıklarımızın bize sağladığı o pratikleşme dediğimiz evreyi çoktan geçmiştim. Sağ elim yerine sağ kolumu el olarak işlevsel bir hale getirmiştim.
Babam, her gün olduğu gibi aynı saatte uyanmıştı ve şu an kapanan banyonun sesi ile beş dakika süren banyo işlerini hallettikten sonra oturma odasına geçecekti.
Oturma odasındaki hazırladığım yer sofrasına eksik koyduğum bir şey var mı diye son bir kez kontrol ettikten sonra kenardaki çaydanlığa uzanmak için sol elimi uzattığım da babam içeriye girmişti. Her zaman benden en uzak köşeye oturmayı seçerdi. Tüm bu yaşananlara alıştığım için sessizce çayını doldurarak yine sol elim ile önüne koydum.
“Hayırlı sabahlar baba.” Sadece “Hıhı.” Dedi. Babam benimle konuşmazdı, beni sevmezdi; bir kere bile saçlarımı okşamamıştı. Büyürken saçlarımı haftada bir tarardı o da artık o kadar dolaşırdı ki saçlarım banyodan sonra karmakarışık haline acırdı belki o yüzden haftada bir de olsa taramıştı. Büyürken her şeyi çok erken yaşta öğrenmek zorunda kalmıştım. Kendi başıma banyo yapmayı, saçımı taramayı, üzerimi giymeyi hatta yemek öğrenmeyi. Mahallede bulunan ve babamın bakkalının daimî müşterileri olan teyzeler sayesinde yemek tariflerini öğrenerek denemeye başlamıştım. Daha ilkokulda olmama rağmen bu hayatta her şeyi en erken yaşta tecrübe etmeye mecbur bırakılmıştım. Babama bakarken gerçekten neden beni sevmediği halde büyüttüğünü merak ediyordum. Beni sevdiğini ama belki içerisinde anneme olan aşkını erken yaşta veda etmek zorunda olduğu için öfkesi yüzünden sevgisini gösteremediğini düşünmek daha kolay geliyordu.
“Ne bakıyorsun kız? Öküzün trene baktığı gibi. Sana kaç kere sofra başında bana aval aval bakma demedim mi? Hadi zıkkımlan.” Tüm teselli düşüncelerim babamın bana olan bu cümleleri ile yıkılıyordu. Her seferinde tuğlalarını sevgimden inşa ettiğim binayı tek bir balyoz darbesi ile temelinden yıkıyordu babam. Sözleri üzerine tek bir söz söylemeye hakkım yoktu. Öylece sessizce başımı eğdim. Dün akşamdan beridir sormak istediğim evlilik konusunda babamın düşüncelerini çok merak ediyordum.
Hiçbir düşüncesi belli olmayan normal bir tavrı vardı. Her zamanki gibi bir eli ile çayını içerken bir elindeki çatal ile domates yiyordu. Dudaklarım, sürekli başım eğik olmasına rağmen bir şekilde soruyu sormak için fırsat kollar gibi prova yapmaya başlamıştı. en sonunda hafifçe kaldırarak izlediğim babamı tamamen doğrularak izlemeye devam ettim. Keyfi çok kötü görünmüyordu. Ruh hali saniyelik bir değişim geçirdiği için tam olarak şu an nasıl hissettiğini bilemiyordum. İçimden “Bismillah” Diyerek dudaklarımı bu kez kapanmayacak şekilde araladım.
“Baba?”
Babam, yemek yerken ona seslendiğim için rahatsız ve sinirlenmeye başladığını açık açık gösteren bakışları ile bana baktığında bir an konuştuğuma pişman olsam da devam ettim “Bir şey soracağım iznin olursa?”
“Vermiyorum izin sorma.” Dudaklarımı birbirine sıkı sıkı bastırarak söylemek istediğim kelimeleri yarı yoldan geri içime yolladım. Eğer devam etseydim emindim ki bana lanetler okuyacaktı veya bazen siniri o kadar artıyordu ki beni dövüyordu. Elleri cidden ağırdı ve vurduğu tokatlar yüzümde iz kalacak seviyede idi bu yüzden onu gerçekten sinirlendirmek istemiyordum. Beni sürekli dövmese de bana söylediği onca ruhumu yaralayan kelime yerine fiziksel olarak canımı acıtmasını yeğlerdim. En azından dövüyor ama seviyor da derdim ama asıl acıtan şey beni sevmek istememesi idi.
Gözlerinde gördüğüm tek şey kendi yansımam olurdu. Bana karşı tek bir duygu bile barındırmazdı ama yine de onu seviyordum. Babam beni büyütmüştü. Ona karşı gelmeyerek bakışlarımı yere indirdiğimde bir süre sessizliği bozan tek şey çatal ve tepsiye konan çay kaşıklarının sesi olmuştu. Babam daha sonra sadece çay içmeye başlamıştı, bir yandan da televizyonu izlemeye başlamıştı. Bende öylece kahvaltısını tamamen bitirmesini bekliyordum.
“Ne soracaksın? Öyle karşımda kıvrıla kıvrıla durman daha da çok canımı sıkıyor.” Babamın bu cümlesini beklemiyordum. Sesi ile irkilsem de sormak istediğim soru için bana izin vermesinden ötürü çok mutlu olmuştum. Yüzümde resmen çiçekler açacaktı ama kendimi tuttum ve babamı bunaltmadan kısa ve öz bir şekilde cümlemi hazırladım.
“Baba, gerçekten beni evlendirecek misin?” babamın kaşları sorum ile hafifçe havalanarak geri yerine geldi. Bir süre hiçbir şey demedi. Düşünüyordu, içimden hayır demesi için her geçen saniyede dua ediyordum. bana baktı bir süre daha, gözleri sağ elimde durduğunda içimdeki utanç duygusu ile bende sağ elime baktım. Kusurlu görüyordu beni, layık görmüyordu kimseye. Bakışlarından o kadar net anlıyordum ki babamda utanıyordu benden bu halde olduğum için. Benim isteklerimden bağımsız bir şekilde gerçekleşen bu durum için beni suçluyordu. Hafifçe yutkundum ama o kadar kötü ve iğrenerek bakıyordu ki elime boğazım düğüm düğüm olmuştu. Gözlerimi babamın bana kusurlu olduğumu haykıran gözlerinden kaçırmak için odanın her yerinde onun bakışlarından kaçmaya çalışıyordum.
Sınırları olan bir yerdeki kaçışım yine babamın bakışlarında son bulduğunda artık elime bakmıyordu. Birkaç yarım nefes alarak ne söyleyeceğini merakla beklemeye başladım.
“Evlenmek mi istiyorsun kız?” duyduklarım karşısında şok olmuş bir şekilde direk kafamı hayır anlamında sallamaya başladım. Bunu nasıl düşünebilirdi? Dehşete kapılmıştım ben istemiyordum. “Hayır hayır hayır baba ben gerçekten istemiyorum evlenmek falan.”
“Sus kız! Lanet sesin kafamda yankılanıyor, artık yaşın büyümüş senin yaşındakiler evlenip çoktan çoluk çocuğa karışıyor. Senin yüzüne heves değilim iyi bir talibin çıkarsa vereceğim. Gerçi bu sakat halinle yarımsın kimse seni istemez ama isteyen olursa vereceğim”
Kalbim, göğüs kafesimde hissettiğim sıkışmadan ötürü sanki atmakta zorlanıyor gibiydi. hafifçe yutkunduğumda babamın konuşmayı bitirdiğini gösteren bakışları yavaş yavaş ayağa kalkarak benim kararımı bile sormaya tenezzül etmeden kapıdaki küçük vestiyerden anahtarlarını alarak evden çıkması olmuştu.
Gözyaşlarım eşliğinde sessiz bir haykırış ile arkasından bakmak dışında bir şey yapamaz bir halde öylece bakakalmıştım. Evlenmek istemiyordum, istemiyordum. Babamın beni kusurlu olarak görmesi o kadar canımı yakıyordu ki. Beni tam bir insan yerine bile koymamıştı, “Yarımsın” Demişti bu kelimeyi ilk kez söylemişti bana evet söylediği her hakaret bu sonuca çıksa da ilk kez dudaklarında hayat bulması daha ayrı bir şekilde yaralamıştı beni. Ona karşı çıkmamın faydasız olduğunu biliyordum, gözyaşlarım zemine damlayan bir nehir yatağı oluşturmak istercesine hızlı bir şekilde akmaya başlamıştı. bir yandan ağlıyordum, bir yandan ise sofrayı topluyordum, sağ kolum ile demliği almak isterken bir anda elimden kayıp serdiğim sofra bezinin üzerine dökülmüştü.
Sanki bu anı bekliyormuşçasına olduğum yere oturarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştım. Babam ile bana ne kadar hakaret etse de onunla ömür boyu kalmaya razıydım. Bu evde büyümüştüm, babam beni sevmese de en güvende hissettiğim yer yine bu evdi, babam ne derse desin o babamdı ona karşı ne diyebilirdim ki? Bir saate yakın olduğum yerde ağlamaktan dizlerim uyuşarak karıncalanmaya başlamıştı. çalan zilin sesi ile Nilay’ın geldiğini tahmin ediyordum. Dizlerimde hissettiğim karıncalanmanın hafiflemesi ile kapıyı açmak için kendimi zorladım. Sarsak ve her an devrilecekmiş gibi hissediyordum. Çok fazla ağladığım için şu an şu an kahverengi gözlerimin kızardığına emindim ama dostumdan utanmıyordum, onun omzunda çok ağlamıştım. O benim hiç sahip olamadığım kardeşim gibiydi. Kapıyı açtığımda ellerinde abur cubur poşetleri ile neşeli bir şekilde duran ve boyu benden on santim uzun olan dostumu gördüm.
“Günaydııı… Ne oldu sana?” o cıvıl cıvıl bakan gözleri bir anda endişe dolması ile içimdeki ağlama isteği tekrar gelmişti.