Bölüm 6 : İsyan! ⚔️

981 Words
Babamla bir süre sessiz sedasız oturduk. O sessizlikte, gözlerimden süzülen birkaç damla yaş, yanaklarımda iz bırakıyordu. Babam bunları fark edince yavaşça ayağa kalktı ve yanıma geldi. Gözlerime bakarken, sesinde yumuşak ama kararlı bir tonda konuştu: “Bir düşün sadece, Mira… Bu evlilik gerçekten doğru bir karar olur. Ama bunun için seni zorlamayacağım.” Aramızdaki gerilimi biraz olsun yumuşatmak istercesine gülümseyip devam etti: “Hadi, kahvaltı hazır olmalı. Gidelim, güzelce bir kahvaltı yapalım.” Kapıdan çıkarken hafif bir kahkaha ile ekledi: “Aaa… Bu arada, Soykanların çok önemli bir iş anlaşması vardı, onu bozmuştuk.O şirketle şimdi bizim görüşmemiz var. Sen de gel toplantıya. Artık iş yerinde seni sık görmek istiyorum.” “Tamam baba,” dedim, içimde hafif bir rahatlama hissederek. Babamın Cem konusunda beni zorlamayacak olması, üzerimdeki yükü biraz olsun hafifletmişti. Kahvaltımızı sessizce, ama bir parça da huzur içinde tamamladıktan sonra odama çıktım. Toplantıya hazırlanmak için klasik bir takım elbise seçtim; ceket ve kalem etek, altına ise zarif stilettolarımı tercih ettim. Kendimi hem güçlü hem de kararlı hissetmek istiyordum. Aşağı indiğimde babam ve adamları, salonun köşesinde beni bekliyordu. Göz göze geldiğimizde, babamın yüzündeki ifadede kararlılık vardı. Bu toplantı, hayatımda yeni bir dönemin başlangıcı olacaktı. Derin bir nefes alıp yanlarına doğru yürüdüm. Babam ve adamları, arka arkaya dizilmiş üç siyah araçla şirketin yolunu tuttuk. Ben de babamla aynı arabada, ön koltukta oturuyordum. Dışarıyı izlerken içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. Kalbim sanki sebepsiz yere sıkışıyor, nefes almakta zorlanıyordum. Bu, daha önce hiç hissetmediğim bir şeydi. Şirket binasına vardığımızda, araçlar sırayla giriş kapısının önünde durdu. Kapı açıldı, topuklu ayakkabılarımın yere bastığı anda keskin bir “pat!” sesi duyuldu. Silah sesi! Ne olduğunu anlamam bile saniyeler sürdü. Yanımdaki koruma hızla beni yere yatırdı. Ardından art arda gelen silah sesleri etrafı yankıladı. Karşılık gecikmemişti. Korumalardan bazıları hızla pozisyon alırken, diğerleri silah sesinin geldiği yöne doğru koşmaya başlamıştı. O an gördüm... Babam yere düşmüştü. Göğsünden vurulmuştu. Zaman durdu sanki. Nefesim kesildi, dizlerimin bağı çözüldü. “Baba!” diye çığlık attım ama sesim boğazımda kaldı. Kemal Abi'nin ani bir refleksle babamın yanına koştuğunu gördüm. Ben de hemen ardından diz çöküp babamın yüzüne baktım. Gözleri yarı kapalıydı. "Çabuk! Arabaya!" diye bağırdı Kemal Abi. Korumalardan biri hemen kapıyı açtı. Kemal Abi’yle birlikte babamı dikkatlice arka koltuğa yatırdık. Araba hareket ettiği anda ben ceketimi çıkarıp babamın göğsündeki yaraya bastırmaya başladım. Kan, ellerime sıcak bir çaresizlik gibi bulaşıyordu. “Dayan baba… Lütfen dayan,” diye fısıldadım ama gözleri giderek kapanıyordu. Kemal Abi direksiyonda delirmiş gibiydi. Yol boyunca dişlerinin arasından öfkeyle söylendi: “Kesin bu Soykanların işi… Bugünkü görüşmeyi öğrenmiş olmalılar. Bunların başka işi gücü yok!” Sözleri içimde yankılanıyordu ama ben sadece babama odaklanmıştım. “Konuş baba, lütfen gözlerini kapatma,” dedim, titreyen ellerimle baskıya devam ederken. Ama babamın bilinci yavaş yavaş kayıp gidiyordu. Gözlerinin feri sönüyor, dudakları aralanıyor ama hiçbir kelime dökülmüyordu. İçimde çığlıklar atarken, dışımda sadece bir fısıltı vardı: "Ne olur gitme…" Hastanenin acil giriş kapısına vardığımızda, önceden haber verilmiş gibiydi her şey. Bir sedye çoktan kapının önüne çıkarılmış, sağlık çalışanları hızla araca yaklaşmıştı. “Vuruldu! Göğsünden!” diye bağırdı Kemal Abi, arka kapıyı açarken. Babamın başı yana düşmüştü. Yüzü bembeyazdı. “Kenan Costa!” dedi hemşirelerden biri telsizine seslenerek. “Durumu kritik! Hazırlanın!” İki saniye içinde babam sedyeye alınmış, hızla içeri doğru taşınmıştı. Ben peşlerinden koşarken ayakkabılarımın sesi hastane koridorlarında yankılanıyordu ama kalbimin sesi daha baskındı. “Lütfen yaşa baba… Ne olur… Daha sana kızgın bile kalamadım…” Bir hemşire önümde durdu. “Buradan sonrası yasak hanımefendi, lütfen bekleme alanına geçin!” “Ben Kenan Costa’nın kızıyım!” diye bağırdım, ama fayda etmedi. İçeri giren kapılar üzerime kapanırken sanki nefesim de içeride kaldı. Kemal Abi kolumdan tutup beni hastanenin boş bir bekleme odasına çekti. Titriyordum. Dizlerimin bağı çözülmüş gibiydi. Oturduğum koltukta ileri geri sallanıyor, ellerimi birbirine kenetlemiş, ağlamamak için dudaklarımı ısırıyordum. Bir süre sonra Kemal Abi yanıma oturdu. Yüzünde öfke ve kaygı birbirine karışmıştı. Parmaklarını sıkıyordu, çenesini bastırdığı elinin arasında dişleri kenetlenmişti. “Bu Soykanların işi, Mira…” dedi kısık ama kararlı bir sesle. “Başka kim yapabilir? Bu sabahki anlaşmayı duydukları an harekete geçmişler belli ki.” Cevap vermedim. Gözlerim boşluğa kilitlenmişti. Kalbimin derinliklerinde bir yer buz kesmişti. Tuna’nın yüzü bir an gözümde canlandı… O güldüğünde içime doğan o sıcaklık, şimdi yerini içimi yakan bir yabancılığa bırakmıştı. Babam ölmemişti, ama ölümün kıyısında yürüyordu. Ve o kıyıya iten ellerin kime ait olduğunu biliyordum. Saatler geçti. Zamanla olan bağım tamamen kopmuş gibiydi. Her saniye boğazıma sarılıyor, ciğerime dolan kan gibi içimi yakıyordu. Tüm bedenim diken üstündeydi. Sonunda, gri önlüklü bir doktor göründü. Yorgun ve gergindi. Yanımıza geldiğinde bakışlarımızla üstüne yürüdük adeta. “Kenan Bey ağır yaralı…” dedi. “Kurşun akciğere çok yakın bir noktaya saplanmış. Yoğun kan kaybı var. Şu an yoğun bakımda. İlk 72 saat çok kritik… Her şeye hazırlıklı olmalısınız.” Tam o an, Kemal Abi öne atıldı. Bir eliyle doktorun yakasından tuttu, diğer eliyle duvara sıkıştırdı. Gözleri öfkeyle parlıyordu. “İçeridekinin kim olduğunu biliyorsun değil mi, doktor?” diye sordu, sesi boğuk ve tehditkârdı. “O adam o odadan sağ çıkacak. Ve sen … sen elinden geleni değil, fazlasını yapacaksın.” Doktorın yüzü bembeyaz kesilmişti. Gözleri korkuyla büyüdü. “Tabii ki… Tabii ki elimden geleni yapıyorum…” diye kekeledi. Kemal Abi’nin yüzü daha da yaklaştı, sesi bu kez daha da sertleşti. “Hayır. Elinden gelen yetmez. Daha fazlasını yapacaksın. Anladın mı?” Doktor başını hızla sallayıp uzaklaştı. Ardında öfke ve sessizlik kaldı. Ben hâlâ yerimden kalkmamıştım. Sadece başımı yavaşça aşağı yukarı sallayabildim. Ağzımdan tek bir kelime çıkmadı. İçimde çığlık çığlığa ağlayan bir Mira vardı ama dışım hâlâ suskundu. Babam güçlü bir adamdı. Yıllarca düşmanlarla mücadele etmişti. Bu savaşı da verecekti… Vermeliydi. Ama eğer o odada gözlerini kapatırsa… Ben bir daha kimseye güvenemem. Ve o an karar verdim. Bu saldırının hesabı sorulacaktı. Soykanlar, bu ihaneti sadece babama değil bana da yapmıştı. O gün, o hastane koridorunda Mira Costa yeniden doğdu. Artık Mira'nın kalbinde sadece öfke vardı. Ve o öfke, bir gün her şeyi yakacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD