“Bahar baba, nereye gidiyoruz? Diye mırıldandı nihayet sessizlik bozulmuştu. Akın, gözlerini yoldan ayırmadan cevap verdi. Bizim daireye gidemeyiz, kızım. O yüzden yıllar önce asker arkadaşımın bir çiftlik evi vardı, oraya gidiyoruz. Yoksa bizi çok kolay bulurlar. En azından bu çocuk iyileşene kadar, kaçak bir şekilde yaşayacağız.
“Bahar bu harika fikir, babacığım. Aksi takdirde çok kolay yakalanırız. Bahar’ın sesi, biraz olsun rahatlamıştı. Bu insanlar gördüğüm en iyi niyetli, en onurlu insanlardı, diye düşündüm benim için kader çok garipti, bir şekilde yolum onlarla kesişmişti. Sıradan bir insandılar, ama cesur, güzel ve temiz bir yürekleri vardı. Gündüz ışığında, sonunda bir çiftlik evine gelmiştik. Aracı evin önüne park ettiğimizde, İklim uyanmıştı. Geldik mi, baba? Burası neresi? Asker arkadaşımın çiftlik evi, kızım. Onu tanımazsınız, on sene önce vefat etti. Kimi kimsesi yoktu, kimse yaşamıyor burada. Yani şu an en iyi saklanabileceğimiz yer burası. Bir insanın kimsesi olmaması üzücü, baba. Bize bu arkadaştan hiç söz etmemiştin.
“Akın evet, kızım, aslında uzun bir hikaye. Adı Hasan’dı. Hadi bakalım, bu kadar gevezelik yeter. Kızlar, misafirimizin durumu pek iyi değil, biliyorsunuz. Onu içeriye taşımama yardımcı olun. Bahar ve İklim hemen babalarına yardım ederek Ayaz’ı eve doğru taşıdılar. Çiftlik evi, iki katlı, küçük bir müstakil evdi. Beyaz boyalı dış duvarlar ve sarmaşıklarla kaplı sütunlar, eve gelenleri selamlıyordu. İçeri girdiklerinde beni de alt kattaki odaya yatırdılar, sonra etrafa bir iki düzen verip temizlemeye başladılar. Ben ise tek başına kalakaldım, bir şey yapacak halim de yoktu zaten. Hızla düşünen zihin, çaresizlik içinde kıvranıyordu. Ya şimdi nereye gidecekti? Artık ben de başkasına muhtaç bir hale gelmiştim.
Birden kapı açıldı ve Bahar denen bayan içeri girdi, elinde bir kase vardı. Her adımında kalbim, göğüs kafesimde yankılanıyordu. Bahar, yanıma geldi ve komodinin üzerine kaseyi bırakarak başını eğdi. Ben ise derin bir nefes aldım ve zorlukla yutkundum.
“Hastamız nasıl, diye sordu. Sana tavuk çorbası getirdim, iyileşmen için yemek yemen şart. Sonra, boynumun altına bir yastık daha koyarken, saçları yüzüme değdi. Kokusu, adeta beni kendimden geçirdi. Neden kendime bir türlü engel olamıyordum. Tekrar kaseyi eline aldığında. Çorbaya daldırdığı, kaşığı dudaklarıma götürdü. Ben, ise onu izlerken bir şekilde tüm çorbayı içirmişti. Bahar, dudaklarımı bir peçeteyle silerken gözlerime anlam veremediğim derin bir bakış attı. Bu da gözlerimi kaçırmama sebep olmuştu. O bakışlar, sanki içindeki tüm düşünceleri okumaya çalışıyordu.
Ne var, bir yerin mi ağrıyor? Derken, Bahar’ın yüzü bana doğru daha çok yaklaşmıştı. Nefesimi tutarak zihnimden ona seslendim. Bir şeyim yok, bana bu kadar yaklaşma. Bahar, şaşkınlıkla gözlerime bakarken, cevabını almıştı. Sen sen! Benimle nasıl konuştun? Dedi. Ben ise sadece geri çekilmesini istedim.
“Lütfen, bana daha fazla yaklaşma tuhaf bakışlarını da çek üzerimden diye kekeledim belki de ilk kez. Ama Bahar, geri çekilmek yerine ellerini yastığın her iki yanına koyarak, bana doğru daha da çok yaklaştı.
“Ödümü kopardın! Hem söylesene nesi varmış bakışlarımın? Benim hastamsın, bay uzaylı, derken alayla bir kaşını kaldırdı gözlerinde bir meydan okuma havası vardı. Sonunda kaseyi alıp odadan çıkarken, ben de derin bir nefes aldım. Onun gidişinin ardından kafamın içinde yankılanan düşüncelerden kurtulamıyordum. Milat neredeydi? Onu bu kadar sarsan şey neydi? Bunu öğrenmek zorundaydım. Ancak bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Bir çıkmazdaydım, düşünceler bir girdap gibi zihnimi çekip alıyordu. Bu yorgunluk içinde, uykunun kollarına ne zaman düştüğümü fark etmemiştim.
Uyandığımda, Milat’ı boş bir arazide buldum. Rüzgarın esintisiyle hüzün dolu bir senfoni gibi inleyen geniş bir ovadaydım. Milat, bir kaya parçasının üzerinde oturuyordu. Gözleri eğilmiş, önünde biriken yağmur göletine takılmıştı. Yağmur damlaları, gölette halkalar oluşturuyor, su yüzeyinde dans ediyordu. Ama Milat’ın bedeni titriyordu. Tepeden tırnağa, içten gelen bir korkunun ya da öfkenin etkisiyle sarsılıyordu. Onu bu denli derin düşüncelere salan neydi?
Yağmur giderek şiddetleniyor, ince bir perde gibi düşen damlalar, onun üzerine bulaşmış kanı ve kirleri yavaşça temizliyordu. Vahşetin izleri, toprağa karışan koyu kırmızı çizgiler halinde akıp gidiyordu. Ben ise bir kaç metre geride, gölgeler arasında onu izliyordum. Milat beni fark etmiyor muydu, yoksa görüp de görmezden mi geliyordu? Anlamıyordum.
Birden, hızla ayağa kalktığını gördüm. O an içimde bir ürperti yükseldi. Belki beni fark etmişti, belki de bana saldıracaktı. Ama hayır, öyle olmadı. Onun gözleri bambaşka bir yere, bilinmeyen bir hedefe kilitlenmişti.
Milat yürümeye başladı. Ayakları çıplak toprağa her bastığında, yerden sanki bir enerji dalgası yükseliyor, etrafında bir karanlık dalgalanıyordu. Ama her adımıyla karanlık geride kalıyor, giderek belirginleşen bir insan silueti ortaya çıkıyordu. Sanki kendi gölgelerinden sıyrılıyor, gerçekte kim olduğunu yeniden hatırlıyordu.
Yolun sonuna geldiğinde, önünde iki seçenek vardı. Biri sık bir ormanla kaplı bir patika, diğeri ise taş döşeli eski bir yol. Milat, tereddüt etmeden yolu seçti. Yağmur hızlandıkça, gök şimşeklerle aydınlanıyordu. Uzun zamandır su görmeyen bedeni, her damlayla birlikte kandan, çamurdan ve geçmişin izlerinden arınıyordu. Ama çıplaklığı fark ettiğinde, bir an için duraksadı. Kendine dönüp baktı, elleriyle göğsünü ve kollarını inceledi.
Etrafına bakınarak dikkatlice yürüdü. Uzakta, sislerin arasında belli belirsiz evlerin olduğu bir yerleşim alanı gördü. Milat, bu evlere doğru yöneldiğinde içimi bir korku sarmıştı. Gözümün önüne geçmişte yaşanan korkunç sahneler geldiğinde. Orada tekrar bir felaket mi yaşanacaktı?
Yaklaşırken, evlerin yanındaki çöp varillerine doğru döndü. Bir an için neden böyle bir şey yaptığını anlayamadım. Sonra yerde duran uzun, siyah bir kadife örtüyü fark etti. Örtüyü yerden alıp, hafifçe silkeledi. Sonrada örtüyü omuzlarına attı ve bir pelerin gibi bedenine sarmaladı. Çıplak bedenini örttükten sonra gözlerini kaldırdı ve boş sokaklara bakarak yolunda ilerlemeye devam etti.
Karanlık gittikçe yoğunlaşıyordu. Yağmurun şiddeti gök gürültüsüyle birleşmişti. Milat bir vitrinin önünde durdu. Camın ardında, tozlanmış bir eşofman altı asılıydı. Milat’ın eli, cama doğru uzandı ve ardından vitrin camının çevresindeki ağaç köklerine tutundu. Ani bir hareketle eşofmanı dışarı çekti. Üzerindeki yedi yaşından kalma, lime lime olmuş eski bez parçalarını sıyırıp eşofmanı giydi.
Sokaklar ıssızdı. Kimse yoktu. Ama her şey onu izliyor gibiydi. Milat, kararlı adımlarla yürümeye devam etti. Gölgeler, onun arkasından bir fısıltı gibi sürükleniyor, yol boyunca sessiz bir koro gibi yankılanıyordu. Yağmur, yalnızca bedenini değil, ruhundaki karanlığı da temizliyor gibi görünüyordu.
Ancak içimdeki korku dinmiyordu. Milat’ın nereye gittiğini bilmiyordum. Ama bir şey kesindi. O sadece bir fırtınanın öncüsü değildi. O, fırtınanın ta kendisiydi.
Milat, boş sokaklarda çıplak ayaklarıyla ilerlerken, yolu çevreleyen tümseklerin arasındaki suyun içinden geçiyordu. Ayaklarının altından akan suyun akışı, ona huzur veriyor gibiydi. Yağmurdan korunmaya karar verdiğinde, dört katlı bir evin balkonuna yöneldi ve korunaklı bir köşeye sığındı. Duvara yaslanıp derin bir nefes aldı. Gökyüzünde belirsiz bir boşluğa bakarken, bir yerden gelen kadın kahkahaları kulaklarına çarptı. Sesin geldiği yöne doğru döndüğünde, üç ya da dört kadın, karşıdaki evin balkonunun dibine sığınmıştı. Aralarındaki konuşmalar ve gülüşmeler dikkatini çekti. Kadınlar, Milat’ı göstererek aralarındaki sohbete devam ediyorlardı. Bu durum, bir süre sonra Milat’ın da ilgisini çekmişti. Gözleri, o tarafa kaydı ve oradaki kadınları inceledi. Hafif etine dolgun, esmer tenli, siyah saçlı bir kadın mavi mini elbisesi. Hemen yanında, sarışın, zayıf bir başka kadın vardı ama göz rengini seçebilecek kadar yakın değildi. Diğerleri de birbirlerine benziyordu. Milat’ın kaşları çatıldı ve bakışlarını oradan hızla kaçırarak uzaklaştı. Bir süre sonra, kendini sığınabileceği bir mağara gibi bir yer buldu ve oraya yerleşti.