bc

Yasak Elma

book_age18+
506
FOLLOW
6.2K
READ
kicking
magical world
actor
like
intro-logo
Blurb

İki düşman aile.

Bir yasak geçmiş.

Ve asla unutulmayan bir bakış.

Mira Costa, karanlık işlerin içinde büyümüş ama hep dışarıda kalmayı seçmişti.

Yıllar sonra geri döndüğünde onu bekleyen sadece ailesinin gölgesi değil…

Tuna Soykan’dı.

Bir zamanlar çocukluk sırdaşı.

Şimdi düşman bir ailenin varisi.

Ve bir bakışıyla Mira'nın yıllarca inşa ettiği her duvarı yıkacak adam.

Geçmişle bugünün savaşı, kanla çizilmiş iki soyadın arasında yeniden alevleniyor.

İhanetler, sırlar ve ateşle yazılmış bir aşk…

"Onun adı Tuna Soykandı.

Ve eğer kalbimle savaşmak zorundaysam...

Bu savaş çoktan başladı demektir."

chap-preview
Free preview
Bölüm 1 : Dönüş 👠
Adım Mira Costa... Yirmi bir yaşındayım. Üniversiteyi yurtdışında okudum ama okul bittiği için babamın emriyle İstanbul’a geri döndüm. Babam… Kenan Costa. İsmi kulağa prestijli gelebilir ama bu şehirde onun adı fısıltılarla anılır. Resmi kayıtlarda iş insanı, holding sahibi olarak geçer; gerçekteyse, kuralsız düzenin kural koyucusu. Ben onun tek çocuğuyum. Sözde prensesim ama ben prenses olmak istemiyordum. Saraya tıkılıp kalmış bir prenses olmak yerine, çimlerde özgürce koşan bir köylü olmayı tercih ederdim. Bu şehirde doğdum ama hiçbir zaman buraya ait hissetmedim. Belki de kimsenin bakışları üzerimde olmadan, adım adım takip edilmeden özgürce dolaşabilseydim, burayı daha çok severdim. Ama şu an durum hiç de öyle değil. Uçaktan indiğimde, İstanbul’un tanıdık rüzgarını ve o özgün kokusunu derin bir nefesle içime çektim. Uzun, kestane rengi saçlarım rüzgârda savruluyor, güneş ise ela gözlerimi yakıyordu. Valizimi almak için havalimanının içine doğru yürüdüm. Topuklu ayakkabılarım, boş koridorda yankılanıyordu. Bir anlığına herkesin gözleri üzerimde toplandı. Valizimi alıp dış kapıya yöneldiğimde, kapıda beni bekleyen Kemal Abi vardı. Her zamanki siyah takım elbisesi ve yüzündeki ciddiyetle, "Hoş geldiniz Mira Hanım," dedi. O anda kapıya siyah bir Mercedes yanaştı, arka kapı hemen açıldı ve ben içeriye adımımı attım. Araba hareket ettiğinde Kemal Abi, her zamanki ciddi sesiyle, “Babanız sizi çiftlikteki evde bekliyor, efendim,” dedi. “Tamam,” diye cevap verdim ve telefonumu çıkardım. Ekranda Cem’den yeni bir mesaj belirmişti: “Sonunda… Hoş geldin sevgilim…” Cem… Babama rağmen, peşimden koşan tek kişi oydu. Babamın ortaklarından birinin oğluydu. Ona karşı hiç birşey hissetmiyordum ama o yılmadan usanmadan ısrarla şans istemişti. İtiraf etmeliyim, ona karşı büyük bir aşk beslemiyordum. Ama o kadar ısrarından sıkılmıştım ki, kendimi yalnız hissettiğim o karanlık dönemlerde ona “tamam” demek zorunda kalmıştım. Cem’in bana olan aşkı bir yandan içimde güven duygusu yaratıyor, diğer yandan da korkutuyordu beni. Bazen düşünüyorum; ya gerçekten aşık olursam? Ya başkası çıkarsa karşıma ve kalbimi tamamen ona teslim edersem? O zaman başıma geleceklerin ne kadar karanlık olabileceğini düşünemiyordum. Araba, uzun ve tozlu bir yoldan sonra, çiftlik evinin önüne ağır ağır yanaştı. Ev, görkemli ve heybetliydi; geniş taş merdivenler, yüksek tavanlı sütunlarla desteklenmiş giriş kapısı, üstünde asırlık aile arması olan büyük bir kapıydı. Dış cephesi sağlam ve bakımlı, taşlarla çevrili bahçesinde nadide ağaçlar ve renkli çiçekler vardı. Evin pencereleri iri, camları kristal gibi parlıyor, içeriden hafif bir lüks kokusu dışarıya taşıyordu. Bahçede, bakımlı çimenler ve büyük, ağır bir çeşme vardı. Çevredeki yüksek duvarlar ve görünmeyen güvenlik kameraları, buranın sadece sıradan bir malikâne olmadığını hemen belli ediyordu. Kemal Abi kapıyı açtı; yüzündeki ciddiyet hiç değişmemişti. “Babanız içeride sizi bekliyor, hanımefendi,” dedi. İçeri adım attığımda, ağır avizelerin ve koyu renkli ahşapların hakim olduğu geniş salon, babamın gücünü ve otoritesini yansıtıyordu. Burası sadece bir ev değil, Costa ailesinin tarihinin ve karanlık sırlarının saklandığı kale gibiydi. Kapının önünde babam Kenan Costa duruyordu; soğuk, keskin bakışlarıyla… “Hoş geldin Mira,” dedi, sesi hem otoriter hem de yorgundu.O an yanımda bir hareket oldu, kalbim aniden hızlandı. Annem Efsun, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle yanıma doğru koşuyordu. Gözlerinde o tanıdık şefkat vardı; bütün dünyanın yükünü taşıyor gibi ama benim için tüm dertlerini unutan. Kollarını açtı, sıkıca sardı beni. “Canım kızım, sonunda geldin,” dedi, sesi titriyordu. Başımı omzuna yasladım, yılların özlemi bir anda çöktü üzerime. Orada, o sert ve soğuk dünyanın içinde, annemin kucaklayışı bir liman gibiydi bana. Babam hâlâ kapının önünde dimdik duruyordu. Yüzündeki ifade değişmemişti. Hiç acele etmeden elini uzattı. Sessizce elini öptüm, sonra başıma koydum. Bu şehirde ona başkaldırmak ne kadar güçse, onun onayını almak da bir o kadar önemliydi. Ardından arkasını dönüp ağır adımlarla çalışma odasına yöneldi. Ben de peşinden sessizce yürüdüm. Kapıyı araladı, içeri girdi. Masasının arkasındaki koyu kahverengi deri koltuğa oturdu, sanki yılların yorgunluğu tek bir anda sırtına binmiş gibiydi. "Hoş geldin tekrar, kızım," dedi, sesi biraz daha yumuşaktı bu kez. "Otur, biraz konuşalım seninle." Ben de masanın önündeki koltuklardan birine usulca oturdum. İçimde bir şeylerin sıkıştığını hissediyordum. Nefes aldım ama yetmedi. "Seninle konuşma vaktimiz geldi," diye başladı. "Costa ailesinin tek varisisin. Benden sonra bu işlerin başına sen geçeceksin. Eşinle birlikte bu mirası sürdüreceksin. O yüzden artık burada kalıp işleri öğrenmeni istiyorum." Boğazımda bir düğüm oluştu. Her hücrem itiraz ediyordu. "Ama babacığım… Londra’da bir iş görüşmem var," dedim, gözlerinin içine bakarak. Belki bir umut… Ama umutsuzluk erken geldi. Elini yavaşça kaldırdı, susmam için. "Mira," dedi net bir tonla, "Kalbini kırmak istemem ama yurt dışı defterini kapat. Bundan sonra burada kalacaksın. Evindesin artık. Şimdi odana çık, üzerini değiştir. Bir saat sonra seni yemek masasında görmek istiyorum." Yerinden kalktı. Sözlerini noktalamıştı. Birkaç adım atıp yanıma geldi, kollarını açtı. Sessizce sarıldım. Başımı göğsüne yasladığımda saçlarıma kısa bir öpücük kondurdu. Bu konuşmanın kafamda binlerce versiyonunu kurmuştum. Hepsinde konuşan bendim. Ama bu gerçek versiyonda söylemek istediklerimin hiçbirini dile getiremeden odadan çıkmak zorunda kalmıştım. Merdivenlerden yukarı çıktım. Odamın kapısını açtığımda bir an nefesim durdu sanki. Her şey bıraktığım gibiydi. Ne bir yastığın yeri değişmişti ne de pencere kenarına dizdiğim kitaplar yerinden oynamıştı. Duvarımdaki çocukluk fotoğraflarım, cam fanustaki kurutulmuş lavanta buketim, hatta küçük peluş ayım bile oradaydı. Annem hiçbir şeye dokunmamış , odamda zaman durmuş gibiydi. Banyoya girip uzun bir duş aldım. Suyun sıcaklığı, üzerime yapışan yol yorgunluğunu ve kafamdaki boğuk düşünceleri bir nebze olsun hafifletti. Kendimi çok da hazırlamamıştım ama yemek için sade, zarif bir elbise giydim. Hafif makyaj yaptım. Aşağıya indiğimde, büyük yemek salonunun kapısından içeri süzüldüm. Annem ve babam çoktan masadaki yerlerini almıştı. Masada öyle bir düzen vardı ki yıllardır bu sofraya her akşam oturuyormuşum gibi hissetmiştim. Annem, beni görünce yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle seslendi: “Mira, senin en sevdiğin yemekleri hazırlattım kızım.” Yavaşça yanına yaklaştım, başımı eğdim ve ona sımsıkı sarıldım. Saçlarının kokusu burnuma dolduğunda çocukluğumdan bir sahne gelip geçti gözümün önünden. Yanağına bir öpücük kondurup kendi yerime geçtim. Gözlerim masanın üzerindeki çeşitliliği taradıkça büyüdü. Köfte vardı hem de annemin tarifiyle, tam sevdiğim gibi. Yanında bol soslu fırın makarna, mantı, zeytinyağlılar, hatta çocukken bayıldığım patates püresi bile vardı. Tatlılara hiç girmiyorum bile… Annemin gözlerine döndüm, şaşkın ve gülümseyerek: “Efsun Sultan… Bu kadar yemeği nasıl yiyebilirim?” dedim hafif bir kahkahayla. Annem de bana aynı içtenlikle karşılık verdi. “Çok zayıflamışsın Mira, hangisinden istersen ondan ye… Hiçbiri zorunlu değil, sadece senin için hazırlandı,” dedi. İçimdeki sıkışıklık biraz olsun gevşemişti. Babam sessizce çatalına uzanmıştı, konuşmuyor ama bakışları hâlâ üzerimdeydi. Bir süre boyunca sadece çatal-bıçak sesleri yankılandı masada. Yemekler gerçekten çok lezzetliydi, ama ağzıma attığım her lokma, babamın sessizliğinde biraz eksik kalıyordu. Sonunda sessizliği o bozdu. "Artık burada olduğuna göre," dedi, çatalını tabağına bırakarak, "Soykanlara dikkat etmelisin. O soysuzlardan her şey beklenir." Sesindeki öfke yavaş, ama keskin bir bıçak gibiydi. Masadaki sıcaklık, aniden soğuyuvermişti.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
545.9K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
86.7K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
27.6K
bc

AŞKLA BERDEL

read
91.3K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
55.9K
bc

HÜKÜM

read
230.1K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
35.3K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook