2.bolum

2612 Words
--- Bölüm 2 – Uyanış Başım zonkluyordu. Göz kapaklarımı aralamaya çalıştım ama ağırdı, sanki üzerlerine taş basmışlardı. Bir uğultu vardı kulağımda; kimse konuşmuyordu ama sanki binlerce ses aynı anda fısıldıyordu içimde. Gözlerimi nihayet araladığımda, karanlığın içinde süzülen solgun ışığı gördüm. Camın dışından gri bir sabah süzülüyordu; yağmur damlaları cama çarpıyor, arabayı titretiyordu. Bir an nerede olduğumu anlayamadım. Başımı çevirdim. Derin bir sessizlik. Bir araba… Siyah deri koltuklar, ön camda silinen yağmur izleri, dışarıda hızla kayan ıslak yollar… “Ne… ne oluyor?” Sesim boğazıma takıldı. Yutkundum, ama boğazım kupkuru gibiydi. Bir rüya mıydı bu? Yoksa hâlâ o kabusun içinde miydim? Elimi başıma götürdüm; alnımda hafif bir sızı hissettim. Parmaklarımda kurumuş kanın sertliği vardı. Sonra... bir ses. Alçak ama derin bir erkek sesi: > “Uyandın sonunda küçük şeytan.” Birden irkildim. Kalbim bir anda göğsümün içinde çırpınmaya başladı. Başımı hızla çevirdim. Yanımda oturan bir adam vardı. Uzun boylu, güçlü omuzlu… siyah bir mont giymişti. Ellerini direksiyona sıkıca kenetlemiş, yola bakıyordu. Yağmurun ritmiyle birlikte parmak kasları geriliyor, gevşiyordu. Ama yüzü… Yüzü bana dönünce, içimde bir şey dondu kaldı. Keskin yüz hatları, soğuk ama derin bakan gözler, sessiz bir otorite… Tanımıyordum. Ama bir şekilde… korkunun içinde garip bir tanıdıklık hissettim. Sanki bir anlığına, yıllar öncesinden bir bakışla aynı çizgi gözlerimin önüne geldi. > “Sen… sende kimsin?” Sesim çatladı, neredeyse bir fısıltı gibiydi ama kelimeler arabayı keskin bir bıçak gibi doldurdu. O, sadece gözlerini kısarak bana baktı. Bir süre cevap vermedi. Motorun sesi, kalp atışlarımı bastırıyordu. > “Korkma,” dedi sonunda. Sesi alçak ama buyurgandı. “Sana zarar vermeyeceğim.” Benim için bu sözler hiçbir anlam taşımıyordu. Korkma mı? Bilinmeyen bir arabada, tanımadığım bir adamla, şehirden kilometrelerce uzakta uyanmıştım. Korkmamak mı? Bir anda emniyet kemerimi çözmeye çalıştım. Tırnaklarım titriyordu, kemer kilitlenmişti. > “ Beni nereye götürüyorsun Bırak beni! Duyuyor musun? Ne istiyorsun benden?!” Adam elini kaldırdı, direksiyonla beni ayıran aralığa doğru uzandı. Sesi sertleşmişti. > “Awesta, sakin ol.” Donakaldım. İsmimi… İsmimi nereden biliyordu? > “Adımı… nereden biliyorsun?” O an gözlerimi ondan alamadım. Yüzüme baktığında, bakışlarında bir öfke yoktu ama başka bir şey vardı… Sanki uzun süredir aradığı bir şeyi nihayet bulmuş birinin bakışı. Karmaşık, derin ve tehlikeli bir bakıştı bu. > “Beni dinlemen gerek,” dedi. “ Yol bitene kadar birşey sormayacaksın.” > “Hayır! Dur arabayı! Şimdi dur!” Ellerimi kapıya attım, cam kolunu çevirmeye çalıştım ama arabanın camları kilitliydi. Kilit sesi… bir klik. Arabanın içinde yankılandı. Kelimeler ağzımdan bir çığlıkla çıktı: > “Yardım edin! Bırak beni!” Araba hızlandı. Rüzgârın sesi dışarıdan içeriye vuruyor, kalp atışlarımı bastırıyordu. Adam —yani Aram— direksiyona sıkıca sarılmıştı, sabırlı ama sertti. > “Çığlık atmayı kes,” dedi. “Kimse seni duymayacak.” > “Ne demek duymayacak! Nereye götürüyorsun beni?!” Cevap vermedi. Yalnızca yola baktı. Yağmur damlaları far ışıklarıyla birleşip kırmızıya çalıyordu. Sanki kan izleri gibi… Nefesim hızlandı. Boğazımda bir düğüm vardı. Bir anlık cesaretle tekrar kemeri çözmeye çalıştım, ama bu kez o elini uzattı. Sıcak ve sert bir dokunuş… bileğimden yakaladı. > “Bırak!” dedim, bileğimi kurtarmaya çalışarak. “Ne hakkın var!” > “Sana zarar vermemeye çalışıyorum!” diye çıkıştı bu kez. Sesi arabada yankılandı. Sonra daha sakin bir tonda ekledi: “Ama sen bana izin vermezsen, bu daha da zorlaşacak.” Birkaç saniye sadece motorun uğultusu kaldı. Nefesim düzensizdi, ellerim titriyordu. Onun eli hâlâ bileğimdeydi ama yavaşça gevşetti. Sanki bana zarar vermekten korkuyordu. Sanki istemiyordu bile. > “Ne istiyorsun benden?” diye tekrar sordum. Sözlerim bu kez daha yavaş çıktı. “o kadar param yok, bir düşmanım da yok. Beni neden kaçırıyorsun?” Gözlerini bir anlığına bana çevirdi. Yağmur camda çizgiler oluşturuyordu; far ışıkları o çizgilerden süzülüp gözlerine vurduğunda, griyle kahve arasında bir renk parladı. O gözlerde öfke yoktu, ama geçmişin yorgunluğu vardı. > “Bu bir kaçırma değil,” dedi sonunda. “Bir dönüş.” > “Ne dönüşü? Saçmalama!” > “Köyüne. Toprağına. Sözünün doğduğu yere dönüyorsun.” Kalbim dondu. > “Ne… ne toprağı? Ne sözü?” > “Babanın sözü.” “Yıllar önce bir köprünün üstünde verdiği söz.” Söz… Köprü… O kelimeler beynimde yankılandı ama düşünceleri uzaklaştırmaya çalıştım henüz değil henüz olamazdı. Sanki bir çocukken duyduğum bir masal gibiydi. > “Sen…” dedim, sesi zorla çıkararak, “sen kimsin?” Bir süre sessiz kaldı. Motorun sesi, rüzgâr, yağmur… hepsi bir araya gelip bir uğultuya dönüştü. Sonra, o soğukkanlı sesiyle söyledi: > “Aram Ezdinşêr.” Adı bir mermi gibi çarptı zihnime. Kalbim bir anlığına durdu sanki. O isim… çocukluğumun derinlerinde bir gölge gibi duran, hiç dokunamadığım ama hep duyduğum bir isimdi. Babamın konuşmalarında geçen, ama hep sustuğu bir isim. > “Ezdinşêr…” dedim fısıltıyla. “Sen… sen o…” > “Evet,” diye kesti sözümü. “Oğluyum.” Birkaç saniye nefes alamadım. Her şey birleşti: babamın korkusu, gizli telefonlar, yıllarca süren sessizlik… Her şey onun yüzünde hayat buluyordu. > “Beni ondan intikam almak için mi kaçırdın?” dedim. “Babamla aranızdaki ne olursa olsun, benim suçum ne?!” Aram başını iki yana salladı, sesi alçaldı: > “İntikam değil bu, Awesta. Söz. Bu, kanı durduracak olan şey.” > “Ne saçmalıyorsun sen! Beni bırak! Bırak dedim!” Yine çırpındım. Ellerim kapı koluna gitti ama kapı kilitliydi. O, arabayı birden kenara çekti, fren sesi yola yayıldı. Araba bir anda durdu, bedenim ileri savruldu. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Sonra sessizlik. Yalnızca yağmurun sesi. Aram başını bana çevirdi, sesi bu kez yumuşaktı. > “Dinle beni. Şu anda dönersen, bu kez sadece söz değil, kan da akacak. Bsn seni konağım götürmeye geldim aksi takdirde ailenin canı yanar .” Ailem onlara zarar vermesine asla müsaade edemezdim ama bunun bedeli kendimden vazgeçmek demekti. > “Ben yabancı değilim, Ferzende,” dedi. Söylerken gözleri benimkilere saplandı. Bir anlık sessizlikte, nefes alışlarımız bile birbirine karıştı. “Senin kaderinle benimkini yıllar önce aynı toprağa gömdüler.” O an gözlerinden kaçamadım. Korkumun içinde garip bir sızı vardı. Tanımadığım ama yabancı da gelmeyen bir his. Bir süre konuşmadık. Sonra motor tekrar çalıştı, araba yeniden yola koyuldu. Ben sessizce cama döndüm. Dışarıda gri dağlar yükseliyordu; şehir çoktan arkamızda kalmıştı. Kendi yansımama baktım camda — solgun, korkmuş ama içinde kıvılcım gibi bir merak vardı. Ve o an anladım. Bu yol, sadece bir gidiş değil, geçmişin hesabına açılan bir kapıydı. --- Araba dağ yoluna tırmanıyordu. Yağmur azalmış, yerini ince bir sis almıştı. Uzakta güneşin ilk soluk ışıkları, karla kaplı tepelerin üzerinden zar zor süzülüyordu. Kışın son soluğuydu; havada baharın ürkek nefesi dolaşıyordu. Ama arabanın içi sessizlikle doluydu. Ben camdan dışarı bakarken, Aram’ın nefes alışlarını duyuyordum. Birbirimize tek kelime etmeden dakikalar geçmişti. Ama sessizlik, bir yabancının yanında duyulan huzursuz sessizlik değildi… Sanki bir şey söylenmemişti aramızda. Bir şey, kelimelerden daha güçlüydü ama adını koyamıyordum. Elimi dizimin üzerinde sıkıca kenetledim. Başımda hâlâ hafif bir ağrı vardı ama düşüncelerim ondan daha fazla yakıyordu. “Beni nereye götürüyorsun?” diye tekrar sormayı düşündüm. Ama onun sesini bir daha duymaktan korktum. Çünkü her konuştuğunda, kelimeleri içimde garip bir yankı bırakıyordu — tanıdık, ürkütücü bir yankı. Yine de sustum. Göz ucuyla ona baktım. Parmakları direksiyonda sakindi ama çenesi kasılmıştı. Yanak kemiğinin hemen altındaki kasın seğirmesini fark ettim. Sanki bir şey onu rahatsız ediyordu ama kendini zorla tutuyordu. O an başını çevirdi. Bakışlarımız çarpıştı. Zaman bir anlığına dondu. Sanki araba, yağmur, yol, her şey yok olmuştu. Sadece o vardı, ben vardım ve aramızda açıklayamadığımız bir yankı. Birbirimize baktığımız o saniye, içimde bir sıcaklık gezindi. Kalbim ritmini unuttu; nefesim yarım kaldı. Nedenini bilmiyordum ama o gözlere bakarken sanki çok eskiden bir yerlerde, bir rüyanın içinde ya da bir hatıranın ucunda karşılaşmış gibiydim. Onun gözlerinde de aynı şaşkınlık vardı. Bir anlık donukluk, sonra geri çekilen bir kontrol çabası. Bakışını hemen yola çevirdi. Ama ben o anı —o kısa, sessiz çarpışmayı— unutamadım. Sanki gözlerimiz, dillerimizin söylemeye cesaret edemediği bir şeyi hatırlamıştı. Bir şey, ikimizin de bilmediği ama içten içe hissettiği bir geçmiş. > “Bakma öyle,” dedi aniden, sesi alçaktı ama içinde yumuşak bir titreme vardı. “Neye bakayım peki?” dedim, savunmaya geçer gibi. “Beni tanır gibi bakıyorsun.” Sözleri damarlarımda yankılandı. Bir an boğazımdan ses çıkmadı. Sonra istemsizce fısıldadım: > “Belki de tanıyorumdur.” Aram, dudaklarının kenarında beliren belli belirsiz bir gölgeyle gülümsedi. Ama o gülümseme, sıcaklıktan çok sızı taşıyordu. > “Ah Keşke tanısaydın,” dedi. “O zaman hiçbir şey bu kadar zor olmazdı.” > “Zor olan ne?” diye sordum hemen. Ama o sorumu duymamış gibi davrandı. Gözlerini tekrar yola çevirdi. Arabada bir süre sadece motorun sesi duyuldu. Rüzgâr camın kenarından içeri sızıyor, saçlarımı hafifçe dalgalandırıyordu. Soğuk havaya rağmen içim ısınıyordu. Bir yabancının yanında olmam gerekiyordu, ama içimde garip bir güven kırıntısı vardı. Korkum azalmamıştı, ama kalbim sessizce onun sesini dinliyordu. > “Bir şey sorabilir miyim?” dedim bir süre sonra, sessizliği kırarak. “Sordun bile,” dedi. “Adımı nereden biliyorsun?” Bir an sustu. Dudaklarını araladı ama hemen kapattı. Sanki hangi cevabın daha doğru olduğunu tartıyordu. Sonunda sadece şunu söyledi: > “Aptal mısın ” > “Ne demek istiyorsun?” > “Sen benim müstakbel karım olacaksın bilmem gerkir .” “Neden?” “Bak seninle anlaşalım fazla soru sorulmasından hoşlanmam biraz sessiz ol” Söyledikleri mantıklı ama ses tonu… Sanki bir yabancı değil, beni gerçekten tanıyan biri konuşuyordu. Kalbim kendi isteğimin dışında hızlandı. Camdan dışarı baktım, sis yoğunlaşmıştı. Yollar daralıyordu. Uzakta, beyaz karın altından toprak kokusu yükseliyordu. Kış bitmişti ama hâlâ nefesi üzerimizdeydi. *** Gözlerimi.araladığımda çoktan gün doğmuş hatta neredyese öğlen olmuştu gözlerim etrafı suzdugunde tanıdık olan şehri gördüm hasret kaldığım memeleketime dönmüştüm. Birden Aram arabayı yavaşlattı. Sert bir virajı döndük. Bir anlığına o da başını çevirdi, derin bir nefes aldı. biraz sonra arabayı tamamen durdurdu > “İn artık,” dedi sessizce. “Buradayız.” Kapı kolunu çevirdi, dışarı çıktı. Soğuk hava hemen içeri doldu; kar kokusu, toprakla karıştı. Ben ise bir süre yerimden kıpırdayamadım. Ve ben, nedenini bilmeden o eli tuttum. Soğuktu ama garip bir şekilde huzurluydu. --- Aram’ın eli titremiyordu; eli sağlam, beli dikti. Arabanın kapısını aralayıp Awesta’yı çekiştirdiğinde, içindeki öfkeyle merhametin aynı kazanı kaynıyordu. Awesta hâlâ sersem, gözleri kararmış, dudakları titriyordu. Aram kolunu daha sıkı çekti; o an ne naz, ne kibar söz, ne de ikna vardı—sadece yerine getirilmesi gereken bir hüküm. Konağın taş avlusuna girdiklerinde, orada toplanmış kalabalık bir anda dondu. Ezdinşêr’in adamları sıralanmış; atların tıkırtısı, çizginin arasından süzülen toz hâlâ havada asılıydı. Berzan Ağa avlu ortasında duruyordu; yüzündeki çizgiler derin, bakışı keskindı. Heja belli belirsiz arkasında duruyor, elleri kenetlenmişti—o da biliyordu bugünün ne anlama geldiğini. Fêrat, köşede izliyordu; yüzlerindeki karışık duygu okunuyordu: gurur, tedirginlik, ve kaçınılmaz bir hüzün. --- Ezdinşêr konağının geniş taş avlusu, öğle güneşinin soluk ışıklarıyla aydınlanıyordu. Gölgeliklerde hafif bir rüzgâr dolaşıyor, ağaçların yapraklarını hışırtılı bir melodide sallıyordu. Gündüz olmasına rağmen avlu, yaklaşan bir fırtınanın sessizliğini taşıyordu; içerideki sessizlik, taş duvarlara çarpan ayak seslerinden önce hissediliyordu. Aram, siyah cipten indi. Adımlarını kararlı ve hızlı attı; yanında en güvenilir adamları vardı. Gözlerinde hem kararlılık hem de soğukkanlı bir öfke vardı. Awesta’yı getirmek için artık geri dönüş yoktu. Cipten çekiştirerek çıkardığı Awesta hâlâ şaşkın ve korkmuştu. Dizleri hafifçe titriyordu, nefesi kesilmiş, elleri boşlukta savruluyordu. Aram’a bakıyor ama bir türlü tanıyamıyordu. — “Bırak beni!” diye bağırdı Awesta, sesi keskin bir nefes gibi yankılandı. “Ne yapıyorsunuz, beni nereye götürüyorsunuz?” — “kes sesini artık ,” dedi Aram, sesi alçak ve kesin. “Sadece yeni ailen ile tanış ” Awesta dizlerinden güç alıp direnmeye çalıştı; ama yorgunluk ve şaşkınlık ağır basıyordu. Kollarındaki yumruğu öfkeyle sıkıldı; gözleri birer mermi gibi etrafa saplanıyordu. Son bir hamleyle Awesta’yı çekiştirdi ve onu tam Ferzende konağının büyük kapısının önünde, Şiyar Ağa ile Heja nın ve etraftaki kadın-erkeklerin gözü önüne attı—sanki eline bıraktığı bir yük değil, yerine koyduğu kader parçasıydı. Awesta yere çakıldığında, perdelerden fırlayan bir bomba gibiydi sessizlik. Onun çığlığı, kısa ve yırtıcı, avlunun duvarlarına çarptı; kadınların mendilleri yüzlere kalktı, çocuklar ağlama seslerini kesti. Heja’nın yüzünde bir anlık şaşkınlık, sonra yanan bir kin belirdi. Awesta nefesini kesmişti. Gözleri konağın avlusuna kaydı; Berzan Ağa, Aram’ın babası, bir köşede duruyordu. Ağır adımlarla atılan her hareket, taş merdivenlerin sesine karışıyor, sessizliğin içinde yankılanıyordu. Aram’ın annesi Heja, ellerini kenetlemiş, gözlerinde hem gurur hem de sessiz bir korku vardı. Konaktaki birkaç hizmetli de köşelerde sessizce izliyordu; kimse ses çıkaramıyordu. Aram’ın kararlılığı karşısında direnemedi. Göz göze geldiler; Awesta gözlerindeki karışık duygularla Aram’a baktı, Aram ise soğuk ve kararlı bakışlarıyla ona bakarken, ikisinin de içinden bir his geçti: sanki birbirlerini daha önce tanıyorlarmış gibi. Bu bakış, kısa ama etkileyici bir sessizlik doğurdu. — “Ayağa kalk,” dedi Aram, sesi sert ama kontrollü. “Burada duracak ve artık sözün gereğini göreceksin.” Awesta direndi, elleriyle Aram’ın kolunu itti. — “Beni zorla getirdin buraya ? Ben bir mal değilim ben bir insanım!” Aram bir adım geri çekilmeden yanıtladı: — “Seni yük olarak taşımıyorum. Ama bu söz, sadece senin ya da benim isteğime bağlı değil. Artık geri dönüş yok.” Heja, Aram’ın yanına geldi. Sesinde hem sakin bir otorite hem de sessiz bir teyit vardı: — “Oğlum, kararın doğru. Ama unutma, bir canı korumak için bile sözün gereği yerine gelmeli. Toprağın ve aşiretin huzuru için bu gerekli.” Awesta başını kaldırdı, bakışları Heja’ya takıldı; gözlerinde kızgınlık ve kırıklık karışımı vardı. — “Ama ben neyi koruyorum? Benim kendi hayatım yok mu? Siz, benim hayatımı toprağın huzuru için mi harcıyorsunuz?” Aram gözlerini onun gözlerinden ayırmadı. — “Hayatın sadece senin değil, söz ve onurun da önemli olduğu bir çerçevede şekillenir. Bugün burada duracak ve sözün gereği yerine getirilecek.” Awesta nefesini tutmuştu; gözleri dolu, dudakları titriyordu. Kalbi Aram’ın bakışıyla daha da hızlı atıyordu. Göz göze gelmeleri, avluda zamanın durduğu kısa bir an yaratmıştı. İkisi de kelimeler söylemeden birbirlerinin ruhuna değmiş gibiydiler; henüz değildi, ama içten geçen o tanıdıklık hissi, kaderin sessiz dokunuşu gibiydi. Aram bir adım geri çekildi, elini serbest bıraktı ama gözlerini ondan ayırmadı. Awesta hâlâ dizlerini hafifçe bükmüş, titreyerek ayağa kalkmayı bekliyordu. Avluda sessizlik hüküm sürüyordu; sadece taş duvarlara çarpan ayak sesleri ve uzaktaki atların tıkırtısı vardı. Berzan Ağa ağır bir nefes aldı ve yanlarına geldi: — “Aram, oğul rahmetli dedenin ruhu şimdi huzur bulmuştur aferin . Ama dikkatli ol. Onun namusu sadece bir gün için değil, hayat boyu bizim sözümüzün altında olacak.” Aram başını salladı; yüzünde taş gibi bir kararlılık vardı. — “Biliyorum baba. Ama bugün, sözün gereği yerine getirildi. Bundan sonra geri dönüş yok.” Awesta gözlerini Aram’dan ayırmaya çalıştınkarşısında ki adama ölesiye ofkeliydi. Aram, Awesta’yı konağın taş merdivenlerinin önüne çekti. Awesta ayaklarıyla sertçe taşlara bastı, dizleri hâlâ titriyordu. Hizmetliler bir kenarda sessizce izliyordu; kimse sesini çıkaramıyordu. Aram kolunu biraz daha sıkı tuttu, Awesta’nın direnişini kırmadan durdu. Awesta son bir çaba ile bağırdı: — “Beni burada zorla tutamazsınız! Ben sizin oyununuzun parçası olmam !” Aram gözlerini ondan ayırmadan yanıtladı: — “Artık oyun yok. Sözler ve onurlar konuşuyor. Sen burada duracaksın bizde ailene zarar vermiycez .” Awesta başını çevirdi; gözlerinde hem öfke hem korku vardı. Bakışları Aram’la tekrar buluştu—bir anlığına ikisi de birbirini tanıyormuş gibi hissetti. Bu bakış, kelimelerden daha güçlüydü; ikisinin de içini titretmişti. Fakat ikisi de farkındaydı ki bu bakış, sadece bir anlık bağdı—henüz aşk değildi, ama ileride olacakların ilk kıvılcımıydı. Berzan Ağa tekrar adım attı, ellerini kavuşturdu. — “O halde… söz bu. Artık bu iş tamamlanacak. Herkes kendi yerini alsın.” Aram kolunu gevşetti ama Awesta’yı bırakmadı; sadece durdu. Awesta nefesini toparladı, gözlerini baştan sona taradı; konağın taş duvarları, avludaki gölgeler ve güneşin hafif ışığı, artık hayatının eskisi gibi olmayacağını fısıldıyordu. Ve o an, avluda herkesin içinde sessiz bir anlaşma belirdi: bugün bir söz yerine getirildi; yarın ise kaderin yeni yolları açılacaktı. Awesta, Aram’ın bakışlarıyla bir kez daha buluştu oysa sadece o gözlerde merhamet kırıntısı aramaktaydı... ---
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD