1-KIZILCA
‘’Neredesin Asya?’’
‘’Az kaldı anne, 28 kilometre gösteriyor navigasyon.’’
‘’Güzel, acele etme. Ve vardığında haber ver. Aklım sende kalmasın?’’
‘’Tamam anniş. Merak etme, vardım sayılır.’’
‘’O yüzden acele etme dedim kızım. Yaklaştığın için yol bitsin telaşına girme. Tek başına araç kullanmadığın bir yol üstelik.’’
‘’Sıkıntı yok anniş, iyi bir yolculuktu. Ve vardığımda haber vereceğim.’’
‘’Tamam, biraz işlerim var, görüşürüz.’’
‘’Oldu. Bay!’’ Telefonu kapatıp yola odaklandım. İznik’e teyzemin yanına gidiyordum. Ha, ben kim miyim? Asya, Asya Erçelik. İstanbul’da oturuyorum. Aslında şuan yolda olmam hiç planladığım bir şey değildi. Düğün hazırlığı yaparken aldatıldığımı, hem de en yakın arkadaşlarımdan biriyle aldatıldığımı öğrenmiş ve eve kapatmıştım kendimi deyim yerindeyse. İnsanın sırtından çifte bıçak yemesi gibi bir şeydi bu resmen. Hem sevdiğin adam, hem sevdiğin dostun bir olup seni resmen sırtından bıçaklıyorlardı beraber. İkisine verdiğim değere mi, güvenmiş olmama mı yoksa işin iğrençliğine mi yanayım hiç bilmediğim bir dönemdeydim. Varın siz düşünün gerisini.
Annem İznik’li. Ama dedemle araları limoni olduğu için biz dedemlerin ziyaretine pek fazla gitmedik. Çünkü bildiğim kadarıyla dedem annemin aynı yöreden büyük bir ailenin oğluyla evlenmesini istemiş, hatta annem çok gençken sözler verilmiş ama annem sonradan İstanbul’a gıda mühendisliği okumaya geldiğinde babamla tanışıp birbirlerine aşık olunca işler değişmiş. Babamın babasının gıda üzerine bir şirketi varmış ve babam da onun şirketinde çalışmak için o bölümü okumayı seçmiş. Okulda tanıştıklarında zamanla birbirlerine çok aşık olmuşlar ve işte hikayede oradan sonra zor bir kavşağa girmiş.
Dedem bu beraberliğin evliliğe dönmesine izin vermemiş, annem de bir seçim yapıp babamla evlenerek ailesine sırt çevirmiş. Daha doğrusu barışmayı çok denemiş ama dedem annemi hiç affetmemiş. Biz küçük erkek kardeşimle birkaç kez gittik dedemi ziyarete ama bize bile hep mesafeli davranırdı rahmetli. Anneme kızgınlığı yüzünden bizi de sanırım sevememişti.
7 yıl önce anneannem vefat ettiğinde gelmiştik en son çiftliğe. Fazla da kalmamıştık dedem huysuz davrandığı için anneme. Anneannem ölünce onun işleri de hepten teyzeme kaldı. Dedem yaşlandıkça teyzemin yükü de arttı zamanla.
Teyzem de ayrı bir hikaye aslında. Ailemin geçmişinde ne çok hikaye var düşününce. Belki anlatırım sırası geldikçe. Teyzem dedemin istediği biriyle evlenmiş ama annemin aksine o hiç de mutlu olmamış. Adam çocuğu olmuyor bahanesiyle teyzemi terk edip başka bir kadınla kaçmış. Evet, bildiğin kaçmış, ortadan kaybolmuş bir süre ve sonra boşanmışlar teyzemle. Ama işin garibi, adamın sonradan da çocuğu olmadığını söylüyorlar. Yani annem öyle söylüyor.
Adi herif! Adi diyorum çünkü teyzem o olaydan sonra erkeklere bir daha inanmadığı veya etrafta adı Kıraç Tarlaya çıktığı için talibi de çıkmadığı için evlenmedi bir daha. Şuan 40 yaşında ve yalnız kaldı çiftlikte. Zeytinlikleri ve meyve bahçeleri var ve onlarla tek başına ilgilenmek zorunda. Dedem yörenin varlıklı adamlarından biri. Osman Ağa derler ona. Hiç oğlu olmadığı için hep biraz hayata küskün ve hırçın olduğunu söyler annem. Bir sürü malı var ama onları bırakacağı, soy adını devam ettirecek bir oğlu olmamıştı sonuç olarak.
İronik, kızı onun için yıllardır didiniyor, hayatını o çiftliği ayakta tutmak için feda ediyor ama dedem için yeterli mi emin değilim. Onca varlığa rağmen hem soyadı devam etmeyecek hem de kızı kıraç toprak diye yaftalandığı için etrafa karşı biraz ezik hissediyor olmalı. Ninem iki kez de düşük yapmış ve düşen bebekler de kızmış. Yani dedem ölüsüyle dirisiyle erkek evlat sevinci yaşayamamış.
Dedem annemle kırgın olsa da teyzem birkaç kez İstanbul’a gelip bizi ziyaret etmişti. Birbirimize epey benzer yönümüz var teyzemle. Mesela ikimiz de doğal kızıl saçlıyız ama annem aslında karakterimin de teyzeme çokça benzediğini söyler. Onun gibi daha dik kafalı, hırslı ve kavgacı bir tarafım varmış. Oysa istediği adamla evlenmek için evi terk eden annem, kalıp babasının istediği adamla evlenen teyzem. Hangisi daha dik kafalı emin değilim.
Neyse işte, ben de bir operasyon geçireceği için teyzeme yardım etmek bahanesiyle uzun yıllardır gitmediğim çiftliğin yolunu tuttum. Aslında kaçıyordum. Evet, teyzeme yardım etmek de bir sebepti ama ben, beni boğan şehirden kaçıyordum. Biten ilişkimden, aldatılmış olmanın travmasından, beyaz yakalı iş hayatından kaçıyordum. Lakin dedem beni çiftlikte ister miydi emin değilim. Hoş, kalıcı değilim, teyzem iyileşene kadar aileden biri olarak destek olacağım ona ve sonra geri döneceğim İstanbul'a. Annem dedemle yüzleşmek zorunda kalmamak için gelmedi. Birbirlerini çok geriyorlar çünkü aynı ortamda bulununca.
Gerçi ben de kayıp gibi hissediyorum. Ne çiftlikte kalabilirim, ne eve dönmek istiyorum. Ailemin şirketinde çalışsam da herkes gibi disiplin ve devamlılık bekliyorlardı benden. Evet, ben de buna ayak uydurmaya çalışıyordum kuşkusuz ama ruhum isyan ediyordu bu duruma. Yaklaşık üç yıldır çalışıyordum ve giderek daha mutsuz bir hal almaya başlamıştı durum. Atılan nişan ve atılma sebebi de resmen beni nakavt etmişti. Birilerine derinden fazla verilen değer insana sokulan kazık olarak dönüyormuş meğer.
Aracım mayıs sıcağında dağ yolundan çiftliğe doğru ilerlerken sağımı solumu kaplayan yem yeşil manzaraların içinden uzanan yol biraz olsun ruhuma iyi gelmişti. Uzun zamandır gelmediğim bu bölgeyi meğer ne çok özlemişim de haberim yokmuş. Görünce anladım. Mesafe giderek azalırken yol da biraz daha daralmıştı. Biliyordum bu yolu, çok gelip gitmesek de anımsıyordum birçok detayı. Çiftliğe az kalmıştı kalmaya ama susamıştım ve şişemdeki su da ısınıp sidik gibi olmuştu resmen deyim yerindeyse. İleride, yolun solunda bir köy çeşmesi ve yanında da hayvanlar için su yalağı olduğunu görünce yavaşladım. Akan suyun soğuk olmasını umut ederek şişemi de aldım ve etrafı biraz çamurlu çeşmeye yürüdüm.
Biraz sakin bir yerdi ama aracım yakındaydı ve bir şey olursa hemen dönüp binerim diye düşünmüştüm. Çeşmeye varıp elimle suyu kontrol ettim. Soğukluğu iyiydi. Hemen şişeme doldurup kafama diktim birazını ve şişemi tekrar doldururken duyduğum sesle yolun ucuna baktım. Aniden ağaçların arasından bir sürü inek çıktı peş peşe. Ve inekler bana doğru, daha doğrusu susadıkları için olsa gerek su yalağına doğru koşmaya başladılar. Ben ezilme korkusuyla panikleyip arabama gitmek üzere çeşmeden kaçarcasına uzaklaşmak istedim ama inekler tahminimden daha hızlıydılar. Çamurdan kayınca sandaletim ayağımdan çıkıp saplandı çamura ve çığlık atarak yerime saplanıp kaldım. Tek ayağımın üzerindeydim ve eğilip ayakkabımı almaya çalışırsam inekler beni ezebilirdi.
Korktuğum başıma geldi. Tek ayakkabımla kaçmak istedim ama geç kalmıştım, ineklerin arasında kalıverdim. Çığlık atarak kendimi korumaya çalışırken bir kol beni tutup kendi bedenini benimle inekler arasına siper etti. Şaşkınlıkla kafamı kaldırıp baktığımda benden en az 15 santim, hatta daha da uzun bir adamın bana baktığını gördüm.
‘’Korkma, sadece su içmek istiyorlar.’’ dedi gözlerime bakarken.
Ter ve inek kokuyordu, kafasında bir kovboy şapkası vardı ve kirli sakallı yüzü güneşten bronzlaşmaya başlamıştı. Yine de epeyce yakışıklıydı. Hatta ter kokusu bile itici gelmedi ama inek kokusu sıcakta biraz rahatsız ediciydi.
Çok yakındık ve kahverengi gözleri ilgiyle beni inceliyordu. Sanki beni tanımış gibi bir pırıltı vardı ama belki teyzeme benzettiği için aşina gelmiştim? Onun da yüzünde bana tanıdık gelen bir şey vardı ama elbette emin olmazdım çünkü yıllardır gelmemiştim buraya. Birden bu yakınlıktan rahatsız olup kendimi geriye çektim.
‘’Sizin mi inekler? Az daha beni ezeceklerdi!’’ diye bir hışımla çıkıştım. O zaman yakışıklı kovboy mu desem, ter kokulu çoban mı bilemiyorum ama yüzündeki koruyucu ilgi yerini asabi bir ifadeye bıraktı ve,
‘’Paniklemeseydin, arada kalmazdın şehir kızı! Burası onların doğal alanı, senin burada olacağını bilemezlerdi.’’ diye çıkıştı bana. Hayretle baktım yüzüne. Hala tek ayakkabıyla dengede kalmaya çalışıyordum üstelik.
‘’Doğal alanı mı? Ne yani buraya hiç insan gelmeyecek mi? Sadece hayvanlara ve size mi özel bu yol? Babanın yolu galiba?’’ diye çıkıştım ben de yeniden. Hemen gerisinde bir de at vardı. Kahvenin hoş bir tonuydu atın rengi. Hayvan sakince bekliyordu adamın biraz gerisinde. Tam kovboy yahu! Elindeki kalın değneğe dayanıp lakayt bir şekilde,
‘’Aslında öyle sayılır. İki taraftaki arazi bizim, yolu da biz bağışladık. Yani babamın yolu diyebilirim rahatlıkla.’’ Suratımı ekşittim,
‘’Babasının yoluymuş, bağışlamışsınız işte! Neredeyse ezilecektim, özür dileyeceğine bir de ukalalık yapıyor adama bak!’’ Eğilip ayakkabımı almak için bir adım attım ama diğer ayağımda çamura battığında ufak bir çığlık attım istemeden de olsa.
‘’Şehirdeki kaldırımlara benzemez buralar, cici ayakkabılarınız kirlenir hanım efendi. Yerinizde olsam o süslü şeyler yerine daha sağlam ayakkabılar giyerdim buralarda.’’
‘’Sana mı soracağım çoban! Ne istersem giyerim.’’ Eğilip ayakkabımı çamurdan çıkarmaya çalışırken dengemi kaybedip düşecek gibi oldum ama o beni bir kez daha kolumdan yakaladı ve,
‘’Tabii, bana niye sorasınız? Siz zaten doğal yaşamı çözmüşsünüz.’’ Eğilip ayakkabımı çamurdan alıp bana uzattı. Çekip aldım ve öfkeyle bakıp,
‘’Sağ ol!’’ dedim.
‘’Rica ederim Kızılca!’’ dedi manidar bir şekilde gülümseyerek. Yüzünde ve sesinde bariz bir alay vardı.
‘’Kızılca mı?’’ Bu lakabı hatırlıyordum. Çocukluğumdan. Köye geldiğimde bazı çocuklar bana arkamdan Çilli, Kızıl Kafa veya Kızılca diye bağırırlardı.
‘’Kimsin sen?’’ dedim kaşlarımı çatarak. Şapkasıyla bir selam verdi ve,
‘’Hiç, sadece bir çoban. Senin gibi şehirli bir hatun için önemsiz biri.’’ dedi ve ineklerin yanına yürüdü. Sandaletimi giydim ve arabama doğru yürürken dönüp baktım adama yeniden. Benden birkaç yaş büyük gibiydi ama kimdi bu?
‘’Dikkatli sür, önüne yine inekler falan çıkar, domuz çıkar, hassas sinirlerin bozulmasın Kızılca.’’ dedi bana kafasıyla selam verirken.
‘’Küstah! Sen ineklerine sahip çık da misafirleri korkutmasınlar yeter!’’ dedim araca binerken bir hışımla. Güldü ve,
‘’Olur, sen artık buralardaysan dikkat ederim tabii. Hepsine tek tek öğretirim görgü kurallarını.’’ dedi. Beni tanıyordu bu ya! Ama kim olduğunu söylemiyordu.
‘’Alaycı beygir!’’ diye terslendim ve arabamın kapısını kapattım. Sonrada ok gibi fırlayıp giderken dikiz aynasından arabama bakarak güldüğünü gördüm. Araç ilerliyordu ama benim aklım adamda kalmıştı. Kimdi bu küstah ve alaycı tip? Beni nereden tanıyordu? Ve niye o da bana biraz tanıdık geliyordu?