Geriye Kalanın Ağırlığı

763 Words
Geriye Kalanın Ağırlığı Gece, odanın içine ağır bir sessizlikle çökmüştü. Pencerenin dışında rüzgâr vardı. Sert değildi ama huzursuzdu; camın kenarına vurdukça ince bir uğultu bırakıyor, arada bir perdenin ucunu hafifçe dalgalandırıyordu. Gökyüzü görünmüyordu ama hissediliyordu—yoğun, bastırılmış, sanki birazdan patlayacak bir şey saklıyordu içinde. İpek yatağında uyuyordu. Ama bedeninin durgunluğu, zihninin içinde kopan fırtınayı saklayamıyordu.Rüya yumuşak başlamadı.Bir anda içine çekti. Yağmur yağıyordu. Öyle sıradan bir yağmur değildi bu. Sertti. Acıtır gibi düşüyordu. Toprağa çarptıkça sıçrıyor, havayı keskin bir koku kaplıyordu. Gökyüzü neredeyse siyaha çalmıştı; şimşekler arayı parça parça aydınlatıyor, her ışık patlamasında dünya birkaç saniyeliğine görünür olup sonra tekrar yok oluyordu. İpek koşuyordu.Nefesi kesilmişti.Ayakları ağırdı.Çamur her adımda onu içine çekiyor, ilerlemesini zorlaştırıyordu. Ama duramıyordu. — İpek! Ses. Bir yerden geldi.Keskin.Korku dolu. İpek durdu. Kalbi göğsüne vuruyordu. — Eylül? Sesi titredi.Cevap gecikmedi. — İPEK! Bu kez daha yakındı.Daha kırılmış. İpek döndü.Şimşek çaktı. Ve o an… Eylül’ü gördü. Yağmurun ortasında. Saçları yüzüne yapışmış, üstü sırılsıklam, gözleri korkuyla dolu.Ama en çok yalnız görünüyordu. — Yardım et… Sesi boğuluyordu. — Lütfen… İpek hiç düşünmeden koştu. — Geliyorum! Ama ilerleyemiyordu. Sanki görünmeyen bir şey onu geriye çekiyordu.Ayakları yere yapışmış gibiydi. — Bekle! Eylül geri gidiyordu. Adım adım. Sanki biri onu çağırıyordu. — Gitme! İpek bağırdı. Ama sesi yağmurun içinde kayboldu. Şimşek tekrar çaktı.Eylül’ün yüzü aydınlandı.Gözlerinden yaş akıyordu. — Çok geç… Karanlık. İpek bir anda doğruldu.Nefesi parçalıydı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Saçları terden ıslanmış, tişörtü sırtına yapışmıştı. Kalbi hâlâ o rüyanın içinde atıyordu. Bir an nerede olduğunu anlayamadı. Sonra oda yavaş yavaş yerine oturdu. Duvarlar. Masa. Kitaplar.. Ama içindeki şey yerine oturmadı. — Eylül… Adını fısıldadı.Ve hiç düşünmeden yataktan kalktı.Çekmeceye yöneldi.Adımları hızlıydı. Neredeyse koşuyordu.Eli kulpa gitti. Açtı. Gözleri direkt o noktayı buldu. Boştu. İpek birkaç saniye dondu.Sanki beynine sinyal gitmiyordu.Sonra panik bir anda geldi.Ellerini çekmecenin içine soktu. Eşyaları karıştırdı. Daha hızlı. Daha sert. — Hayır… hayır… Ama yoktu.Kapıyı açtı. — Anne! Sesi titriyordu.Annesi telaşla geldi. — Ne oldu? — Benim bilekliğim nerede ! — Hangi bileklik? — Çekmecedeki… ince olan! Annesinin yüzü yavaşça değişti. — Aysel teyze bugün temizlik yaptı… İpek’in kalbi sıkıştı. — Nereye attı?! Mutfağa koştu. — Aysel teyze! Kadın döndü. — Ne oldu kızım? — Benim bilekliğim nerede ! — Hangi bileklik ? — Çekmecedeki! Kadın bir an düşündü.Sonra yüzü gerildi. — Ay… ben onu çöp sandım… İpek’in içi çöktü. — Naptın? Sesi bu kez çok alçaktı.Ama çok daha ağırdı. — Attım kızım… İpek geriye çekildi.Sanki biri göğsüne bastırıyordu. — O… dedi. Sesi kırıldı. — O benim geçmişimden kalan tek şeydi. Gözyaşları sessizce aktı.O an sadece bir bileklik kaybolmamıştı.Bir kapı kapanmıştı. Ve İpek o kapının önünde kalmıştı.O günden sonra Eylül sadece bir hatıra olmadı. Bir ses oldu. Bir eksiklik. Bir soru. Ve İpek ne kadar kaçarsa kaçsın onu yanında taşıdı. Yıllar geçti. Zaman İpek’i değiştirdi.Olgunlaştırdı. Yordu.Ama güçlendirdi. Bir gün kendini eski yurdun önünde buldu. Kapı aynıydı.Ama o aynı değildi. İçeri girmeden önce durdu. Ayakları ilerlemedi.Kalbi yavaşladı. Sanki içeri girerse her şey tekrar olacakmış gibi.Ama girdi.Koridor uzun geldi. Sesler yoktu.Ama İpek duyuyordu. Gülüşler. Fısıltılar. Gece konuşmaları… Ve Eylül. Müdür odasının kapısına geldi. Kapıyı çaldı. — Gelin. İçeri girdi.Ama karşısında Cemal Bey yoktu. Masanın arkasında başka biri vardı. İpek birkaç saniye konuşamadı. — Cemal Bey…nerede ? Adamın yüzü ciddileşti. — Hastanede. — Ne oldu? — Dördüncü evre kanser. Kelime odanın içinde ağırlaştı.İpek başını salladı.Çıkarken ayaklarını hissetmedi. Aynı gün hastaneye gitti.Kapının önünde durdu. Nefes aldı. Ve içeri girdi. Cemal Bey yataktaydı.Zayıflamıştı. Ama gözleri hâlâ sıcaktı. — İpek? Sesinde şaşkınlık vardı.Ama daha çok… sevinç.İpek yaklaşırken gözleri doldu. — Geç kaldım… Cemal Bey hafifçe gülümsedi. — Hayır… — Geldin. İpek yanına oturdu.Elini tuttu. İlk kez bir şey söylemeden durdu. Cemal Bey konuştu. Yavaş. Ama derin. — Büyümüşsün. İpek gülümsedi. — Siz aynı kalmışsınız. Cemal Bey hafifçe güldü. — Aynı değilim kızım. — Ama içim aynı. Bir süre sustular.Ama o sessizlik doluydu. Sonra Cemal Bey gözlerini kapattı. — Eylül… İpek’in kalbi sıkıştı. — Hiç gelmedi, dedi. — Hiç haber olmadı. İpek başını eğdi. — Ben de bulamadım… Cemal Bey derin bir nefes aldı. — Bazı insanlar kaybolur ya da bulunmak istemez İpek’in gözleri doldu. — Ama unutulmaz. Cemal Bey başını salladı. — Evet. — Unutulmaz. O günden sonra…İpek her hafta geldi. Konuştular.Bazen geçmişi bazen sessizliği. Ve bir gün Cemal Bey’in sesi azaldı. İpek elini tuttu. — Buradayım… Ama bu kez o ses geri gelmedi. Cenaze günü hava griydi.Mezarlık genişti. Toprak koyu.Hava ağırdı.İpek kalabalığın içinde durdu. Etrafına baktı.Belki Eylül gelir diye.Ama gelmedi.Toprak atıldı .İpek’in içi çöktü. Annesi yanına geldi. Elini tuttu. — Yalnız değilsin. Babası diğer omzuna dokundu. — Biz buradayız. İpek gözlerini kapattı. Bir bağ daha sessizce koptu. Ve bu kez gerçekten hissetti. Geçmiş orada kalmıştı. Ve o… yoluna devam ediyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD