Aybüke Akyüz
Sonunda yarı yıl tatilim bitmiş, Ankara’ya okulun kalan son dönemi için geri dönmüştüm. Artık haftanın üç günü staj için hastanede, iki günü okulda geçiyordu. Babamın ısrarlarına dayanamadığım için yarı yıl tatilini Mardin’de baba ocağında geçirmiştim. Uzman olmak için o kadar çok çalışıyordum ki, normalde okul bitip en az üç yıl stajyer doktor olarak çalışmam gerekiyordu ama ben daha okul bitmeden üstün başarı göstererek hocalarım sayesinde mezun olunca tus sınavına girebilecek ve mezun olur olmaz uzman olarak göreve başlayacaktım. Daha sonra da cerrahlık için çabalayacak ve ülkem için, özellikle memleketim için önemli bir genel cerrah olacaktım. Hedeflerim büyüktü; babamı gururlandırmak, onu arkamda durduğu için asla yanıltmak istemiyordum. O beni her ne kadar dizinin dibinde istese de, hayallerimin idealinin önünde durmamıştı. Bu dönemin sonunda doktor olarak çıkacaktım ailemin karşısına. Fakat hayat bizim için hiç adil olmayacaktı; hayatını kurtardığım adam, ailemle özellikle babamla aramada olan köprülerin yıkılmasının baş mimarı olacağından habersiz bir haftaya açmıştım gözlerimi.
AlpHan Karadağ
Ah babam ahhh ne diye seçtin ki beni, hayır başka adam yok muydu? Aşirete ağa seçecek ulan, bundan 3 yıl önce ne güzel annemin spor okulunun başına geçecektim. Hem yeni öğrenciler yetiştirecek hem de sakin, huzurlu bir hayatım olacaktı. Ama yok, Fatih ağa, okulum biter bitmez aşiretin yeni ağası sensin demiş, fikrimi sorma zahmetine bile girmemişti. Aslında o da haklıydı, kendince benden başka ailede bu görevi alacak bir erkek evlat yoktu. Babannem sağ olsun, babamdan başka oğlan doğurmamış, amca çocuklarım yoktu ya da kardeşim, anam da sağ olsun, kaynanasının izinden gitmiş, bir kız bir oğlan doğurup çocuk kariyerini iki de bırakmıştı. Umudum hala oğlum Ahmet'teydi ama o da ne yazık ki Vanlıoğlu aşiretinin dayı-eniştem Özgür Vanlıoğlu'nun varisiydi. Ulan bir durup düşündüğümde, annem, halam, teyzem, ailemin tüm kadınları Adem babamızla Havva anamız gibi bir kız, bir erkek doğurmuş. Ulan gerçi teyzemle halamın çocukları Karadağ aşiretine bir veliaht verme şansı olamazdı. Umudum büyük amcaların çocuklarındaydı, lakin ne Mesut ne Erdal amcam ağalıktan taaa dedem zamanında çekilmiş ailelerini alıp yurt dışına yerleşmişlerdi. Dedem bu duruma çok üzülsede tüm yükü kendi sırtlanmış, Karadağ aşiretinin yok olup güçten düşmesine izin vermemişti. Babam Fatih Karadağ başa geçtiğinde aynı özveri, aynı düzenle aşiretin tüm yükünü sırtlanmıştı. Sanırım bu ağa laneti dedemden sonra nesline yazılmış bir kaderdi. Şimdi ben bu yükü babamın sırtından nasıl almayayım, nasıl onca insanın bana güvenini boşa çıkarayım? El mahkum kabul edip sırtlandım, ağalık nişanını verilen bu yükümlülüğü en iyi şekilde yerine getirmek de benim görevimdi.
Gece, genç yaşlı aşiret ağalarıyla hem toplantı hem de sıra gecesi eğlencesi vardı. Küçük aşiretlerin sorunlarını dinlerken, kaçan kızına berdel isteyeni mi ararsın yoksa birbirini düğünde şakalaşırken vuran iki salağın başlattığı kan davasına dönüşen sorunlarını mı ararsın? Kafam kazan olmuştu. Hepsi de bize çare bul, Alp ağam diye gelmişti. Kan davasını parayla çözmüştük, lakin berdel isteyen Himmet ağanın ağzına ayağımı sokasım gelmişti. Kızı adam gibi isteyip vermemiş çocuğa, sevmiş kaçmışlar. Şimdi de gereksiz vasıfsız oğluna, oğlanın kız kardeşini berdel istiyor.
Bu yörede yıkamadığımız bir törede bu berdel lanetiydi. Himmet ağaya birkaç gün mühlet verip ne yapabileceğimi hem ağalara hem de babam ve dayıma danışacaktım. Aslında adamı çekip vurmak işime gelirdi de işte kız kaçtığı için kozlar lanet herifteydi. Ağa meclisi de onu haklı göreceğinden genç bir kızın hayatı toplanacak mecliste alınacak karara bağlıydı. Kızın rızasının olmayacağını adım gibi biliyordum. Himmet ağadan iki gün beklemesini istedim, kızla konuşup ve büyüklere danışıp öyle hareket etmem gerekiyordu. Biz bu düzeni yıkmaya çalıştıkça sanki daha çok töre kurbanı oluyorduk.
Dedem rahmetli Muammer ağada, Ahmet dedemde çok uğraşmıştı bu lanet törenin kurallarıyla. Babam Fatih ağada devam ettirsede, onun hükmü de bir yerde bitiyordu işte. Şimdi sıra bendeydi, bakalım ben bu töreye ne kadar baş kaldırabilecektim veya yıkabilecekmiydim, işte bu büyük soruydu.
Konağa geldiğimde hafif çakır keyiftim. Çardakta oturan kız kardeşim Afsa, elinde telefon pür dikkat bir şeyler okuyordu. Yine o saçma sapan hikayelerimi okuyorsun, fındık kurdum. Kafasını kitaptan kaldırıp, "Aa, ağaların en yakışıklısı AlpHan’ım gelmiş, bitti mi sıkıcı toplantın?" dedi. "Bitti güzelim, bitti de sen boşver sıkıcı konuları. Nasıl gidiyor bakalım.Okul bitti güzelim hala evdesin, ne zamana kadar baba parası yiyeceksin?" dedim.
"Abi yaa, birkaç alışveriş, birkaç gezi mi gözüne battı? Koskoca Karadağ aşiretinin biricik kızı. Şu dediğini alem duysa adın pinti ağaya çıkar."
Laflara bak, laflara. Ee, ne yapacaksın peki? Sana inat, senin paralarını ezeceğim, oh sana diyerek odasına kaçtı. Arkasından gülümseyip başımı salladım. Amacım çalışıp para kazanması değil, kendi ayakları üzerinde durmasıydı ama kardeşim azıcık da olsa anneme çekmemişti. Hayal dünyasında yaşayan, sevgi pıtırcığı bir pamuk prensesti. Zorla da olsa okulunu bitirtebilmiştik, çok şükür. Ne yazık ki kardeşimin geleceğini, benim verdiğim bir kararın mahvedeceğini bilmiyordum…
Odama çıkıp soğuk suyun altına attım kendimi. Mardin'in sıcak boğucu havası yerini serinliğe sonbaharın kucağına bırakmıştı artık. Duşumu alıp her zaman olduğu gibi sadece baksırla yatağa attım kendimi. Dışarıdan çapkın bir ağa gibi gözüksem de özümde bakir bir adamdım. Çocuklukta gördüğüm mavi gözlü kızı arıyordu gözlerim; hayalimde büyüttüğüm o mavi gözleri hiç unutmadım. Ona saklamıştım sanki tüm şehvetimi, tüm aşkımı. Bulamayacağımı bile bile bir çift mavi göze adadım kalbimi. Bulur muydum bilinmez ama biz plan kurarken Allah’ın bizim için başka planları olduğunu hep unuturdu insanoğlu.
Sabah kapımın çalınmasıyla açtım gözümü. "Aslanım paşa oğlum, haydi kahvaltı hazır, baban da sofrada, şirkete geçmedi, seni bekliyor," diyen anneme. "Tamam Merve sultan, 10 dakikaya iniyorum," dedim. "Tamam oğlum," diyerek uzaklaştı annem. Ben de üzerime koyu füme bir takım geçirip saçlarımı şekillendirip tüm karizmamla hazır hale geldim. Bir ağa olarak bakımlı ve dikkat çekici olmak önemliydi, değerli sultanım hanımağa Merve Sultan'a göre.
Kahvaltıya indiğimde Afsanın suratı asıktı. Bana, babama ve anneme karşı neşeli olsa da bana karşı suratsızdı fındık kurdu. "Sabah şerifleriniz hayrolsun Karadağ ailesi," dedim tüm enerjimle. Annemle babam "Günaydın oğlum," derken Afsa indi, pinti ağa. "Sana da günaydın," diyerek dil çıkardı. "Abiye dil çıkarılmaz kızım," haklı olduğumdan adımı pintiye çıkardın. "Git hazırlan, şirkette işe başlayacaksın," dedim. Cevabım sorguya kapalıydı.
Afsa "Baba yaa," dese de babam da benden yana olmuştu. "Abin haklı kızım, bir yerden başlaman lazım," diyince fındık kurdu kuzu kuzu kabul etmişti. Afsa hazırlanmaya giderken babam da "Alphan, ne yaptın oğlum, nasıldı akşam?" diye sordu. Ben de "Seninle konuşacaktım baba, hatta özgür dayımı da çağıracağım. Size danışmam gereken önemli bir mevzu var," dedim. "Tamam oğlum, toplantıdan sonra dayının şirkete uğrarız."
Kahvaltıyı yapıp annemin güzel dilekleriyle çıktık kapıdan. Babam ve annemin muhteşem aşkı bana hep ilham olmuştur. Bir gün bile babama sarılmadan, iyi dileklerini sunmadan uğurlamazdı kapıdan.
Babam kendi aracıyla giderken ben de sağ kolumda, aynı zamanda şoförüm Celal ile birlikte yola çıkmıştık.
"Günaydın ağam."
"Günaydın Celalim, nereye ağam, şirkete mi yoksa salona mı?"
"Yok, Celal, dayımların şirkete sür, danışmam gereken bir mesele var."
"Tamam ağam," diyerek aracı çalıştırdı.
Dayımın şirketinin önüne gelince Celal'e dönüp, "Sen ağa meclisine haber sal, Celal akşam için toplansınlar," dedim.
"Af buyur ağam, uzun zamandır toplanmadı meclis," dedi.
"Sana denileni yap Celal."
"Afedersin ağam, emrin olur," derken ben de araçtan indim.
İşin tuhaf yanı, berdel olacak kız, Celal’in sevdiği, bizim de uzun yıllar yanımızda çalışan Lokman abimin kızıydı. Oğlu Fırat yanlış bir halt etmiş, bize danışmadan gitmiş kızı istemiş. Uyuz bir top aşiret olan Himmet ağanın eline koz vermişti kızı kaçırarak. Salak oğlan, asıl mesele bu olanlardan ne Lokman abinin ne de babamın haberi vardı, ben de ne yazık ki akşam öğrenmiştim.
Fırat iyi yürekli bir çocuktu da işte, sevdası hem kendini hem kardeşini yakacaktı.
Dayımın odasına girdiğimde, babam da dayım da, hatta evden çıkmadan haber verdiğim Lokman abi beni bekliyordu.
"Hayrolsun oğlum, Lokman ne alaka, onu niye apar topar çağırdın?" dedi babam.
"Lokman abi, he valla ağam, hayrolsun, sabah acil dayımın şirkete gel diye mesaj atmışsın, ne olur oğul," diye telaşlanmıştı adamcağız.
"Anlatacağım Lokman abi, hele bir oturun," dedim.
Dayım da, babam da Lokman abide pür dikkat benim ağzımdan çıkacak olanları bekliyordu.
"Pek hayır değil Lokman abi, öncelikle sakin ol."
"Allah Allah, dram yaratma oğlum, de ne diyeceksen," dedi. Özgür dayım sabırsız adamdı vesselam.
"Fırat, Himmet ağanın kızı Gülcan’ı kaçırdı, dün akşamki eğlence kılıklı toplantıda öğrendim ben de."
"Eyvahlar olsun," dedi Lokman abi, "ben şimdi bu sıpayı ne yapayım ağam, de hele, şirretin teki Himmet ağa."
"Aynen öyle Lokman abi, ne yazık ki berdel diye tutturdu. Senin anlayacağın, Ayşe’yi berdel ister. Sizi topladım, bir akıl verin. Akşama ağa meclisini topladım, Ayşen’in berdel olmaması için farklı bir yol izlememiz gerekiyor, ben de size bu yolu sormaya topladım sizi."
Lokman abi dizlerini döverken babam ve dayım çoktan düşünmeye başlamıştı. Bu Himmet'in oğlu sarhoş, uyuşturucu bağımlısı bir piçin teki, baba Ayşe elimizde büyüdü. Afsadan farkı yoktur gözümde, bir çare bulmamız şart. Gülcanın nasıl bir kız bilmem ama belliki Fırat'ı sevmiş. Onu Fırat'a alırken Ayşe'yi de kurtarmamız gerekiyor.
Ah benim akılsız oğlum, demedi ki hiç, anlatmadı bana diye sızlanıyordu Lokman abi. Abi, bir yanlış yapmış çocuk ama ben sakladım, meraklanma. Mecliste çözüm bulursak Ayşe'yi kurtarırız. Aslında bir çözüm var aklımda ama size uyar mı onu bilmiyorum.
Babam kaşlarını kaldırıp neymiş aklındaki de bakayım. Celal.. baba, kaç yıldır gönlü Ayşe'de, Ayşe de ona karşı boş değil gibi. Aralarında bir şey yok, buna kefilim. Onları kimseye duyurmadan akşama kadar nikahlarsak Ayşe'yi bundan kurtarırız. Evli kızı berdel isteyemez, başka berdel olacak kızı da yok. Lokman abinin mecbur başka yolu kabul edecek. Himmet şerefsizi paraya tapar , birkaç bağı ve parayı feda edeceğiz Ayşe için.
Ağam, ben o parayı nasıl öderim size, benim gücüm ne diye söylendi Lokman abi. Babam söze girip, "Sana borçlusun" diyen oldu mu Lokman diyince susmak zorunda kaldı.
İyi düşünmüşsün Alphan fakat Ayşe’nin rızası olmazsa bu işe olur vermem, o da benim bir evladım dedi babam. O halde Celal'i alıp konağa gidip soralım. Bu arada daha bizim Celal safınında, haberi yok bir şeyden, sevinçten bayılmasa bari.
Lokman abi, sen ne dersin, bu işe rızan var mıdır Celal ile Ayşe’nin evlenmesine? Ne diyeyim ağam, Celal'i severim, efendi işinde gücünde, temiz bir genç. Kızımı üzmez ama Himmet ağaya yem etmen, kızımı iyi düşünmüşsün Alp ağam. Ne denir ki, vardır rızam. O halde Ayşe’ye sormak kalıyor, haydi gidelim diyip ayaklandım.
Dayım gerisini siz halledersiniz, akşam mecliste görüşürüz dedi. Ben Celal'in beklediği araca binerken babam ve Lokman abi, babamın aracıyla konağa dönüyordu. Celal kapıyı açınca, "Buyur ağam, şirkete mi?" diye sordu. Yok Celal, önce çiçekçiye, sonra konağa. Anlamaz ifadeyle baksada, "Peki ağam" diyerek direksiyona geçti.
Konağa dönünce hayatının şokunu ve sevincini yaşayacaksın, aslanım, dedim içimden. Ayşe’yi sevdiğini ilk bana demişti Celal. İçtiğimiz bir akşam, "Ağam, çok seviyorum ama bana vermezler, ana yok, baba yok," demişti. Fatih ağamla hanımağam Merve Sultan sahip çıkmasa ne halde olurdum, ama gönülede kepenk vurulmuyor. Sevdim Ayşe’mi, karşılık bulur mu bilmem ama bil istedim, ağam, diyerek dökülmüştü.
Allah var, birlikte isteyecektik Ayşeyi Lokman Abiden fakat Fırat tüm planlarımızı bozmuştu , şaşkın çocuk. Neyse bakalım, umarım Ayşe’den yana yanılmıyorumdur. Celal bir taşla iki kuş vuracak, hele şu işi bir çözelim, güzel bir düğün kurmayalı epey olmuştu.
Çiçekçiye durunca, "Git, sevdiğini istiyormuş gibi bir buket yaptır," dedim Celal'e. Şaşkınlıkla, "Ben ne alaka, ağam, çiçek isteyen sensin," dedi. "Soru sorma, Celal, dediğimi yap," dedim sert bir sesle. "Tamam, ağam, sinirlenme, hemen hallediyorum," diyerek fırladı arabadan. Arkasından gülerken ben de anamı aradım, kısa bir özet geçip avluda toplanmalarını, sadece Ayşe ve Dilek Abla dışında kimse olmamasını söyledim. Annem, "Tamam oğlum," diyerek kapattı telefonu.
Zeki kadındı, leb demeden leblebiyi anlar, anında çözüm üretirdi Merve Sultan. Celal elinde kırmızı gül buketiyle gelirken, "Bu iyi mi, ağam?" diye sordu. "İyi, Celal, hadi konağa sür bakalım," dedim. Aracı çalıştırıp konağa doğru yol aldık. Aracı konağın önünde durdurunca, "Al çiçeği, takıl peşime, Celal," dedim. Celal'in şaşkınlığı görülmeye değerdi, asıl birazdan şaşıracaktı, haberi yoktu.
Anam, dediğim gibi, herkesi yollamış, avluda kendisiyle birlikte Ayşe ve Dilek Abla'yla oturmuş bizi bekliyorlardı. Bizim ardımızdan babam ve Lokman Abide girdi. Annem, "Ne oluyor oğlum, bir telaş, herkesi yollatın bana," dedi. "Anlatacağım, anam, geçin bakalım şöyle," dedim. Celal yanımda çiçekle sap gibi dikilirken, ben ne alaka der gibi bakıyordu.
Şimdi millet, direk konuya giriyorum. Fırat, Himmet Ağanın kızı Gülcan’ı kaçırmış, Şirret Ağanın kızını mı? Ah, ben nerelere gideyim, diyerek ağlamaya başladı Dilek Abla. Annem, "Dur hele Dilek," desede Dilek Abla çoktan ağıtlara başlamıştı.
Dur hele hanım, ağam saklamış Fıratları, güvende oğlumuz. Dilek Abla bunu duyunca biraz sakinleşmişti. Babam "Devam et oğlum" diyince Himmet Ağa, Ayşe'yi berdel ister hayırsız oğluna diyince bu kez Celal elindeki çiçeği düşürmüştü. Eminim sesi çıkmadı da içinde çoktan yangınlar başlamıştı. Ayşe ağlayarak "Ben o salağa berdel olmam, baba, abim yaktı başımı" diyerek ağlamaya başladı. "Dur hele Ayşe, bir dinle abicim" diyerek sakinleştirdim. "Ağam, nasıl sakin olayım, bilmez misin buraların töresini? Ne yapacağım ben?" derken "Celal ile evleneceksin" diyince tüm gözler, Celal dahil, bana dönmüştü. "Nasıl yani ..”diyen Ayşe’nin gözleri parlamıştı.
Ayşe bacım, bu aptal aşık sana sevdalı" diyerek Celal'i gösterdim. "Eğer senin de rızan olursa seni Celal ile acil nikahlayıp akşamki toplantıda bu işi çözeceğim ama tabii diğer türlü ağalara karşı berdeli engellemem zor olacak." Ayşe tereddütsüz "Kabul, ağam, o öküzle evlenmektense Celal abiyle evlenmeye razıyım" dedi. Dilek Abla "Ne abisi, kız!" derken hepimiz gülmüştük. Celal "Ağam" derken konuşmaları ancak idrak edince sevinçten bayıldı deli. Yere devrilen Celal ile hepimiz kahkahaya boğulduk. "Aha, sevinçten bayıldı çocuk" dedi annem. "Ayşe git, müstakbel kocana bir kolonya getir." "Ağa, oğlum bir berdel saçmalığını daha zekasıyla çözdü, çok şükür." dedi annem övünerek.Dilek Abla da sevinirken babam da gururla bakıyordu bana.
Celal ayılınca "Ağam, essah mı rüya değil demi Ayşe’yle evleniyor muyum ben şimdi?" dedi. "Evet koçum amma heyecan yaptın, lan, insan bayılır mı evleniyorum diye?" Ağam bilmez gibi diyerek elime sarıldı. "Sen çok yaşa, ağam, varol, sevdama kavuşmama vesile oldun, ömrüm yoluna feda olsun." "Ayşe’yi üzersen o zaman külahları değişiriz, Celal" dedim. Ayşe’ye utangaç bir bakış atıp "Üzmem, ağam, onu mutlu etmek için ömrümü adarım, üzmem asla" dedi. "Biliyorum koçum, bu yüzden seni seçtim ya zaten. Haydi gidip bir hoca getirelim, akşam olmadan nikahınızı kıyalım, sonrasında mecliste artık şu işi çözelim, hemen düğününüzü de yaparız." "Sağ ol, var ol ağam" diyerek düşen çiçekleri Ayşe’ye verip hocayı almak için çıktık. Siz de hazırlanın, Dilek Abla.
Ha unutmadan, Ayşe iki hafta önce nikahlandı, düğün için bekliyoruz.
"Tamam ağam," dedi Dilek abla.
Celal, arabaya binerken, "Ağam, hangi hocayı alacağız?" dedi. "Halfeti cami imamı Yusuf amcaya sür. Ondan başkası anlamaz niyetimizi, onun ağzı sıkıdır, başka imama güvenemem." dedim.
"Tamam ağam," diyerek Yusuf imamı almak için hareket ettik.
Akşam olmadan, babamın güçlü bağlantılarını kullanarak Celal ve Ayşe’nin resmi ve dini nikahlarını konakta kendi aramızda hızlıca kıyıp, Ayşe'yi Himmet'in oğlundan kurtarmıştık.
Şimdi sıra meclis toplantısındaydı.
Lokman amca ve Celal de dahil, babamı da yanıma alarak toplantının yapılacağı konağa doğru yola çıktık.
**Meclis Toplantısı**
Mardin’in ileri gelen aşiret liderleri yavaş yavaş toplantıdaki yerini alırken, babamla ben de yerimizi almıştık. Dayım da yetişirken içeri, Mardinli ve Akyüz aşiretinin ağaları Miran Akyüz ve Poyraz Mardinlide toplantıya teşrif etmişti.
Babamın söylediğine göre, araları ve dostlukları bakiymiş. Biz küçükken birkaç kez bir araya gelsek de uzun süredir bir araya gelmiyorduk; lakin zor günde de iyi günde de varlıklarını hep hissediyorduk.
Himmet ağa ve oğlu da toplantıda yerini alırken, tüm meclis üyeleri yerini almıştı.
Meclis başkanı dayım Özgür Vanlıoğlu, herkese hitaben, "Allah’ın bereketi tüm aşiretlerimizin üzerine olsun. Alınacak kararlar adaletli ve haktan yana olsun. Bismillahirrahmanirrahim," diyerek meclis toplantısını başlattı.
İlk olarak Himmet ağa'ya söz verildi. "Kızım Gülcan kaçtı, ağalar. Bunun çözümü ya kandır ya berdel, törenin hükmü budur," diyerek konuşmasını tamamladı.
Kızı kaçıran Fırat olunca, haliyle erkek tarafının sözcüsü de Lokman abiydi.
"Selamünaleyküm, kıymetli ağalar," diyerek söze başladı.
"Oğlum Fırat yanlış bir hata yapmıştır. Himmet ağa haklı olarak ya kan ya berdel hükmünü sunmuştur. Kan dökmeyi sevmeyen bir aşirete mensup olduğum hepiniz tarafından bilinir; lakin berdel olacak tek bir evladım vardır, o da evlidir," diyince Himmet ağa'nın suratı aldan mora döndü.
"Yalandır, kız bekardı. Ne zaman evlendi?" diyerek ortaya atıldı Himmet ağa.
Yalan söylecek kadar düşmedik, Himmet Ağa dedi Lokman Abi. İki hafta önce kıydık kızım Ayşen’in nikahını, aha bu da kanıtı, aha bu da damadım Celal. Himmet Ağa'nın gözleri hiddetle bana döndü. "Beni oyaladın, Alphan Ağa, daha dün mühlet istedin, ben de sana inanıp ortalığı ayağa kaldırmadım."
"Doğru dersin, Himmet Ağa, lakin seni oylamak gibi bir gayem yoktu. Herkesin içinde Ayşen’in evli olduğunu duyurmak bana değil, kocası ve babasına düşerdi. Kaldı ki oyun çevirecek olsam meclisi toplamazdım, değil mi?" diyerek üstünlüğü ele aldım. Babamla dayım bıyık altından gülerken, "O halde berdel olması mümkün değil," dedi dayım.
"O halde kan isterim," dedi Himmet Ağa. "Kendi evladına mı kıyacaksın?" diyerek araya girdi Miran Ağa. "O halde ne hüküm verecek yüce meclisiniz?" diyerek meclisi alaya aldı.
"Orada durasın, Himmet Ağa," dedi dayım. "Meclisin kararına herkes uymak zorundadır. Şimdi hükmümü açıklıyorum: Gülcan ile Fırat evlenecek, düğün kurulacak. Kan bedeli de 20’şer dönüm iki adet tarla ve 100.000 dolar kan bedeli verilecektir."
Parayı ve tarlayı duyan Himmet Ağa'nın gözünde dolar işaretleri çıktığını söylerim ama kanıtlayamam. Kısa bir sessizliğin ardından, "Kabul," dedi.
Anlaşmaya varılmıştı. Fırat’da, Celal'de sevdiği kızları almıştı. Toplantı bitince ağalar birer birer salonu terk ederken, Akyüz aşireti ağası Miran ağa da gelip, "Aferin evlat, çalışanını kollayıp yem etmedin aç itlere. Ağalığın hayırlı olsun," diyerek elini uzattı. Babam yaşlarındaki Miran ağa oldukça heybetli bir adamdı. Elini öpüp, "Sağ ol Miran amca," dedim. O da omzumu sıktı, "Var ol," dedi. Bana gururla bakan bu adamın güvenini inciteceğimden habersiz öpmüşüm meğer o eli…
Babamlarla vedalaşıp, onlar da salondan ayrıldı. Biz de dayımlarla birlikte eve gitmek için çıkmıştık. Sonucu dört gözle bekleyen Fırat ve Ayşe de avluda bizi bekliyordu. Fırat mahçup bir şekilde, "Ağam, sonuç nedir?" diye tereddütlü sorunca, "Düğünü kuruyoruz Fırat. Gülcan’ı teliyle duvağıyla alacaksın," dedim. "Peki, Ayşe o kurtuldu mu?" diye sordu. "O daha gitmeden kurtuldu aslanım," dedim. Elimi öpmeye kalkınca durdurup omzunu sıktım, "Bir daha habersiz iş yapmayasın, ilk ve son uyarım Fırat," dedim.
"Affet ağam, bir daha söz habersiz iş yapmam," dedi. Bir olayı daha güzellikle halletmenin huzuruyla çıktım odama.
Düğünlerin ardından epey yorulmuştuk. Geçen zaman içinde Mardin, kışın kollarına bırakmıştı kendini. Ensemizdeki düşmanlardan habersiz, ailenin gençleri gece eğlencesi düzenlemişti. Kızlar da gelmek istemişti fakat hem dayı oğlum hem hala oğlum Ahmet, "Bu kez erkek erkeğe olsun abi, kızlar içti mi çok sapıtıyor yahu," diyerek sitem etmişti. İyki de kabul etmemiş, başımıza gelecek saldırıdan habersiz eğlenceye gidecektik.
Akşam evden celalle çıkmıştık. Çocuklarla Samet amcanın yerinde buluşmaya karar verdik. Gerçi Samet amca artık emekliliğe ayrılmış, yerini oğlu Cengiz'e bırakmıştı. Her zaman gittiğimiz mekanın tanıdık atmosferi yüzümüze gülüyordu. Cengiz, kış akşamlarında açık havada Mardin manzarası eşliğinde olsun diye terası açılır kapanır camlarla döşetmişti. Aralarda yanan pelit sobalar mekanı sıcacık yapıyordu. Manzarıyı izleyen bir masya geçip masamızın donatılmasını beklerken kadehler buluştu.Sohbetimiz devam ederken sanatçı yürekleri dağlayan İbrahim Erkal’ın türküsüne giriş yaptı.
Yalnızım geceden yalnız
Yalnızım zamansız
Umudum yok vaktim dar
Gönlümde bitmez arzular
Gittiler birer birer
Gittiler terk ettiler
Vefasızlar hayırsızlar
İçim yanar, ciğerim sızlar
Yaktılar yüreğimden
Vurdular canevimden
Kitapsızlar, imansızlar
Allahımdan korkmayan kullar
Kitapsızlar, ey imansızlar
İçim yanar, ciğerim sızlar
Türküye, kendimizi kaptırdığınız sırada silah sesleri ortalığı bir anda savaş alanına çevirmişti. Kadınların da bulunduğu ortam bir anda çığlığa dönüşmüştü. Cengiz yanıma koşarak gelip, "Abi, baskına gelmişler!" dedi. "Kim ulan kim?" diye bağırırken silahıma sarılıp ateş etmeye başladım, özellikle bizim masayı hedef aldıkları belliydi. Ahmet’e celale hepsine birden seslenip, "Kollayın kendinizi!" dedim. Karşıma gelenlerden birini indirmiştim. Celal'in sesiyle "Abi, keskin nişancı var, dikkat et!" dedi. Kendimi saklayacağım bir alan bulmadan omzumdan kurşunu yemiştim. Ben yeri boylarken silah sesleri de kesilmişti.
"Ağam!" diye kulağımı çınlayan Celal'in sesine karşılık "Abi!" diye bağıran Ahmet’in sesi karşılıyordu. En son hatırladığım, "Açılın, ben doktor öğrencisiyim, bir bakmama müsaade edin!" diyen bir çift mavi gözdü. Son gördüğüm…
Aybüke Akyüz
Hastaneden çıkınca Ankara'nın soğuk ayazı yüzüme çarpıyordu. Beremi kafama geçirip taksi durağına doğru yürümeye başladım. Minik coperem beni bir süre yalnız bırakmıştı , çünkü yıllık bakıma vermiştim. Şu soğuğu görünce keşke biraz daha havalar ısınsaydı da öyle verseydim arabayı bakıma diye kendime kızdım.
Taksi durağına yaklaştığım sırada plakasına dikkat kesildiğim bir araç tam önümde zınk diye durdu. 47 plakayı görünce "Ulan bizimkiler arabamı yolladı" diye sevinirken içinden çıkan izbandut kılıklı esmer bir herif, "Doktor hanım, Alphan ağam sizi bekliyor, buyurun" diyerek kapıyı açıp araca binmemi işaret etti.
"Dağ başı mı burası kardeşim, senin ağan kim, ne diye beni ayağına çağırıyor? Hem geleceğimden nasıl bu kadar eminsin sen, denyo!" diyerek adamın hayasına bir tekme savurup hızlıca koşmaya başladım. Hedefim taksi durağıydı. "Acil polise haber verin, peşimde birileri var, lütfen!" dedim.
"Dur abla, sakin ol," diyen taksici telefona sarılınca, deminki izbandut peşimden gelmiş, taksiciye silah doğrultmuştu. "İndir o telefonu kardeşim, kötü bir durum yok." Silahı gören taksici korkup dışarı kaçarken, "Doktor hanım, lütfen, size zarar vermek değil niyetimiz. Ağamla papaz etme, gözünün yağını yiyim, ağamla konuş, ondan sonra nereye istersen, söz seni kendi elimle bırakacağım."
Bir an adamın yalvarmasına kahkaha atacaktım; "Gözünün yağını yiyem ne bee!" Samimi duruyordu ama nasıl güvenebilirdim ki eli silahlı deliye? "Sana ne diye güveneyim be, ne seni ne ağanı tanımıyorum."
"Lütfen doktor hanım, telefonunuz elinizde dursun. Kötü bir durum sezdiğiniz an polisi arayın. Daha güvenmezseniz, al silahım da sizde dursun," diyip silahı bana uzattı. Tabii ki aldım ve "Yürü bakalım," diyerek silahın emniyetini açıp adama doğrulttum. "Eski komıtan Miran ağanın kızıyım be ben."
İzbandut önde, ben arkada gelen araca binip yola koyulduk. Bir otelin önünde durunca, "Otel ne alaka be?" diye sordum. "Dikkat çekmemek için doktor hanım, beni takip edin ve birazcık güveniniz geldiyse silahı bırakın." Otel oldukça lüks olduğu için burada kötü bir şey yapamazlar diye düşünüp verdim silahı.
Zaten otelin güvenliğinden geçemezdim sanırım, elimdeki silahla. Hey Allahım, düştüğüm bu durumda neyin nesiydi? İzbandutla birlikte otelin restoran bölümüne geçtik. Alphan ağam orada doktor hanım, gerisi onunla sizin aranızda, buyurun diyerek pencere kenarında bir masaya oturmuş sırtı dönük adamı gösterdi. Tamam diyerek sırtı dönük adamın masasına doğru ilerledim. Karşısına geldiğimde kısa çaplı bir şok yaşadım, sen…
Ayağa kalkıp, "Evet, ben doktor, hayatını kurtardığın adam…" dedi.
Şaşkınlığımı bir kenara bırakıp, "Neden beni ayağınıza çağırdığınızı sorabilir miyim acaba?" dedim, kollarımı birleştirip.
"Öncelikle hoş geldin, bir oturun. Hastaneden yeni çıktınız, eminim açsınızdır. Güzel bir yemek yiyelim, ben de size hem teşekkür edip hem de derdimi anlatayım." Sözleri oldukça ikna ediciydi. En son sabah kemirdiğim simitten sonra karnımın acıktığının farkına bile varmamıştım. "Pekala" diyerek oturdum karşısına. "Süper" derken parmağını şıklayıp garsonu çağırdı. Ortama hakim oluşu, duruşu ve sert bakışları adamdan otorite akıyordu. Garson gelip tepemizde dikilince adamı incelemeyi bırakıp menüye odaklandım. Yemekleri sipariş edip garson uzaklaşınca, "Evet, sizi dinliyorum" diyerek gözlerimi ona çevirdim. "Öncelikle tanışmakla başlayalım, doktor hanım. Ben Alphan Karadağ," diyip elini uzattı. "Pek memnun olduğum söylenemez Alphan bey, ama Aybüke Akyüz."
"Ben çok memnun oldum, Aybüke hanım." "Pekala Alphan bey, beni ayağınıza getirme sebebinizi öğrenebilir miyim artık?"
"Sabırlı olun Aybüke hanım, önce yemeğimizi yiyelim."
"Tee Allahım, bu adam ne değişikti yahu." Kısa bir süre masada sessizlik olmuştu. Yemeklerin gelmesinin ardından hızlı hızlı yemeğimi yiyip, "Evet, yemeğimizi de yedim ve artık konu her neyse bir an önce anlatın, ben de evime gideyim Alphan bey," dedim. Yediği lokmasını yutup ağzını peçeteyle silip bir yudumda içeceğinden içip bana döndü. Ağır çekimde yapıyordu her hareketi resmen sinirlerimi zıplatmıştı.
"Öncelikle hayatımı kurtardığın için teşekkür ederim."
Ve asıl meseleye gelecek olursak, dedi ve gözlerini gözlerimin içine ölümcül bir bakışla dikerek o sözleri çıkardı ağzından: "İki gün içinde benimle evleneceksin, doktor!"