Dumandere
Atama sonuçlarının açıklanacağı sabah, mutfak masasının başında oturmuş, bilgisayar ekranına bakıyordum.
Haziran ayının o sıcak, ağır sabahlarından biriydi. İzmir daha tam uyanmamıştı ama güneş şimdiden perdenin arasından içeri süzülmeye başlamış, mutfağın beyaz fayanslarını aydınlatmıştı.
Bilgisayarın karşısında oturmuş, ekrana bakarken kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Altı yıl boyunca tıp fakültesinde verdiğim emeğin, uykusuz gecelerin, sınavların, nöbetlerin ve içime attığım bütün yorgunluğun sonucu birkaç saniye içinde belli olacaktı.
Parmağım titreyerek sayfayı yeniledim.
Sonra bir kez daha.
Ve sonra ekran değişti.
Önce adımı gördüm. Sonra görev yerimi.
Trabzon / Of / Dumandere Mahallesi Aile Sağlığı Merkezi
Bir süre hiçbir şey yapamadım. Sadece baktım.
Trabzon.
İzmir’den çok uzakta, hiç bilmediğim bir yer. Haritada parmağımı bile koymadığım, adını ilk kez duyduğum bir mahalle. İçimde aynı anda iki duygu çarpıştı. Biri korkuydu. Diğeri ise, itiraf etmek istemesem de, tuhaf bir rahatlama.
Çünkü bazen uzaklık sadece ayrılık demek değildi.
Bazen uzaklık, nefes almak demekti.
Arkamdan uykulu bir ses geldi.
“Açıklandı mı?”
Başımı çevirdim. Merve mutfağın kapısında durmuştu. Saçları dağılmış, yüzü uykudan şişmişti. Üzerinde eski tişörtü ve ince hırkası vardı. Gözleri önce bana, sonra ekrana gitti.
“Trabzon'da bir mahalle, dumandere” dedim kısık sesle.
Merve yanıma gelip ekrana eğildi. Bir süre o da sessizce baktı.
“Dumandere,” diye tekrarladı. “Adı bile sis gibi.”
Ben gülmeye çalıştım ama yüzümde yarım yamalak bir ifade kaldı.
“Ben İzmir’den hiç ayrılmadım, Merve.”
“Biliyorum.”
“İnci de ayrılmadı.”
Merve sandalyesini çekip yanıma oturdu. Elini elimin üzerine koydu.
“İnci sen neredeysen orayı ev bilir, İpek.”
Bu cümle içime oturdu.
İnci…
Ablamın bana bıraktığı en kıymetli şey. Daha dört yaşındaydı annesini ve babasını kaybettiğinde. O geceden sonra hayatım ikiye ayrılmıştı. Kazadan önce ve kazadan sonra. Ben daha kendi acımı taşıyamazken, bir anda İnci’nin bütün dünyasını sırtıma almıştım.
Üç yıldır ona ben bakıyordum. Ama hiçbir şeyi tek başıma yapmamıştım.
Merve vardı. Benim en yakın dostum, ev arkadaşım, sırdaşım… Bazen ablam gibi, bazen kardeşim gibi, bazen de ikimiz de yıkılmayalım diye dimdik duran tek kişi gibi. Türkçe öğretmeniydi. Çocuklara nasıl yaklaşacağını, bir cümlenin insanın kalbini nasıl onarabileceğini iyi bilirdi.
“Sen gelemeyeceksin,” dedim birden.
Merve’nin yüzü düştü. Çünkü ikimiz de bunun farkındaydık ama ben söyleyene kadar yokmuş gibi davranıyorduk.
Haziran ayıydı. Okullar kapanmak üzereydi. Merve’nin sınav sonuçları, not girişleri, zümre toplantıları, kurul işleri vardı.
“Birkaç hafta,” dedi. “En fazla birkaç hafta. İşlerimi bitirince, okullar kapanınca, tatilde yanınıza geleceğim.”
“Ya ben orada yapamazsam?”
“Yaparsın.”
“Ya İnci alışamazsa?”
“Alışır.”
“Ya…”
Merve sözümü kesti.
“Ya hiçbir şey düşündüğün kadar kötü olmazsa?”
Ona baktım. Cevap veremedim.
Tam o sırada koridordan küçük ayak sesleri geldi. İnci, elinde pelüş tavşanı, gözleri yarı kapalı hâlde mutfağa girdi. Saçları karmakarışıktı. Uykulu uykulu bana baktı.
“Teyze,” dedi. “Sen üzgün müsün?”
Hemen yüzümü toparladım. Çocuklar insanın içine herkesten önce bakıyordu.
“Yok güzelim,” dedim. “Sadece heyecanlandım.”
“Doktorluk şeyin mi açıklandı?”
Merve gülümseyerek araya girdi.
“Evet hanımefendi. Teyzen artık resmen doktor.”
İnci ciddi ciddi başını salladı.
“Zaten doktordu.”
İstemeden güldüm. O küçücük cümle, içimdeki korkunun arasından incecik bir ışık gibi geçti.
Sonra İnci ekrana baktı.
“Trabzon neresi?”
Merve telefonunu eline alıp haritayı açtı. İzmir’den Trabzon’a uzanan o upuzun yolu görünce İnci’nin gözleri büyüdü.
“Bu kadar mı gideceğiz?”
“Evet,” dedim yavaşça. “Biraz uzun bir yol.”
“Orada deniz var mı?”
“Var.”
“Bizim denizimiz gibi mi?”
Telefonun ekranında Of’nin fotoğraflarına baktım. Karadeniz, İzmir’in denizi gibi değildi. Daha koyu, daha sert, daha inatçı görünüyordu. Dalgalar kıyıya usulca değil, sanki öfkeyle vuruyordu. Arkasında yemyeşil dağlar yükseliyor, sis yamaçların arasına ince bir örtü gibi yayılıyordu. Evler tepelerin eteklerine tutunmuştu. Yollar dar, virajlı, yağmurdan parlamış gibiydi.
Dumandere gözümde böyle canlandı.
Denize bakan ama sırtını dağlara vermiş bir köy. Sabahları sisin evlerin pencerelerine kadar indiği, akşamları rüzgârın kapıları zorladığı, insanların kolay kolay gülmediği bir yer. Köy dense de tamamen kopuk değildi. İlkokulu vardı, ortaokulu vardı. Birkaç market, fırın, küçük bir eczane, sahile inen taş yollar, kahvenin önünde toplanan adamlar…
Ama fotoğraflardan bile anlaşılan bir sertliği vardı.
Sanki orada insanlar önce bakar, sonra konuşurdu.
Önce sınar, sonra severdi.
“Bizim denize benzemiyor,” dedim İnci’ye. “Biraz daha hırçın.”
İnci kaşlarını çattı.
“Hırçın deniz ne demek?”
Merve cevap verdi.
“Çok dalgalı, çok sesli, biraz da inatçı deniz demek.”
İnci bunu düşündü.
“Ben inatçı şeyleri severim,” dedi sonra.
Gülümsedim. Keşke her şey onun baktığı kadar kolay olsaydı.
O sırada telefonum titredi. Ekrana bakınca içimdeki bütün hava bir anda çekilmiş gibi oldu.
Erdem.
Numarasını silmiştim. Engellemiştim. Defalarca engellemiştim. Ama o her seferinde başka bir numarayla çıkmayı başarıyordu karşıma.
Mesaj ekranda duruyordu.
Atamalar açıklanmış. Nereye gidiyorsun?
Elim buz gibi oldu. Telefonu ters çevirdim ama Merve çoktan yüzümdeki ifadeyi görmüştü.
“Kim?” diye sordu.
Cevap vermedim. Merve telefonu eline aldı, ekrana baktı. Kaşları çatıldı.
“Yine mi bu?”
Dişlerimi sıktım. Merve’nin yüzündeki uyku tamamen silinmişti artık.
“Cevap verme.”
“Vermiyorum zaten.”
Erdem uzun zamandır hayatımda istemediğim bir gölge gibiydi. Üniversiteden tanıyordum onu. Önce arkadaş gibi yaklaşmış, sonra ilgisi ağırlaşmış, sonra da beni boğmaya başlamıştı. Ben uzak durdukça daha çok üstüme gelmişti. Hayır demiştim. Defalarca. Açıkça. Sertçe. Ama bazı insanlar hayırı anlamazdı. Kendilerine söylenen cevabı değil, duymak istedikleri ihtimali yaşatırlardı kafalarında.
Telefon yine titredi.
Benden kaçtığını mı sanıyorsun?
Midem bulandı. Merve sertçe nefes verdi.
“Ara şunu,” dedi.
“Ne?”
“Ara. Son kez açık açık söyle. Sonra yine engelleriz.”
“Konuşmak istemiyorum.”
“Biliyorum. Ama bazen susunca bunlar kendilerine umut çıkarıyor.”
Haklıydı belki. Belki değildi. Ama o an içimde biriken öfke, korkudan daha ağır bastı. Telefonu elime aldım, numarayı aradım.
İkinci çalışta açtı. Sesi kendinden emin, hatta memnun gibiydi.
“Sonunda aradın güzelim.”
Dişlerimi sıktım.
“Bana bak Erdem,” dedim. “Sana ne? Nereye gittiğimden sana ne?”
“İpek…”
“Ben seni istemiyorum. Hayatımda istemiyorum. Mesajlarını, aramalarını, peşimde dolaşmanı istemiyorum. Düş yakamdan artık.”
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Sonra alaycı bir nefes sesi duydum.
“Benden kaçamazsın. Sen benimsin İpek. Bunu o kafana sok.”
Kanım çekildi. Merve hemen yanıma yaklaştı. İnci olan biteni anlamasa da yüzümü görünce sessizleşmişti.
Erdem devam etti.
“Yakında geleceğim İzmir’e. Bekle beni.”
O an içimdeki korku bir anda öfkeye döndü.
“Siktir git, Erdem.”
Telefonu kapattım.
Elim titriyordu. Kalbim deli gibi atıyordu. Merve kolunu omzuma doladı.
“Tamam,” dedi. “Geçti.”
Ama geçmemişti.
Bazı şeyler telefonu kapatınca bitmiyordu. Bazı insanlar kapattığın kapının önünde beklemeye devam ediyordu.
İnci usulca sordu:
“Teyze, o adam kötü biri mi?”
İçim parçalandı. Ona korku vermek istemiyordum. Ama yalan da söylemek istemiyordum.
“Bizi ilgilendirmeyen biri,” dedim. “Bir daha aramayacak.”
Merve bana baktı. İkimiz de bunun bir temenniden ibaret olduğunu biliyorduk.
O gün atamanın sevinci, korkusu, telaşı birbirine karıştı. Bir yanım Trabzon’a gitmekten korkuyordu. Diğer yanım ise bir an önce İzmir’den uzaklaşmak istiyordu. Erdem’in beni bulduğu, apartmanın önünde beklediği, telefonuma defalarca mesaj attığı bu şehirden çıkıp gitmek istiyordum.
Belki Dumandere gerçekten kaderimdi. Belki de önce saklanacağım, sonra iyileşeceğim yerdi.
Sonraki günler telaşla geçti. Evraklarımı tamamladım, sağlık ocağıyla ilgili araştırma yaptım, kalacağımız yeri ayarlamaya çalıştım. Merve her boş anında bana yardım ediyordu.