Bölüm ( Ölüm )

1105 Words
Akın, derin bir nefes aldı ve gözlerini yere dikti. Zihninde bir fırtına kopuyordu. Sonunda, yapacak başka bir şey olmadığını kabul ederek, başını salladı. Peki o zaman yapacak başka bir şeyimiz yok. Ne diyorsan, onu yapacağız. Bizi bir an önce kızımın yanına götür dedi. Ben ise sadece başımı eğerek onayladım; Peki, dedim. Ama önce o adamı buradan çıkarmam gerekiyor. Hızla, Bülent’in bulunduğu yere doğru ilerledik. Kılıcımı sımsıkı kavrayarak, sütunlara doğru bir hamle yaptığımda. Kılıç, taşları ve toprakları delip geçerek, Bülent’in etrafını saran yapıları parçalayarak yere sermişti. Bülent, zorlukla nefes alarak, son bir çığlık atmak üzereydi ki... O refleks ile hızla yanına gelip ellerimle Bülent’in ağzını kapattım; Lütfen sus, diye fısıldadım. Emin ol, eğer bağırmaya devam edersen, o zaman gerçekten korkman gereken kişi karşında olacak. Bu yüzden susmalısın. Yaşayabilmemizin tek yolu bu. Bülent, gözlerinde beliren korku ile sessizleşti. “İklim; Sakin ol, o sadece bize yardım ediyor. Senin sayende buradayız, içinde bulunduğumuz durumun ne kadar karmaşık olduğunu bile fark etmiyorsun derken galiba fark etmediğini düşündüğü canlıda ben oluyordum. “Bülent; Bana neden çemkiriyorsunuz, derken farkında olmadığı beni yeni algılıyor gibiydi, birden bana dönerek neler oluyor be! Bu arada bu adamda neyin nesi bu adama nasıl güvenebilirsiniz? Nereden geldiği belirsiz bu şey de ne… “Akın; O nereden geldiği belirsiz kişi, seni ezilmek üzere olduğun sütunların altından çıkaran kişi. İstersen söylediklerini bir kez daha düşün. Şu an ona güvenmekten başka bir seçeneğimiz yok. Aralarındaki gerilim fazlasıyla hissediliyordu. Bana güvenmediklerini biliyordum, ama aynı zamanda bana tutunmaktan başka çarelerinin de olmadığını hissediyordum. “Ayaz; Şu an tartışmak hiç birimize yarar sağlamaz. Aksine hepimizin sonunu hazırlar. Sadece beş dakika sessiz kalın, sorgusuz sualsiz. Şimdi, sizi diğer bayanın yanına götüreceğim. Beni izleyin. Oraya vardığımızda, o bayan az da olsa kendine gelmeye başlamıştı. Onu gördüklerinde iklim ve babası endişe dolu, gözler ile koşarak yanına gittiler üstündeki toz pisliği hafifçe silkeleyerek yerinden doğrulmasını sağladılar. “İklim; Abla, iyi misin? “Akın; Kızım, bahar iyi imisin? Bir şeyin yok, değil mi? Demek adı bahardı.... Bahar bitkin bir ifade ile etrafına yorgun gözlerle bakarken, o an gözlerinin birini aradığı belliydi… “Bahar; İyiyim, baba. Fakat burada birini gördüm… O neydi, kimdi bilmiyorum, ama sanırım o bana yardım etti. Ama nerede şimdi bilmiyorum diye mırıldandı. “İklim; Bahsettiğin kişi, şu kişi. Sanırım… Diyerek bir adım sağa çekildi ve işaret parmağıyla beni gösterdi. O an, anlam veremediğim bir şekilde tedirgin oldum. O kişi, dengemi bozuyordu, birden sırtımı dönüp birkaç adım geri atma isteğiyle hareket ettim. O an, buna alışkın olmadığımı fark ettim, ne tepki vereceğimi, nasıl davranacağımı bilmiyordum. Siz burada kalın, dedim Kaçmanın ve olaylara odaklanmanın en kestirme yolu olmuştu. Ne olursa olsun arkamda durun ve lütfen sessizliğinizi koruyun diye tekrar uyardım. “İklim; Tamam, baba. Onu dinlesek iyi olur. “Bahar; Neler oluyor, baba? İklim, biri bana da anlatabilir mi? Kimdi o? Nasıl bu kadar sakin kalabiliyorsunuz? Ben, şu an aklımı kaçırmak üzereyim derken adeta yüzündeki o yoğun bitkin ifade gitmiş cazgır bir kadına dönüşmüştü sanki! “Akın; Sakin ol, kızım. İnan bana, bende bilmiyorum. Ama şu an, ona güvenmekten başka çaremiz yok. Lütfen, şimdi sakin ol. Ben yanınızdayım, korkma. “Bülent; Ha ha! Çok komik. İnanamıyorum. Ne olduğu belirsiz bir adama güveniyorsunuz. Belki de hepimizi öldürecek. Fırsatımız varken, buradan kaçmalıyız! “İklim; Artık susar mısın? Burada ne olduğunu biz de bilmiyoruz! Karşılaşacağımız tehlike nedir, onu da bilmiyoruz! Ama tek başımıza buradan sağ salim çıkabilir miyiz? Bu da muamma. Onların tartışması büyürken benim tek düşüne bildiğim Milat’ın olduğu bölüme gitmek zorunda olduğumdu. Orada neler olup bittiğini görmek için yalnızca bedenimi değil, zihnimi de kullanmalıydım. İçimde yankılanan içgüdü, orada birilerinin olduğunu fısıldıyordu. Ama görmek ya da duymak yeterli değildi hissetmek, onların varlığını zihinsel olarak kavramak zorundaydım. Bütün duyularımı açtım. Her kasımı gevşettim, zihnimi boşalttım. Sıcaklık, titreşimler, havadaki nem, en ufak kıpırtılar… Hepsini algılıyordum. Ama bu yetmezdi. İçlerinden birinin zihnine sızmalıydım. Ancak o zaman gerçekten ne olduğunu görebilirdim. Zihinsel temas, keskin bir bıçak gibiydi. İnce bir çakra kullanımı gerektiriyordu ve bu beceri, ancak bedenine tam anlamıyla hakim olanlar tarafından gerçekleştirilebilirdi. Eğer bağlantı kurduğum kişi zayıfsa, bilinci savunmasız kalır ve kontrolü tamamen ele geçirirdim. O andan itibaren, onun gözleriyle görür, kulaklarıyla duyar, kaslarını istediğim gibi hareket ettirirdim. Gerçek beden sahibi ise karanlık bir boşluğa hapsolurdu zamansız, sessiz, hareketsiz bir bekleyişin içinde kaybolurdu. Ama işler her zaman bu kadar kolay ilerlemeye bilirdi. Eğer hedefim güçlü bir zihne sahipse, duyularını açık tutuyorsa, zihinsel bir çatışma yaşanırdı. Sarsıcı bir itme hissedilir, bağlantıyı kurmaya çalışan kişi sert bir şekilde geri püskürtülürdü. Bu yalnızca benim için değil, karşımdaki için de ölümcül sonuçlar doğurabilirdi. Eğer yeterince baskı uygularsam, onun zihninde büyük bir çatlak bile açılabilirdim büyük bir zihin kırılması gibi. Acı verici, kemiklerine kadar işleyen bir sancı mümkündü. Ama bu, benim için de büyük bir risk taşırdı. Eğer geri püskürtülürsem, çakra akışım dengesizleşir ve bir süreliğine hareket dahi edemezdim. Derin bir nefes aldım. Tüm dikkatimi yoğunlaştırdım. Zihnimi tamamen boşaltım ve içlerinden birine temas ettim. İlk anda büyük bir dirençle karşılaştım. Kaslarım istemsizce gerildi, nabzım hızlandı. Ama sonra… Bir şeyler değişti. Bir çatlak buldum. Bir anlık tereddüt, bir anlık zayıflık… İşte o an, zihnine sızdım. Ve işte o kişinin bakış açısı tamamen soyutlandı. Gözlerimi açtığımda, artık kendi bedenimde değildim. Bulunduğum odada, üç dört kişi hararetle konuşuyordu. Kelimeler dudaklarından hızla dökülüyor, kaşları çatılmış, yüzleri gölgeler içinde hareket ediyordu. Bedenim, yeni bir forma bürünmüş gibi hissettiriyordu. Kaslarım farklıydı, nefesim yabancıydı. Ama artık kontrol bendeydi. O işçilere kulak verdiğimde ise, eğer akıllarını kullanırlarsa çok zengin olacaklarından bahsediyorlardı. Ne demek istediklerini anlamaya çalışırken, elleriyle bir yönü işaret ettiler. Gözlerimi o yöne çevirdiğimde donup kalmıştım. Orada duran artık bir çocuk değildi. Bu yedi yaşındaki bir çocuğun bedeni olamazdı. Bir zamanlar masum ve saf olan o bedeni tanımak neredeyse imkansızdı. Artık bir yetişkinin bedenine dönüşmüştü. Altın sarısı saçları, bulunduğu kayadan aşağıya süzülüyordu. Saçlarının uzunluğu, göz alıcı bir güzellik kadar bir o kadar da ürkütücüydü. Kirpikleri ve kaşları da saçlarıyla aynı tondaydı, ama teni... Teni, sanki hiç güneş görmemiş gibi solgun, bir mumun pürüzsüz yüzeyini andırıyordu. Üzerindeki kıyafetler ise bir enkazdan farksızdı. Yedi yaşındaki bir çocuğa ait kıyafetler, beden büyüdükçe parçalanmış, birkaç yırtık bez parçası haline gelmişti. Tırnakları o kadar uzamıştı ki, bir vahşi hayvanın pençelerini andırıyordu. Vücudu ise çok gelişmişti. Yapılı sağlıklı bir yetişkin erkek vücuduydu boyu bir doksanlarda olmalıydı. Saçları gibi sakalları da uzamış geriye çocukluğundan hiç bir sima kalmamıştı. Şu an ne yapacağımı bilmiyordum. Şaşkındım. Neden hiç bir tepki vermiyordu? Babamın dediği doğruysa, şimdiye kadar uyanması gerekmez miydi? Ancak içimdeki bir his, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu fısıldıyordu. Nefes alışları hızlanmış, düzensiz ve derindi. Bu sessizlik beni daha da ürkütüyordu. Arkamda işçilerin hararetli tartışmaları devam ediyordu... “Onu bulduğumuzu kimseye söylemeyelim, dedi. Gözleri heyecanla parlıyordu. Eğer onu saklayıp bir bilim adamına satarsak, servet kazanırız. Bu fırsat bir daha elimize geçmez dedi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD