Gölge .

2544 Words
--- Bölüm: Kırılan Sessizlik Konağın ağır taş duvarları, gökyüzünun gri ışığında bile kasvetli görünüyordu. Hava ilkbaharın başı olmasına rağmen, rüzgâr hâlâ kışın soğuk nefesini taşıyordu. Avluda bir sessizlik vardı; konuşulmamış kelimelerin, tutulmuş öfkenin sessizliği… Awesta, konağın geniş avlusunun bir köşesinde, tahta bir sıranın ucuna çökmüş, başını dizlerinin arasına almıştı. Ellerini kenetlemişti; bileklerinde hâlâ Aram’ın tuttuğu yerlerin izi vardı. Gözleri kızarmış, dudakları çatlamıştı. Olanlara hâlâ inanamıyordu. Kaçtığı geçmiş, bütün şiddetiyle karşısındaydı şimdi. Konağın önünde bir hareketlilik oldu. Hizmetliler koşuşturuyor, birbiri ardına açılan kapıların ardından silah sesleri gibi yankılanan araç kapaklarının sesi geliyordu. Aram avlunun ortasında durmuş, bakışlarını yola dikmişti. Sert, ifadesiz bir yüz… Ama gözlerinin derinlerinde belli belirsiz bir gerginlik seziliyordu. Toz bulutunun içinden siyah cipler, beyaz minibüsler birbiri ardına konağın avlusuna girdi. Motorlar sustuğunda, Ferzende aşiretinin erkekleri birer birer araçlardan indi. Ellerinde silahlar, yüzlerinde öfke ve onur karışımı bir ifade vardı. Önce Armanç indi; Awesta’nın abisi. Uzun boylu, keskin bakışlı, her hâlinden sinirle dolu olduğu belliydi. Ardından Şiyar Ağa çıktı. Yılların ağırlığı omuzlarına çökmüş, gözlerinin altı morarmıştı. Sonra Amca Serhat, ardından korumalar, en sonda da birkaç kadın… Awesta başını kaldırdı. Gözleri bir an dondu. Kalbi göğsünden taşacak gibi attı. “Baba…” Ses o kadar kısıktı ki kimse duymadı. Sonra bir daha denedi, bu kez sesi titredi: “Baba!” Avludaki bütün başlar o tarafa döndü. Awesta ayağa kalktı, gözyaşları yanaklarına sıcak sıcak süzülüyordu. Koşmaya başladı. Ayağındaki terliklerden biri yolda çıktı ama umursamadı. O an sadece bir kız çocuğuydu — babasının kollarına koşan bir kız çocuğu. Şiyar Ağa bir an yerinde kaldı. Sonra o da yürümeye başladı; ağır, kararlı adımlarla. İkisi avlunun ortasında buluştular. Awesta babasının boynuna sarıldı, titreyerek ağladı. “Baba… çok korktum.” Şiyar Ağa kızının başını avuçlarının arasına aldı. “Tamam, güzel kızım… ben buradayım,” dedi, sesi neredeyse fısıltıydı. Ama o sakin sesin ardında, fırtına gibi bir öfke gizliydi. Aram birkaç adım ötede duruyordu. Gözleri baba-kızın buluşmasında bir anlığına yumuşadı ama sonra yeniden sertleşti. Berzan Ağa, konağın merdivenlerinden yavaşça indi. Yanında karısı Heja vardı. Kadın sessiz, yüzü taş kesilmişti. Berzan Ağa’nın sesi yankılandı: “xoş geldiyiz Şiyar Ağa. bende nerde kadınz derdim .” Şiyar Ağa kızının arkasında durdu, elini Awesta’nın omzuna koydu. “Söz verdin bana yıllar önce,” dedi kısık bir sesle. “Kan duracak dedin, çocuklarımıza el kalkmayacak dedin. Şimdi bak halime.” Berzan Ağa’nın yüzünde alayla karışık bir soğukluk vardı. “Ben sözümü tuttum, Şiyar. Ama sen kızını sakladın. hesabımız yarım kaldı. Benim babamın kanı hâlâ senin toprakta.” Armanç öne atıldı. “Yeter artık! Kız kardeşimi bu konağa zorla getirmek hangi onura sığar ha?” Sesi gür, öfkeliydi. Aram hemen bir adım attı, göz göze geldiler. “Onurun ne olduğunu bana öğretmeye kalkma,” dedi Aram dişlerinin arasından. “O kız senin kardeşin olduğu kadar, bizim sözümüzün kefareti artık.” Awesta’nın dizlerinin bağı çözüldü. Kardeşinin arkasına saklanır gibi bir adım attı. “Baba, beni götür. Ne olur, burda kalamam…” Şiyar Ağa sessizce kızının saçlarını okşadı. “Sus kızım,” dedi kederle. “Bazı borçlar sessizlikle ödenir.” Bu söz Berzan’ın dudaklarına belli belirsiz bir tebessüm kondurdu. “İşte bu, Şiyar. En sonunda aklı selim konuşuyorsun.” Armanç öfkeyle yumruğunu sıktı. “Biz o kanı yıllar önce toprağa gömdük! Artık yeter!” Aram, sert bir adımla onun önüne geçti. “Sana mı soracağız neyin yeter olduğunu?” dedi. İkisinin arasında hava gerildi; bir adım daha atsalar silahlar çekilecekti. Heja araya girdi, elini oğlunun koluna koydu. “Yeter artık Aram,” dedi titrek bir sesle. “Bu işin sonunda yine iyi şeyler olmayacak .” Ama Aram annesine bile bakmadı. Gözleri Şiyar Ağa’ya kilitlenmişti. “Onların soyu, bizim dedemizin kanını toprağa verdi,” dedi sertçe. “Ve ben o kanın hesabını kapatmadan huzur bulmayacağım.” Şiyar Ağa gözlerini kapadı. Birkaç saniye kimse konuşmadı. Sonra başını kaldırdı, sesi karanlık bir kararlılıkla yankılandı: “Al kızımı, Aram. Ama unutma… bu evlilik kanla mühürlendi. Her damla kan, seni de yakar evlat .” Awesta irkildi, nefesi kesildi. “Baba!” dedi haykırarak. “Ne diyorsun sen?! Ben kimseyle evlenmem, hele bu adamla asla!” Avluda yankılanan sesinde hem korku hem öfke vardı. Ama Aram bir adım yaklaştı, gözlerini onun gözlerine dikti. “Senin ne dediğinin önemi yok artık, Awesta Ferzende. Bu, senin ya da benim hikâyem değil… iki kabilenin kaderi.” Awesta geri çekildi, sırtı konağın taş duvarına değdi. Yutkundu. Gözleri doldu. “Sen iki kabileyi koruyor , iki kalbi parçalıyorsun,” dedi fısıldayarak. O an Aram’ın bakışlarında bir anlık kararsızlık belirdi. Sanki içindeki iki ses çarpışıyordu; biri intikam, diğeri vicdan. Ama o hiçbir şey söylemeden yüzünü çevirdi, sadece dişlerini sıkarak fısıldadı: “Belki de ikisi aynı şeydir.” Rüzgâr avlunun taşlarında uğuldadı. Silahlar sustu, kimse konuşmadı. Sadece bir kızın gözyaşları toprağa düştü — yıllar önce dökülen kanın üstüne. Ve o an herkes biliyordu: Bu hikâye artık sadece bir kan davası değildi. Bu, kalplerin savaşıydı. --- --- Şiyar Ağa bir adım öne çıktı; ağır, ama kararlı adımlarla ilerledi. “Her şey usulünce olsun en azından,” dedi, sesi sakin ama keskin bir otorite taşıyordu. “Kızımı eve götüreceğim. Nişan yaparız düğün yaparız. Bu şekilde değil bize yakışanı yapalım ağalar.” Aram, gözlerini Şiyar Ağa’ya dikti. Sert bir bakış, avludaki sessizliği böldü. “Şiyar Ağa, bu artık sizin kararınız değil. Kızın burada kalacak onu biryere goturmeyeceksin . Artık geri dönüş yok.” Şiyar Ağa gözlerini kısıp Aram’ı süzdü. “Oğlum, sen davayı durdurmak için hareket ediyor olabilirsin, ama benim kızımında hayalleri vardır beyaz gelinlik ile baba evinden çıkacak Sözler, onurlar önemli, evet. Ama bu, bir hayatı rehin almak demek olamaz.” Awesta, abisinin arkasına saklandı. Gözleri Aram’a bakıyor, nefesi hâlâ kesik kesikti. “Ağabey … beni götür… ne olur…” Berzan Ağa sessizce adım attı, gelini ile göz göze geldi. "Küçük bir kız çocuğu gibi davranmayı bırağ böyle mi ağa karısı olacan " Armanç sinirle öne fırladı. “Baba, yeter artık! bacımı burada zorla tutamazsınız. Bu bir onur meselesi değil, vicdan meselesi!” Aram bir adım atıp Armanç’ın önüne geçti. “Vicdan mı? Bu kız sizin sözünüzün ve kanın kefareti. Artık yalnızca kaderin dediği olacak.” Şiyar Ağa başını salladı, sessizliğini koruyarak konuştu: “Ben anlayışlı bir adamım, Aram. Ama kızımı rehin almaya kalkışıyorsan, yanlış yoldasın. Usulünce çözeceğiz bu meseleyi. Nişan, düğün… evet, söz ve onur önemli. Ama bir insanın özgürlüğü her şeyden üstün.” Awesta titreyerek Armanç’a sarıldı. ne olur, buradan götür beni…” şiyar Ağa gözlerini kızından ayırmadı. “Korkma, kızım. Burada yalnız değilsin.” Aram, Awesta’nın ellerini serbest bıraktı, ama gözlerini hâlâ ondan ayırmadı. “ kaderin karşısında ne yapılacağı belli. Bu bir oyun değil.” Awesta dizlerinin bağı çözüldü. Nefesini düzenlemeye çalıştı, gözlerinde hem korku hem öfke vardı. Aram’la göz göze geldiklerinde, kısa bir sessizlik doğdu. İkisi de kelimeler söylemeden birbirlerinin ruhuna değmiş gibi hissetti. Bu bakış, kaderin sessiz dokunuşuydu; henüz aşk değildi, ama ileride olacakların ilk kıvılcımıydı. Şiyar Ağa bir adım daha öne çıktı, Aram’a dikildi. “Anlayacağın, delikanlı… eğer bir anlaşma olacaksa, herşey usulünce olmalı. Kızımı zorla getirmek çözüm değil. Biz sözün gereğini kendi yolumuzla yerine getiririz bu topraklarda yaşayan ahali bize yakışanı yaptığımızı gorucek .” Aram, bir süre sessiz kaldı. Sonra ağır bir nefes aldı. “Senin dediğin gibi olsun, Şiyar Ağa. Ama sakın bize oyun etme bu defa affetmem " Avlu sessizleşti. Sadece rüzgârın taşlara çarpan hışırtısı duyuluyordu. Aram, sessizce birkaç adım geri çekildi. Gözleri hâlâ Awesta’nın üzerindeydi; içinde hem kararlılık hem de garip bir merhamet kırıntısı vardı. Awesta bir kez daha ona baktı, ama bu kez korku ve kırgınlık karışımıydı; gözlerindeki sızı, gelecekteki karmaşık duyguların ilk kıvılcımıydı. Berzan Ağa ve Şiyar Ağa birbirlerine bakıp başlarını salladılar. Avluda sessizlik hüküm sürüyordu, ama içinde herkes biliyordu: Bugün bir söz yerine getirildi; yarın ise kader, kendi yollarını çizecekti. Aram’ın parmakları yumruk oldu, dişlerini sıktı. Gözleri Awesta’nın gözlerinde kaldı — uzaklaşırken bile o bakış kesilmedi. Awesta’nın gözlerinden yaşlar süzülürken içinden tek bir cümle geçti: “Bu bir veda değil… bir başlangıç.” --- Karlı dağların ardında güneş yavaşça çekilirken, Ferzende konağının avlusuna giren siyah cipin sesi yankılandı. yolun yorgunluğu Awesta’nın omuzlarına çökmüştü; elleri hâlâ dizlerinin üzerinde kenetlenmişti. Kalbi ağır atıyordu, nefes alışları kesikti. Kapı açıldığında yüzüne vuran soğuk hava bile onu kendine getiremedi. Sanki bu kapının eşiğinden değil de bir hatıranın içinden geçiyordu. Evin önünde iki kadın bekliyordu: biri başında ipekten bir yazmayla, diğeriyse heyecandan yerinde duramayan genç bir kızdı. Üvey annesi xezal Hanım, dudaklarına sahte bir gülümseme kondurarak öne çıktı. “Awesta, hoş gelmişsin kızım… ah canım benim, nasıl da özledim seni,” dedi, sesi yumuşaktı ama gözleri buz gibiydi. Awesta, yıllardır değişmeyen o ses tonunu duyunca içinde eski bir yara sızladı. Küçükken de böyleydi xezal ; herkesin önünde sevgiyle konuşur, sonra kapılar kapanınca sessiz bir soğukluk çökerdi. Yine de belli etmedi. Başını eğdi, sesi kısık çıktı: “Hoş buldum xezal abla …” Xezal ’ın yüzü bir an gerildi, ama sonra hemen toparlandı. “Ah, halen xezal abla mı diyorsun bana? N’olur ana de, ana! Ben senin anan sayılırım, değil mi kızım?” dedi. Awesta’nın dudak kenarı hafifçe titredi. Sayılır mıydı gerçekten? Bu sorunun cevabını kimse duymadı ama içinden, “Sen benim hiçbir zaman anam olmadın,” dememek için kendini zor tuttu. Tam o anda, genç kız heyecanla öne atıldı. “Awe! Gerçekten sen misin?” diye bağırdı. Bu, kız kardeşi evin’di — gözleri hâlâ çocukluk kadar masum, gülüşü sıcaktı. Awesta bir anlığına her şeyi unuttu, kollarını açtı, Helin boynuna atıldı. “Helin… küçücüktün sen,” dedi Awesta, gözleri dolarak. “Artık küçücük değilim,” dedi evin, gülerek. “Ama sen hiç değişmemişsin, hâlâ aynı kokun var.” O an xezal Hanım sahte bir öksürükle araya girdi. “Tamam, tamam… kız daha yoldan geldi. Şiyar Ağa içeride, dinlensin evvelâ.” Konağın taş zemininde yankılanan adımlar eşliğinde içeri girdiler. Salonun tavanında sarkan kristal avizeler, her zamanki gibi abartılıydı. Her köşede xezal’ın gösteriş merakı saklıydı. Şiyar Ağa, büyük koltukta oturuyordu. Başını kaldırdı, Awesta’yı şöyle bir süzdü. “Yeter bu kadar hasretleşme. Kız yol yorgunudur. Gidip dinlensin,” dedi, sesi ağırdı. xezal başını öne eğdi, uysal bir şekilde, “Tabii Ağam ,” diye karşılık verdi. Awesta başıyla selam verip merdivenlere yöneldi. Her basamakta geçmişi hissediyordu; duvarların rengi aynıydı, halıların kokusu bile değişmemişti. Ama hiçbir şey ona ait değildi artık. Odası kapandığında derin bir nefes aldı. Yatağa oturdu, elleriyle yüzünü kapattı. Gözleri yanıyordu, içinde tarifsiz bir ağırlık… Tam o anda kapı tıklatıldı. “Girek mi, Awe?” diye bir ses yankılandı. Awesta bir an durdu, sonra gülümsedi. “Gelin,” dedi. Kapı aralandı, içeri iki genç kız girdi. İkisini de görünce kalbi sıkıştı. Sedef ve Meryem — çocukluk arkadaşları, evin çalışanların kızlarıydı ama ikiside kardeşi gibiydi . Yıllar önce oyun oynadıkları, gizlice dereye kaçtıkları o günleri hatırladı. Sedef gülerek kollarını açtı. “Aman yarabbim, bu gerçekten sen misin Awe? Nasıl güzelleşmişsin, bir bak hele Meryem!” Meryem de gülerek başını salladı. “Biz seni televizyonda görsek tanımazdık vallah! Bak hele şu haline, İstanbul kızları gibi olmuşsun.” Awesta istemsizce güldü, gözleri doldu. “Siz de hiç değişmemişsiniz… hâlâ aynı kahkahanız aynı gözleriniz .” Sedef, yastıklardan birini düzeltti, “Biz değişmedik ama buralar çok değişti Awe,” dedi. “xezal Hanım’ın gözü hep yükseklerde, kimseye yüz vermez oldu. Şiyar Ağa da sustu gitti. Evin neşesi kalmadı armanç ağabey evlense belki karısı biraz can verir konağa ama nerde .” Awesta başını eğdi. “Ben gidince herkes susmuş gibi, değil mi?” Meryem iç çekti. “Sen gidince değil de, sen gönderilince diyelim… seni gönderdiler Awe.” O söz Awesta’nın içini dağladı. Dudaklarını ısırdı. “Biliyorum,” dedi kısık bir sesle. “Ama ben artık o eski Awesta değilim.” Sedef, onun elini tuttu. “Biz bilirik senin kalbini, Awe. Ne kadar taş kesilsen de içindekini biliriz. Hele o gözlerin… hâlâ eski Awe’nin gözleri.” Awesta sessizce gülümsedi. “Siz olmasaydınız, bu evde nefes alamazdım Alla'tan burdasınız.” Bir an sessizlik oldu. Pencerenin önünden rüzgâr perdeyi hafifçe savurdu. Uzakta bir köpek havladı, kuşlar konak avlusuna kondu. Meryem yerinden kalktı, sandalyeye oturdu. “Awe, bir şey diyim mi? O Aram denilen çocuk var ya…” Awesta hemen irkildi, bakışlarını kaçırdı. Meryem lafını yarıda kesti, gülümseyerek, “Hele korkma, bir şey demiyem. Sadece köyde herkes konuşuy.” Sedef araya girdi. “Kız sus hele, şimdi Awe’nin içini karartma. Zaten yeni geldi.” Sonra Awesta’ya dönüp hafifçe gülümsedi: “Ama doğru diyem, herkes konuşuy. Kimisi ‘kız kaçtı’ diyo, kimisi ‘zorla götürdü’ diyo. Ama ben bilirim, sen öyle biri değilsin. Senin kalbinde kötülük olmaz Awe.” Awesta derin bir nefes aldı, perdeyi araladı. Bahçede karların erimesiyle açan ilk çiçeklere baktı. “Belki de her şey o çiçekler gibi olacak,” dedi kendi kendine. “ ezildiler ,soldular … ama her zaman yine açarlar.” Sedef gülümsedi. “Sen hep açarsın, Awe. Bizim gözümüzde hiç solmadın ki.” Meryem de ayağa kalktı, ellerini birleştirdi. “Vallahi sen dönünce ev bi başka koktu. Belki gene eski günler gelir ha?” Awesta başını iki yana salladı, ama gülümsemesi bu kez içtendi. “Belki… ama bu defa hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” Kızlar birbirine baktı, sessizce anlaştılar sanki. Sedef, Awesta’nın saçlarını okşadı. “Biz burdayık, Awe. Kim ne derse desin, biz gene senin yanındayık.” Awesta gözyaşlarını tutamadı bu kez. “İyi ki varsınız,” dedi. “Gerçekten… iyi ki.” Kapıdan çıkarlarken evin içeri girdi, elinde bir fincan sıcak süt. “Awe, sana süt getirdim,” dedi utangaçça. “İç, uykun gelir belki.” Awesta fincana baktı, sonra Helin’in masum yüzüne. “Teşekkür ederim meleğim ,” dedi yavaşça. “sen getirirsinde içmez miyim .” evin gülümsedi, “Ben getirdim,” dedi, “sen iç rahat ol.” Awesta gülümsedi, fincanı aldı. “Rahat ol,” dedi kendi kendine fısıldar gibi. “Bunu ilk defa gerçekten hissediyorum.” Evin odadan ayrıldığında odanın sessizliği ve awesta kalmıştı geriye --- Awesta duştan çıktığında saçlarından süzülen damlalar omzuna düşüyordu. Havluyu omzuna sardı, aynaya baktı. Buharla kaplı camın arkasında kendi siluetini gördü; solgun, yorgun ama hâlâ dimdik duran bir kadın. Bir süre aynadaki gözlerine baktı. “cok yorgunsun …” diye fısıldadı. Ama sesinde sahiplenmekten çok, bir yabancının temkini vardı. Pencereden dışarıya yürüdü. Gün alacakaranlığa dönmüştü; hava ilkbaharın ilk soğuk nefesini hâlâ taşıyordu. Konağın arkasındaki dağlık araziye, kayalıkların gölgesine gözleri takıldı. Bir şey… bir hareket… Sanki taşların arasında bir karaltı kıpırdadı. Awesta perdenin ucunu biraz daha araladı. Kalbi hızla atmaya başladı. Bir adam silueti, hayır hayır kadın gibi kayalığın ardında duruyordu. ayın ışığı yüzüne değmiyordu, sadece duruşu belli oluyordu — hareketsiz, izler gibi. Awesta’nın boğazı kurudu. Elleri istemsizce pencerenin kenarını kavradı. “Beni mi… izliyor?” diye geçirdi içinden. O an rüzgâr birden yön değiştirdi, penceredeki perde havalandı. Kısa bir anlığına o siluet geri çekildi — ama tam gitmeden önce başını hafifçe yana eğdi, sanki onunla göz göze gelmek istermiş gibi. Bir saniye sürdü belki… ama Awesta’nın içinden bir ürperti geçti. Hemen perdeyi kapattı, geri çekildi. Kalbi göğsünde öyle hızlı atıyordu ki, odanın sessizliğinde yankılandı sanki. “Hayal mi gördüm?” diye mırıldandı. Ama emin olamıyordu. Çünkü bir anlığına o bakışta… tanıdık bir şey vardı. Sanki yıllardır saklanan bir sır, bir yüz, bir geçmiş… Awesta başını iki yana salladı, derin bir nefes aldı. Tam yatağa doğru yürürken dışarıdan bir ses duyuldu — uzaktan gelen bir motor sesi Korkarakta olsa camın önüne döndü. Kayalıkların olduğu yer… artık bomboştu. Ama yerde bir ışık yansıması vardı; sanki biri orada metal bir şey düşürmüştü. Ve rüzgâr, dışarıdan ince bir fısıltı getirdi: “Bittiğini sandığın hiçbir şey… gerçekten bitmedi.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD