Akşamın koyu gölgesi şehri sarmış, sokak lambalarının titrek ışıkları kaldırımı hafifçe aydınlatıyordu. Mira, yatak odasının aynasının karşısında duruyordu. Elbisesinin etek ucunu nazikçe düzeltti, derin bir nefes aldı. Sonra odasından çıktı, merdivenlerden aşağı indiğinde babası ve annesini yemek masasında buldu.
Babası, sert bakışlarıyla ona doğrulttu:
“Mira, bir yere mi gidiyorsun?”
Mira, babasına doğru adım attı, sandalyesinin arkasından dolanarak sarıldı.
“Evet babacığım, liseden arkadaşlarımla buluşacağız,” dedi yumuşak bir sesle. Babasının yanağından hafifçe öptü.
Kenan Costa’ nın sert ifadesi, bu öpücükle biraz yumuşadı.
“Tamam ama Kemal de seninle gelecek,” dedi kararlılıkla.
Mira, babasına itiraz edecek gibi oldu ama Kenan Costa , kaldırdığı koluyla onu susturdu. Ardından kapıda hazır bekleyen Kemal’ e baktı ve “Gel," işaretini verdi.
“Mira’yla sen de git, gözün üstünde olsun,” dedi.
Kemal, patronuna saygıyla karşılık verdi:
“Emredersin patron.”
Mira, babasının gözlerindeki baskıyı derinden hissetti ama içinde büyüyen özgürlük arzusu, bu zorunluluğu gölgede bırakıyordu. Kararlı adımlarla önde yürürken, Kemal arkasından sessizce onu takip ediyordu. Evden çıktıklarında, siyah Mercedes’in kapısını Kemal nazikçe açtı. Ancak Mira, kendi arabasıyla gitmekte ısrarcıydı.
Kırmızı arabasının yanına yöneldi, kapıyı açtı ve Kemal’e dönerek, “Kemal abi, benim arabamla gideceğiz,” dedi kararlı bir sesle.
Kemal hafifçe başını eğdi ve saygıyla cevap verdi, “Tabii Mira Hanım, siz nasıl isterseniz. İsterseniz ben kullanayım.”
Mira, hayır anlamında başını salladı, ardından küçük çantasından telefonunu çıkarıp Cem’e hızlıca bir mesaj yazdı.
“Şimdi çıkıyorum evden, her zamanki kafenin arka kapısından beni alırsın.”
Mesajı gönderdi, motoru çalıştırdı ve arabasının gaza basan pedalına sertçe bastı.
Kemal, kapının üzerindeki tutma kolunu sıkı sıkı kavramıştı. Mira için hız, tutku demekti; arabasını olabildiğince hızlı sürerdi ve yanında seyahat edenler, bu ritmi kaldıramazdı. Yolun kıvrımlarında hızla ilerlerken, Kemal arabanın sallanmasına karşı kendini toparlamaya çalışıyordu. Mira’nın özgürlük arayışı, gaz pedalına bastıkça daha da güçleniyordu.Kırmızı arabası sokak lambalarının sarı ışığı altında hızla ilerliyordu. Mira, direksiyonun başında özgürce nefes alıyordu. Rüzgar saçlarını dağıtırken, kalbindeki sıkışmışlık biraz hafiflemişti. Ama yine de içinde bir telaş vardı; Cem’le buluşacak olmak hem heyecan verici hem de biraz korkutucuydu.
Yolda Cem’den gelen kısa bir mesaj titredi telefonda:
“Beş dakika sonra oradayım. Seni bekliyorum.”
Mira hafifçe gülümsedi, gözlerini yoldan ayırmadan derin bir nefes aldı. O an, kendi hayatının kontrolünü eline aldığı hissiyle dolmuştu. Kafenin önüne geldiklerinde arabayı valeye teslim etti ve Kemal’e dönerek,
“Kemal abi, sen beni burada bekle,” dedi kararlı bir sesle.
Kemal başını hafifçe eğerek cevap verdi,
“Tabii efendim, ama babanız gözünden ayırma dedi.”
Mira, imalı bir gülümsemeyle karşılık verdi:
“İstersen gel, beraber oturalım masada,” dedi, ardından sesini biraz daha alçaltarak devam etti,
“İçeride arkadaşlarımla biraz vakit geçirip geleceğim, sen beni burada bekle.”
Kemal hafifçe başını salladı,
“Tamam Mira Hanım, ben sizi burada bekliyorum,” dedi ve geri çekildi.
Mira kafeden içeri adım attıktan sonra, Kemal’in onu takip etmediğinden emin olmak için kısa bir an durdu, etrafı dikkatle süzdü. Güvendiği bir anı yakalamıştı; şimdi sırf özgürce hareket etmenin tadını çıkaracaktı.
Hızla kafenin arka kapısına yöneldi. Ne zaman korumasından kurtulmak istese, bu kafeye gelirdi; arka kapı onun gizli çıkış noktasıydı.
Kapıyı sessizce açtı ve dışarı adımını attığında, Cem son model spor arabasıyla orada onu bekliyordu. Cem de Mira gibi hız tutkunu biriydi; güçlü motorun mırıltısı, ikisinin de içinde büyüyen özgürlük ve heyecan duygusunu yansıtıyordu.
Cem, Mira’yı görür görmez hafifçe gülümsedi. Arabadan inmeden, eğilip onun kapısını açtı.
“Hoş geldin sevgilim,” diye fısıldadı, sesi neredeyse rüzgâr kadar hafifti.
Mira, etrafa kısa bir bakış attıktan sonra aceleyle arabaya bindi. Kapısı kapanır kapanmaz Cem, hızla gaza bastı ve araba, gecenin içinde adeta süzüldü.
Şehrin ışıkları birer birer geride kalırken Cem, birkaç sokak ileride arabayı sağa çekip yavaşça park etti. Sessizlik içinde motordan gelen hafif titreşimlerin arasında, Cem kolunu uzattı ve Mira’ya sımsıkı sarıldı.
“Seni ne kadar çok özledim, bir bilsen…” dedi, derin bir nefes aldı ve başını onun boynuna yaslayarak kokusunu içine çekti.
Mira, gözlerini kapadı. Cem’in sıcak teni, dokunuşu, yakınlığı ama içi huzursuzdu. Göz kapaklarının ardında bir başka yüz belirmişti: Tuna Soykan.
Motordan inişi, yanına gelişi…
Kendinden emin yürüyüşü…
Yüzünde o hafif alaycı ama etkileyici gülümseme…
Ve o simsiyah gözler...
Mira’nın vücudu istemsizce irkildi. Gözlerini hızla açtı. Cem, hâlâ onu sarıyordu ama Mira, Cem’in kollarının arasında olmaktan hiç de rahat hissetmiyordu. Göğsünde bir sıkışma, boğazında bir düğüm oluşmuştu.
Cem fark etmese de, Mira'nın içinde fırtınalar kopuyordu. Kime ait olduğunu, ne hissettiğini, neye özlem duyduğunu bilemedi. Belki de en çok, geçmişin bırakmadığı o gölgeye...
Cem, Mira’nın birdenbire gerildiğini hissetti. Sarılışını biraz gevşetti, başını geri çekip yüzüne baktı.
“İyi misin?” diye sordu, sesi yumuşaktı ama içinde bir kuşku barınıyordu.
Mira kısa bir an durdu. Gözleri hâlâ uzaklara, arabayla geçtikleri sokaklara takılıydı. Sanki içinden çıkamadığı bir labirentte dolaşıyordu. İçinde dönüp duran düşünceleri susturmak ister gibi derin bir nefes aldı, kendini toparlamaya çalıştı.
Zoraki bir gülümsemeyle Cem’e döndü.
“İyiyim… sadece biraz yorgunum,” dedi, ardından ellerini karnına götürerek tonu değiştirdi, “Ve kurt gibi açım. Hadi, bir şeyler yiyelim.”
Cem, Mira’nın bu ani geçişine anlam veremese de üzerine gitmedi. Sadece başını salladı ve arabanın motorunu çalıştırdı. Vites kolunu tuttuğu gibi pedala bastı. Araba, gecenin içinden hızla akmaya başladı.
Şehrin caddeleri, neon ışıklarla aydınlanmıştı. Yanlarından geçen dükkânlar, caddeler, insanlar… hepsi flu, hepsi birer dekor gibiydi Mira’nın gözünde. Cem bir yandan direksiyona odaklanıyor, bir yandan da ara sıra ona bakıyordu. Ama Mira, başını yana çevirmiş, camın dışındaki geceye teslim olmuştu.
Birkaç dakika sonra arabayı şehrin dışında, loş ışıklı ama şık bir restorana çekti. Giriş kısmında birkaç pahalı araba daha vardı. Belliydi ki burası hem sessiz hem özel bir yerdi.
Cem arabadan inip Mira'nın kapısını açtı.
“Burada yemekler güzeldir. Hem kalabalık da yok, rahat ederiz,” dedi.
Mira başını sallayarak indi arabadan. Cem onun elini tutmaya yeltendi ama Mira, çantasını düzeltiyormuş gibi yaparak elini geri çekti. Cem bu küçük ama anlamlı hareketi fark etti. Ama yine sustu.
İçeri girdiklerinde garson onları hemen tanıdı ve cam kenarındaki sakin bir masaya yönlendirdi. Menüleri önlerine bırakıp uzaklaştığında, Cem Mira’ya baktı.
“Ne istersin? Her zamanki gibi deniz mahsullü makarna mı?” diye sordu, gülümseyerek.
Mira hafifçe başını eğdi, dudaklarının kenarında yorgun bir tebessüm belirdi.
“Evet değişmeyen tek şey iştahım olabilir,” dedi.
Tam o sırada, restoranın giriş kapısı açıldı. İçeriye uzun boylu, kendinden emin adımlarla bir adam girdi. Yanında koluna girmiş, dikkat çekici güzellikte bir kadın vardı. Şık elbisesi, topuklu ayakkabılarının tıkırtısı ve gülümseyen yüzüyle, yanındaki adamdan bir an olsun ayrılmıyordu.
Cem’in gözleri kapıya takıldı. Gördüğü kişiyle birlikte yüzü bir anda değişti. Kaşları çatıldı, dudakları gerildi.
“Bu itin burada ne işi var?” dedi dişlerinin arasından, öfkesini zor bastırarak.
Mira, önce Cem’e, ardından onun baktığı yöne döndü. Başını hafifçe geriye çevirdiğinde, kalbinin yerinden fırlayacak gibi olduğunu hissetti. Gözleri, restoranın girişindeki adama takıldı.
Tuna Soykan…
Omzunda klasik kesimli bir ceket, kararlı ve rahat yürüyüşüyle tüm dikkatleri üzerine çeken o adam…
Kolunda, gülümseyerek ona yaslanmış genç bir mankenle birlikte restorana giriyordu.
Ve Mira'nın boğazı bir anda kurudu.