Yeni Yoldaş

2566 Words
Savaş baştan ayağı süzüyordu Prens Aren'i. Tüylerim ürperiyordu onu tanıyacak diye. Prens Aren oldukça korkusuz bir şekilde halk içine çıkıyordu fakat onu tanıyacak kadar görsel zekaya sahip insanlar da vardı elbet. Küçümsediği Savaş, Prens Aren'i hücre hücre incelemişti. Teo ve Yağmur ise sıcak bir şekilde karşılamıştı Aren'i. Beni kurtardığı için minnettar olduklarını söylüyorlardı. Ve ne tuhaftı ki diğerlerinin aksine ilk kez yüzüne bakarak iletişim kuruyorlardı. Köylü köylüyü anlıyordu, demek ki. -İsmini söylemedin. Diyerek ortamdaki sıcak sohbeti böldü Savaş. Ellerini kamuflaj kargo pantolonunun cebine yerleştirmiş, üzerindeki tişört ve ceketle mevsim şaşması yaşar gibi giyinmişti. Yüz ifadesinden bir şeyler okumak oldukça zordu. Fakat Hiscalan Prens Aren için hislerini sezmek çocuk oyuncağı olmalıydı. -Sormadınız ki söyleyeyim. Savaş histerik bir gülüş attı. Bu serseri tavırları kime karşı yaptığını bilseydi tekrar aynı gülüşü atabilir miydi, sanmıyorum. Başını sağa sola sallayarak ağzının içinden bir şeyler geveledi. "Tipik köylü" Teo ve Yağmur'un duymayıp Aren'le sohbet etmeye devam etmelerine sığınarak Savaş'a baktım. Kaşlarımı çatarak fısıldadım. -Çok kabasın. Bana hafifçe yaklaştı ve fısıldayarak cevap verdi o da. -Seni ilgilendirmez. Göz ucuyla Aren'e baktığımda diğerlerinin fark edemeyeceği hızda gülümseyip tekrar aynı ifadeye döndü. Oldukça gergin hissediyordum. -Kardelen şehrinde hangi işle meşguldün? Teo'nun samimi sorusuna karşılık Aren hiç düşünmeden bir meslek söyleyiverdi. -Madencilik yapıyorduk ailemle beraber. -Ne madeni peki? Hayran hayran Aren'in yüzüne bakan Yağmur, iletişim kurma hevesini gizlemiyordu. -Uranyum. Diyerek geçiştiriverdi Aren. Savaş yine alaycı bir şekilde güldü. -Uranyum mu? Savaş'tan geri kalmayan Aren de kışkırtıcı gülümsemesini sakınmıyordu doğrusu. Sanki o madenle haşır neşirmiş gibi cevap verdi. -Evet, uranyum. Daha önce gördüğünüzü sanmıyorum. -Görmedim fakat Kardelen'den Uranyum çıktığını ilk kez duyuyorum. Bildiğim kadarıyla... Tam açık verdiğini düşünürken Prens Aren, Savaş'ın sözünü kesti. -Evet, normalde Zambak'ta çıkıyor. Zambak şehrindekiler böyle bilmenizi istediği için böyle biliyorsunuz. Asıl emektarlar biz Kardelen vatandaşları. Az önceki gerginliğin izlerini hala taşıyan Teo, Savaş'a muhalif konuştu. -Daha önce maden gördüğünü bile sanmıyorum Savaş. Bırak da üstad bize anlatsın. -Ah! Sen ona aldırma lütfen, Savaş hep böyle huysuzdur. Diye peşine ekledi Yağmur. Nasıl bir ortamın içindeydim böyle? Dudaklarımı kemirerek sohbetten mümkün olduğunca kaçıyordum. Tabii Aren beni delirtmek için elinden geleni ardına koymuyordu. -Maral hanım uygun görürse sizlerle vakit geçirmek isterim. Ansızın tüm gözler bana dönüverdi. Bakışlar üzerimdeyken gergince geriye doğru adımladım. Prens Aren'in o meşhur alaycı yüzü beni son derece öfkelendirmişti. Öfkemden aldığı hazzı anlamak zor değildi. -Benimle ne ilgisi var ki? -Babanızın emrinde çalışmaya başladım. Sizin korumanız olarak. Afallayarak açtım gözlerimi. -Siz...Sen...Neden böyle bir şey yaptın? Öfkeden deliye dönmüştüm ve az kalsın ismiyle hitap edecektim. Yalandan doldurduğu gözleriyle masum numarası keserek konuştu. -Yüce babanız bana bu işi kendileri layık gördü. Bir köylünün yapabileceği işleri sıraladı. Hepsinin içinden bunu yapmamı istedi. Her defasında babamın görgüsüzlüğünü yüzüme vurması utanmama yetiyordu. Başımı eğdim. -Lütfen böyle şeyler söyleme. Benden izin almak zorunda değilsin. Sohbetle alakasızmış gibi davranan Savaş yanıma geldi. Sanki "Ben buradayken sana ne oluyor?" der gibi elleriyle omuzlarımdan tuttu. -Gerek kalmayacak. Nasıl olsa yakında düğünümüz var, öyle değil mi Maral? Bir köylüye ihtiyacın olmayacak. Gözler üzerinde değilken Aren başını sağa sola sallayarak güldü. Bu hareketini yalnızca ben görmüştüm. Savaş'a döndüm ve: -Savaş? Dedim sessizce. Çenesini kapayıp rahat duramıyordu resmen. Şu anın içerisinden nasıl kaçabilirdim acaba? Teo'nun ihanete uğradım bakışları, Yağmur'un Aren'e hayranlığı, Savaş'ın gergin sözleri...Ah! Tam olarak buradan defolup gitmek için ne yapabilirdim? Teo, Aren'in koluna girdi ve onu çekerek: -Gel dostum biz köylülerin sohbet edecek ortak konusu çok. Genç çifti baş başa bırakalım. Dedi. Prens Aren abartılı bir şekilde eğilerek selam verdi bana. Ah, bu adam! Yağmur da hemen peşlerinden yürürken Savaş'la kalakaldık. Elimi alnıma vurdum. -Savaş sen...Sen ne yapmaya çalışıyorsun? İfadesiz suratını yeniden sergiledi. -Ne yaptım ki? Gözlerine ulaşabilmek için başımı kaldırdım. Neler geçiyordu aklından? O beyninde dönenleri okumayı çok istiyordum. Fakat hiç belli etmiyordu. Omzuna sertçe çarpıp biraz ilerideki "Moral Kapsülü" satıcısına doğru yol almak istedim. Bu haldeyken bana endorfinden daha iyi ne gelebilirdi, bilmiyordum. Yanından geçmek üzereyken kolumu tuttu sıkıca. Buna asla izin vermeyeceğimi bilirken... -Maral, sözümü dinlemen senin için daha iyi olur. Kolumu sertçe çektim. İşaret parmağımı kaldırarak tehditvari bir şekilde konuştum. -Benim iyiliğimi düşünüyorsan neden Yağmur ve annesini kurtarmaya yalnız gönderdin? Benden bu hamleyi beklemediği için şaşırdı. Çektiğim kolumu tekrar tuttu. -Bu adamı başından sav. Dediğine aldırmadan kolumu yeniden çektim. -Savaş çok komiksin şuanda, gerçekten. Sahte ilgine ihtiyacım yok. -Ne ilgisi be? Dönüp giderken sorduğu soruyla beraber durdum. Yüzüne baktığımda konuşmaya devam etti. -Sen bütün bunları "ilgi" olarak mı adlandırıyorsun Maral? Toplum önündeki itibarımdan başka hiçbir şey umurumda değil. Lanet gelecek planında senin gibi biriyle denk geldiğim için mutlu muyum sanıyorsun? Asi, başına buyruk, umarsızca fikirlerini savuran bir...Bir... Doğru tabiri arıyor gibiydi. Açıkçası dediği hiçbir şey umurumda değildi çünkü aynı şeyleri düşünüyordum. İtibar dışında. -Boşversene. Bu adam yalan söylüyor. Kardelen'de uranyum madeni yoktur. Bir yabancıyı evde barındırıyorsunuz. İstediğim tek şey itibarıma layık bir eş olman. Gerisi umurumda değil. İçindeki öfkeyi kustuktan sonra ortamı terk etti. Prens Aren, Kardelen'de uranyum olduğunu söylerken Savaş'ın hislerini sezememiş miydi? Nasıl böyle bir hata yapar, nasıl? Daha zeki olduğunu düşünmüştüm. Işıldayan gözleri bana "Asla yenilmem" imajı veriyordu. Buna kanmış olmalıydım. Başıma nasıl bir bela almıştım ben? Öfkeyle moral kapsüllerinin satıldığı yere girdim. Kapıyı sertçe çarptığım için asık suratlı birkaç insan bana baktı. Sonra baygın bakışlarıyla aldıkları kapsüllerin ücretini kapıdan geçerken ödediler. Rafların arasında gezinip moral kapsüllerinden bir kutu aldım. Ardından kapıdan geçerken cihaza bileğimdeki çipi tutarak ücretini ödedim. Eve henüz varmadan kutuyu açıp moral kapsüllerinden birini ağzıma attım. Birkaç dakika içerisinde kanıma karışarak keyfimi yerine getirecekti. Ayrıca ne yazık ki bu yıl aldığım yirminci moral kapsülü kutusu olduğu için muhtemelen psikiyatri uzmanı tarafından çağırılacaktım. Çığlık atıp bağırmak istiyordum. Bu şehirden kurtulmama az kalmıştı ama bunu bir kurtuluş olarak da nitelendiremiyordum. Belki sonuma gidecektim belki yepyeni bir başlangıca koşacaktım. Hepsi Prens Aren'e bağlıydı. Henüz Büyük Kralın devrildiği bilgisi Lotus şehrinde yayılmamıştı. Acaba bakanlıkta durum nasıldı? Babam geldiğinde biraz ağzını yoklasam iyi olabilirdi. Tüm evlerin penceresinden yansıyan mavi ışık, Başkan Bey'in konuşma yaptığını gösteriyordu. Bu da demek oluyordu ki babamın işten dönmesine on dakikadan az kaldı. Etrafa iyice baktım. Ne Prens Aren ne de diğerleri görünmüyordu. Bu haylaz adama çocuk benzetmesi yapmakta haksız değildim. İçimden bir his onun daha fazlasını yapacağını söylüyordu. Er ya da geç kim olduğunu açıklayacaktı. O vakit geldiğinde kendisini aşağılayanlara ciddi bir ceza verecek diye korkuyordum. Eve girdim. Annem Başkan Bey'in konuşmasını dinliyordu. Kapıyı sertçe kapatmama rağmen dönüp bana bakmadı. Kardeşimin de ondan eksik kalır yanı yoktu. Bu duruma üzülüyordum. Paylaşacak duygularım hala içimdeyken, paylaşmaya hazır kimsenin olmadığını görüyordum. Bu benim içe kapanmama sebep oluyordu. Yıllarca bakanlık, okul, ailem ne derse onu yapmıştım. İlmek ilmek işlemişti Lotus şehrinin maddeleri bedenimi. Kapasite keşfettirici kapsüllerin midemde oluşturduğu yanmaya rağmen kutu kutu bitirmek zorunda kalıyordum. Düşündüm de, aynı şeyleri Savaş da yaşamıştı. İkimiz de Lotus'un ilmeklerini içerirken birbirimizden bu kadar zıt karakterlerde olmamız ilginçti. Fakat Yağmur da Savaş da geleceğimizi öngörebilmişti. Bense kendimi Savaş'ın yanında hayal dahi edemiyordum. Prens Aren öyle bir zamanda çıkmıştı ki karşıma, beni felakete götürecek olsa da Lotus'tan ve evlilikten kurtulacağımın sevinciyle koşa koşa gitmeye heves ediyordum. Odama geçtim. Ben evde yokken Prens Aren televizyonu eski haline çevirmişti belli ki. Acaba tam olarak nereden izleniyorduk? Çatık kaşlarımla televizyonun üzerini örttüm. -Biraz daha ifşalanmaya ihtiyacım yok. Ayrıca...Ah! Keyifli bir gün haline gelmeye başladı işte. Moral kapsülü etkisini gösteriyor. Yatağa sırt üstü uzandım. Adım sesleri işitince içeri giren annemi gördüm. Ters baktığım için tepetaklak duruyordu. Güldüm. -Sen yine moral kapsülü mü aldın Maral? Başımı sallamakla yetindim. -Bu kaçıncı kutu? Elimi kaldırıp iki parmağımı gösterdim. -İki mi? -Yirminci kutu. Bıkkınlıkla elini alnına vurdu annem. -Maral, neyini eksik ettik? Neden moral kapsülü kullanıyorsun? Bilmiyor musun yirmi kutu olduğunda seni çağıracaklarını? Görünüşe göre seni çok şımartmışız. Eve gelen köylü gençten hiç mi örnek almıyorsun? Prens Aren'den örnek verdiği için güldüm. Sesli gülüşüme karşılık veremedi. Beni kınayarak çıktı odamdan. -O köylü genç hepinizi cebinden çıkarır. Dedim sessizce. Neredeydi acaba? Teo ve Yağmur'la vakit geçirmek ha? Tuhaf. İşler karmakarışıktı. Yıllık aldığımız bazı diğer kapsüller duygu ve davranışlarımızı kontrol altında tutuyordu. İçimizde yaşadığımız hüznü, mutluluğu daha az oranda yansıtıyorduk. Yağmur, Teo, ben, annem gibi dışa dönük mizaçlı kişilerde daha az etkili olurken; Savaş, babam, bazı bakanlık çalışanlarını buzdolabına çeviriyordu adeta. Bu yüzdendir ki Teo'nun ve Yağmur'un bana yaptıklarına tahammül edecek gücüm vardı. Savaş ise yıpranmayan çelik gibiydi. Daha ne kadar bekleyecekti Prens Aren harekete geçmek için? -Buna katlanmak zorunda mıyım ya? Diye söylendim seslice. Odanın içinde dönüp dolaşan ses "kendi kendine konuşman ne kadar sağlıklı?" olarak bana geldi. Tabii ki iç sesimdi bu. Yine de prensin burada olma ihtimalinden korkup odada gözlerimi gezdirdim. Yoktu. -Kafayı yemiş olmalıyım. Kendi kendime söylenerek ayağa kalktım. Odada durdukça artık rahatlıktan çok delireceğimi hissediyordum. Babamın sesi girişten geliyordu kulağıma. -Bakanlıkta işler çok karışık. -Baba! Neden, ne oldu bakanlıkta? Beni görünce kaşlarını çattı babam. Arkasında ise Prens Aren duruyordu. -Genç adamı yanından göndermişsin Maral. Bundan sonra onsuz hiçbir yere gidemezsin. Sana bir koruma tahsis ettim. Babama söylediği yalana mı şu yüz ifadesindeki alaya mı öfkelenecektim, bilememiştim. Moral kapsülü aldığım için beynim her şeyi toz pembe algılıyordu zaten. Gülümsemeyi kesmeden cevap verdim. -Tamam babacığım. -Sen yine moral kapsülü mü kullandın? İstemsizce sesli bir şekilde gülerken elimle ağzımı kapadım. Annem benden önce cevap verdi. -Yirminci kutusuymuş! -Maral! Babamın öfkeli sesi bile kulağıma beni güldürecek şekilde ulaşıyordu. Karşısında azar yerken prens de son derece keyifliydi. -Nasıl olur da yirminci kutunu alırsın? Sana bakamıyor muyuz? Dereceli okullarda eğitim gördün, sağlığını, sporunu, hiçbir şeyini kontrolsüz bırakmadık. Neden böyle şımarıklık yapıyorsun? -Bunun böyle şımarmasına sebep olan şey nedir, anlamıyorum hayatım. Çocukluktan beri kafası farklı çalışıyor. Akranlarından farklı düşünüp, davranıyor. Bu kızı yetiştirirken ne yedim ne içtim de böyle oldu? Ah, hayatım gerçekten çok üzülüyorum. Tüm bu dedikleri doğruydu annemin. Fakat bu bir sorun muydu? Farklı olmak beni sorunlu mu kılıyordu? Babam prensin omzuna koydu elini. -Genç adam, kızımı al ve Savaş'ın verdiği aile yemeğine götür. Biz arkadan geleceğiz. Adres bilgisini Civciv'e aktardım. Benim aracımı kullanın. Sinsice gülümseyerek emri kabul etti Aren. -Baş üstüne efendim. Gözlerimi kısıp yüzüne bakarken annem beni çekerek odama sürükledi. Yatağıma oturdum ve annemin televizyonun örtüsünü kaldırmasını izledim. Söylene söylene giyim odasına gitti. Kısa bir süre sonra bana seslendi. -Maral! Buraya gel ve şunları dene. Oraya kepaze gibi gitmene izin veremem. Lüks bir restorant. Dünya yıkıma gidiyor, bizimkiler beni süsleyip buluşmaya gönderme derdinde. Büyük Kral'ın düştüğünün bilgisi henüz bakanlığa ulaşmamıştı belli ki. Ayağa kalkıp süs köpeği olmak için annemin yanına gittim. Soylu rengi mor. Pek tabii mor bir elbise giyeceğimin bilincindeydim. Annem beni bir çocukmuşum gibi giydiriverdi. Gülümsemeyi kesemediğimi beni aynanın karşısına götürdüğünde fark etmiştim. -Şaşkın şaşkın sırıtma. Bu kadar gülmek uygun değildir. Şu solgun suratına biraz renk katabiliriz. Makyaj maskeleri olan çekmeceyi açtı. Oldukça parlak renktekilerden birini seçti. -Bu nasıl? Diye sordu beğenisini sesine yansıtarak. Omuz silktim. -Fark etmez. -Tamam bu maskeyi kullan. Çabuk çabuk! Hızlı hareket et. Maskeyi paketinden çıkarıp yüzüme yerleştirdim. Birkaç dakika sonra çıkardığımda tüm yüzüme tamamen işlemiş olacaktı. Bir gün boyunca yıkasam da silinmeyecek kadar etkiliydi. Bu makyaj maskelerini üreten kişi sanırım övülmeyi en çok hak edenlerden biriydi. Pratik! Birkaç dakika sonra maskeyi çıkardığımda görüntümle tam bir "soylu" gibiydim. Açık saçlarımı tam ensemde sıkı bir topuzla tutturan anneme itiraz etsem de kabul etmedi. -Dağınık bir kafa nizamsızlığı gösterir Maral. Yeni ailene böyle görünmek, inan hiç istemezsin. Dediği her şeye başımı sallayıp kabul ettim. Mecburdum. Emir çocukları, baş üstüne der ve durumu kabullenirdi. -Kalk ayağa kalk. Bu topuklu ayakkabıları giymelisin. Soyluluk şalın nerede? O gün Prens Aren kılıcını temizledikten sonra yıkamamıştım. -O kirli. -Öyleyse tokanı tak. Şal olsa daha ihtişamlı dururdu ama...Neyse sorumsuz Maral. Sorumsuz kızım. Tokayı topuzun üzerine sabitledikten sonra annemle birlikte çıktık odadan. Halimden hayli memnun kalmıştı. Babam televizyondan gözlerini ayırmadan seslendi bana. -Uslu bir kız ol Maral. -Tamam baba. Emir çocuğu görevde. Prens Aren beni aşağıda bekliyor olmalıydı. Annemin son düzeltmeleriyle birlikte asansöre bindim. Aynada bambaşka bir ben gülümsemesini sunuyordu. Sarhoşluk böyle bir şey olmalıydı. Gözlerimi kapadım ve açtığımda asansör zemine ulaşmıştı. -Ooo Maral hanım, buyrun efendim arabanız. Prens Aren dalgacı bir şekilde arabanın kapısını açtı oturmam için. Ardından görülme ve duyulma ihtimaline karşın sessizce fısıldadı. -Saçlarını açık tercih ederdim. Böyle yaşlı kadınlar gibi olmuş. Cevap vermeden arabaya bindim. Kapıyı kapatırken sesli sesli gülüyordu. Halimle epey dalga geçiyordu belli ki. Ön koltuğa oturarak devasa aynadan bana baktı. -Şu moral kapsülü yüzünden mi böyle gülüyorsun? Her ne ise onu kullanmaya devam et. -Prens Aren, neden babamın bu isteğini kabul ettiniz? Arabayı çalıştırırken cevap verdi. -Daha yakın olalım diye. Beni tavlaman için fırsat veriyorum işte. Eğilerek omzuna dokundum. Temasımla beraber yaramaz gülüşü daha da arttı. -Lütfen dalga geçmeyin efendim. Cidden, ne zaman gideceğiz? Tek eliyle direksiyonu tutarken diğer elini omzumdaki elimin üstüne koydu. Tıpkı ilk günkü karşılaşmamız gibi, buz misaliydi elleri. -Bu kadar hevesli olma. Etkileniyorum. Hızlıca çektim elimi. Utancımdan kulaklarım yanıyordu. Ensemde kor ateş tütüyor gibiydi. -Hayır, hayır yanlış anladınız prensim. Sadece hazırlıksız olmak istemiyorum. Aklınızda bir plan olduğu belli beni de haberdar ederseniz size ayak uydurmam kolay olur. Aynadan bakışlarını bana yöneltti. Durmadan güldüğüm için tuhaf bir ifadeye bürünmüştüm. Beni ciddiye alması da zor oluyordu galiba. -Tamam o halde görevini söylüyorum. Ciddiyetle doğruldum yerimde. Yüz ifadem her ne kadar ciddi olduğumu söylemese de iç dünyamda basın toplantısındaydım. -"Evet, tamam, emredersiniz..." gibi kelimeleri kullanabiliyor musun? Şaşkınca başımı salladım. -Evet. -Görevin bu. Ben ne dersem ona "tamam" diyeceksin. Ne yaparsam bir emir niteliğinde yerine getireceksin. Başımı koltuğa vurdum benimle dalga geçmesine karşılık. -Prens Aren! Sesim biraz fazla yüksek çıkmış olabilirdi. -Benimle dalga geçmeyi bırakın artık. Bu işe beni ortak ettiyseniz eğer... Ah yuttuğuma pişman olduğum moral kapsülü sesli bir şekilde gülmeme sebep olunca sözüm yarıda kaldı. Prens Aren ise bu duruma benden daha çok gülmüş, tüm arabada kahkahasını yankılatmıştı. -Moral kapsüllerinden bir tane de babana yutturman gerek. Çok gergin bir adam. Bakanlıkta başını şişiriyor olmalılar. Cevap vermedim. Daha doğrusu moral kapsülünün tesiri yavaş yavaş diniyordu. Bu da tarifsiz bir rahatlama yayıyordu vücuda. Sanki saatlerce koşmuş ve ilk nefes alışı geçtikten sonra dinlenmeye koyulmuş gibi bir rahatlıktı bu. Prens Aren devam etti. -Kimse krallığın düştüğünü bilmiyor. Kötü haber ulaşana kadar bir süre daha gizleneceğim. Ayrıca yönettiğimiz halkı tanımak da farklılık oldu. Başımı hafifçe kaldırarak koltukta geriye yaslandım. -Anlıyorum. Dedim sessizce. -Teo denen çocuk çok yetenekli fakat biraz aptal gibi. Ne buldun onda? Ansızın değiştirdiği konuyla ona ne zaman Teo'dan hoşlandığımı söylediğimi hatırlamaya çalışıyordum. Galiba odamda konuştuğumuz zamandı. -Ben artık... -Biliyorum biliyorum. Hislerini görebiliyorum. Onu artık sevmiyorsun. Tamamen silmiş olman ne tuhaf. Sevgine bu denli sadakatsiz misin yani? Bu itham sinirlerimi bozmuştu. -Hayır. Prens Aren, bilmediğiniz bir konu hakkında böyle konuşmayın. Sadakatimin sorgulanması hoşuma gitmedi. Güldü. -Prensine karşı mı geliyorsun? Bu daha çok dalgacı bir gülüştü. İtiraz edecektim ki kendisi devam etti. -Kızarım ama. Benimle bu kadar oynarken sessizlikle karşılık verdim. Ne olursa olsun dalga geçip ciddi konuşmayacaktı madem, cevap vermeye de lüzum yoktu. Başımı yola çevirdim. -Ah! Beni çok güldürüyorsun. Hiçbir sebebi olmasa bile sırf beni bu kadar güldürdüğün için seni yanımda götürebilirim. Komik mi? Komiktim demek. Peki, öyleyse Savaş'a söylediği yalandan Savaş'ın haberdar olduğunu söylersem ne düşünecekti? -Prens Aren, benimle uğraşacağınıza kimliğinizi açık etmekten korksanız biraz, sizin için daha faydalı olurdu. Kaşlarını çattı ve gözlerini bana sabitledi. -Ne diyorsan açıkça söyle, kelime oyunu yapma. -Savaş benim sizden uzak durmamı söyledi. Çünkü Kardelen'de uranyum bulunmadığını ve sizin yalan söylediğinizi biliyor. Şaşkın ifadesi önce memnuniyet sonra da sevinçli hale dönünce verdiği tepki karşısında başımı salladım. Civciv'i kaydırarak kenara çekti ve bana döndü. -Sen ciddisin. Dedi gözlerime odaklanırken. Yumruğunu yukarıdan aşağıya indirip coşkuyla bağırdı. -İşte bu! -Prens Aren siz...Sizi hiç anlamıyorum. Umarsızca yanağımdan makas aldı. Elim hayret içinde yanağıma giderken Prens Aren'in beynimde şok etkisi yaratan sözleri arabanın bir köşesinden diğerine vurup yeniden kulağıma geliyordu sanki. -Tahmin ettiğim gibi bunu sadece o insan azmanının bileceğini anlamıştım. Maral'cığım, yeni yoldaşımıza alışsan iyi olur. Savaş'ı da yanımızda götüreceğiz.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD