Üç

1036 Words
Bahadır, Yakut'u arabasına yönlendirdiğinde, kızın adımlarının geri geri gittiğini fark etti. Önce Land Rover model arabaya, sonra onun çekingen haline baktı. Saçları dağınık biçimde omuzlarından aşağı dökülüyordu, yanakları hala pembeydi ve gözlerinin odağı yok gibiydi sanki. İçi bir tuhaf olmuştu. Yasaklı bir histi bu; aklının ucundan bile geçmemesi gereken düşüncelerin içine gizlenmiş, sinsi örümcek ağları gibi her yanı sarmıştı. ''Bin haydi.'' Arabanın kapısını açtıktan sonra sakince konuştu Bahadır, en azından denedi. Vücudu az önce zihnini işgal eden hisler yüzünden gergindi zira. ''Ben kendim gitsem? Olmaz mı?'' Yakut'un sesini hiç bu kadar alçak duymamıştı daha önce, bu kadar kırgın ve savunmasız. ''Koltuğunuz kirlenecek.'' Bahadır onun bu cümlesiyle dondu kaldı. Birkaç saniye ne diyeceğini bilemedi. Yakut'u öyle kırmıştı ki, kızın özenle sakladığı karakterine ulaşmıştı o akşam. Kimseye yük olmak istemiyor. Bir hata yapınca kendini değersiz sanıyor. Gururu bir kalkana benziyor—kimse yaklaşamasın diye. ''O benim sorunum. Geç, otur.'' Yakut, sessizce koltuğa geçti. Bahadır, motoru çalıştırdığında göz ucuyla kızı kontrol etmişti. Ellerini kucağında birleştirmiş, gri sweatshirtün fermuarıyla oynuyordu. Bakışları dalgın, aklı puslu gibiydi. Adam konuşmadı, sanki onun sesini duymak Yakut'a iyi gelmeyecekti. Bluetooth'u arabaya bağladıktan sonra kısık bir şarkı açtı Bahadır. Anadolu Rock, hatta türkü tarzında, Yakut'un asla açıp da dinlemeyeceği bir parçaydı ama o an nedendir bilinmez, kızın burnunun direği sızladı. Yine ağlayası geldi, son zamanlarda bu sıkça oluyordu. Burnunu çekti ve elinin tersini göz pınarlarına sırayla bastırdı. ''Kazaydı. Herkesin başına gelebilir.'' dedi Bahadır sakince. Konuştuğu an pişman olmayı beklemiyordu ama. Şu an Yakut'a daha iyi hissettirmesi gerekirken, kızın sinirlerini bozmaktan başka bir işe yaramamıştı. ''Benim yaşımdaki hiçbir insan okulun gözü önünde altına işemiyor. Yani hayır, herkesin başına gelmez. Benim başıma gelir.'' Kediyi andıran koyu yeşil gözleri bir an inatla parladı, bu tam da Bahadır'ın görmek istediği şeydi. Ona karşı gelmesi, pençelerini çıkarması ve kükremesi. Adamın dudakları belli belirsiz titredi, sanki bir an gülecek gibi oldu. Sonrasında ise başta ciddiyetle, sonlara doğru ise sabırsız bir öfkeyle konuştu: ''O kadar inatçısın ki... Evet, senin başına gelir çünkü güçlü görünmen lazım. Çünkü gururuna yedirip de tuvalet için benden izin alamadın, Yakut. İstediğin kadar etrafındakileri suçla. Başına ne geliyorsa şu s*ktiğimin inadından geliyor.'' Yakut'un gözleri şaşkınlıktan irice açıldı. Bu adam kendisini nasıl bu kadar kolay çözebilmişti ve nasıl küfür edebilmişti? Daha önce hiçbir hocadan küfür duymamıştı. Normalde olsa öfkeden kudurur ve adamla kavga ederdi ama ilk kez buna dermanı yoktu. "Güçlü olmaya mecburum.'' dedi kırgınca. ''Yumuşak olursam ezilirim." "İzin vermem." Bu cümle arabanın içinde yankılandı. Bu, bir öğretmenin uğraşılmış bir cümlesi değil; bir erkeğin ağzından, farkında olmadan daha derin tonda çıkan bir şeydi. Daha sahiplenici bir şey. Söyler söylemez onu pişman eden bir şey. O an tanıdık melodiyle Bahadır'ın telefonu çaldı. Bluetooth arabaya bağlı olduğu için arayan kişinin adını görebiliyordu Yakut: Rüya. Bahadır kısaca iç çekti ve yeşil tuşa bastı. Kadının sesi olgun ve bir o kadar da cıvıl cıvılken, Yakut'un koyu yeşil gözleri GPS ekranında görünen isimde takılı kaldı. ''Alo? Canım, bitti mi ders? Cenk geldi şimdi, Palaz'a geçiyoruz biz. Haber vereyim diye aradım.'' ''Arabadayım şimdi, sonra konuşalım mı?'' Bahadır yorgunca cevapladı, sanki o an daha önemli bir işi vardı ve kadını geçiştirmek istiyordu. Aksi gibi Yakut'un telefonu iki kez mesaj sesiyle titredi. İkisi de Leyla'dandı. ''Yanında biri mi var, Bahadır?'' Rüya'nın sesi şüpheci çıkmıştı, sanki adama güvenmiyor gibi. Yakut'un kalbi tekledi bir an zira düşünceleri hiç normal değildi. 'Ben olsaydım ona güvenirdim.' diye geçirdi içinden, hiç hakkı olmayarak. Sonra ise midesi bulandı, hem kendisinden hem zihninde beliren, onu günaha sokan sahnelerden. ''Evet. Arayacağım seni sonra, kapatıyorum şimdi.'' ''Of Bahadır ya! Yine mi öğrencilerini eve bırakıyorsun? Alıştırma şunları dedim, şoför müsün sen?'' Bahadır, sıkıntılı olduğunda yaptığı gibi sağ eliyle yüzünü sıvazladı ve yine sakalında durdu, parmak uçları hafif kırlaşmaya başlamış kısımda oyalandı. Yakut sessizce adamı izliyor, sürekli yutkunuyor ve alt dudağını farkında olarak ısırıyordu. ''Yedi buçuk, bilemedin sekizde oradayım. Görüşürüz.'' Yakut derin bir iç çekerek önüne döndü, Bahadır'ın sweatshirtünün izin verdiği kadarıyla görünen çıplak, yuvarlak kemikli dizlerini izliyordu. Sol dizinde ince, kısa bir yara izi vardı. Parmak uçlarıyla hafifçe dokundu oraya. Sonra Bahadır Hoca'yı sinirlendiren, her zamanki flörtöz tavrıyla sordu: ''Eve bıraktığınız ilk öğrenci değil miyim yani? İlkiniz benim sanmıştım.'' Aslında amacı hangi öğrenciler olduğunu öğrenmekti, futbol takımı mıydı, yoksa başka kız öğrenciler mi? ''Yakut,'' dedi adam, uyarır, kısık bir tonda. Ela gözleri, bir iki araba hariç boş olan yoldaydı. Kış ayında oldukları için hava erken kararıyordu. ''Rüya kim? Karınız mı yoksa?'' Kız tekrar tatlı bir tonda sordu. On dakika önce utançtan yerin dibine giren o hali gitmiş, yerini eski Yakut'a bırakmıştı: Kışkırtıcı, duygularını gizlemeyen, aklına ne eserse konuşan Yakut'a. ''Seni ilgilendiren biri değil. Ve evli değilim.'' Bahadır ışıklardan sağa döndüğünde, navigasyon sayesinde yaklaştıklarını anlamıştı. Kız, dudaklarında ufak bir gülümsemeyle adamın yan profilini izledi ve kalbindeki çarpıntıya neden olan şeyi anlamlandırmaya uğraştı birkaç saniye. Evli değildi. Sokağın başındaki, boyası dökülmüş, üç katlı yeşil binanın önünde durduklarında, Yakut kemerini yavaşça çözdü. ''Teşekkür ederim. Eve bıraktığınız için.'' İlk defa sakince, fısıldar gibi konuştu ve Bahadır'ın içini huzursuz eden bir gülümsemeyle arabadan indi. *********************************************************************************************** ''O herif kimdi?'' Yakut bıkkınca iç geçirdi, göz devirmeyi de ihmal etmemişti elbette. Babası, sigaradan sararmış parmakları arasında tuttuğu boş bira şişesini ona doğru uzatmıştı ve tehdit eder gibi sallamıştı. İş kıyafetleri hala üzerindeydi: Mavi bir işçi pantolonu ve yağ lekesiyle kararmış gri bir tişört. Kötü bir adam değildi: sadece çok yalnızdı ve elindeki tek şey olan kızına nasıl değer vereceğini bilmiyordu. ''Öğretmenimdi baba. Formam kirlendi de bugün, yedek kıyafetim yok, yürümeyeyim diye eve bıraktı.'' Kız, bir çocukla konuşuyormuş gibi tane tane ve sabırla açıkladı. Eğer babası tartışmayı uzatırsa, bu tavrının saniyeler içinde kül olacağını biliyordu. Zaten sinirli ve üzgündü, babasına patlayacaktı. ''Ne kırıştırdın lan adamla inmeden? Sen beni aptal mı belledin?'' ''Ne kırıştıracağım ya? Seninle aynı yaşta zaten, koskoca adam, iğrenç!'' Yakut sinirli bir tavırla babasına bağırdıktan sonra kapısını çarparak kapattı. Sırtını kapıya yasladığında, kırmızı dudaklarında oluşan sırıtışı engelleyememişti ama. Eğer babası bile pencereden, onca mesafeden, Bahadır Hoca'yla flört ettiğini anladıysa, Bahadır'ın anlamama ihtimali yoktu. Perdeyi kapatmadan siyah, esnek tişörtünü çıkardı ve pembe dantelli sütyeniyle kaldı. Aynada kıvrımlı vücudunu izlerken, adamı jimnastik konusunda nasıl ikna edebileceğini düşünüyordu. Zayıf bir noktası olmalıydı. Yoksa da, bu kendisi olurdu. Bir şekilde, belki zorla ama mutlaka bunu başarırdı. Mesaj sesiyle titreyen telefonunu eline aldığında, Emir'in adına tıklayıp arama tuşuna bastı. ''Selam kaptan,'' dedi bal gibi bir ses tonuyla. ''Palaz'a gidelim mi?''
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD