Tuna’yla göz göze geldiğimiz an, kalbim yerinden fırlayacak sandım. Boğazımda koca bir yumru oluştu, nefesim yarım kaldı. Gözlerim bir anlık refleksle başka yöne kaçmak istese de yapamadım. Baktı. Uzun uzun, kesintisiz. Sanki yılların hesabını tek bir bakışla sormaya gelmişti.
Tuna, ağır adımlarla masasına doğru ilerledi ama bizim masamızın hizasına geldiğinde durdu. Yanındaki kızın eli kendi kolunda, ama bakışları hâlâ bende.
“Burada kimler varmış…” dedi, sesi hem alaycıydı hem de garip bir şekilde sakin. Gözlerini gözlerimden bir saniye bile ayırmadan devam etti:
“Afiyet olsun.”
O an Cem’in ani bir hareketiyle irkildim. Elini beline, silahına götürmüştü. Ne yaptığını bile anlamadan refleksle onun koluna yapıştım.
“Cem, saçmalama! Ne yapıyorsun?” dedim telaşla, neredeyse fısıldar gibi.
Cem, gözlerini bana çevirdi. Yüzü gerilmişti, çenesini sıkmış, dudaklarını bastırmıştı. Birkaç saniye boyunca sadece bana baktı. Sonra derin bir nefes aldı, elini yavaşça silahından çekti.
“Tamam, sakinim.” dedi kısık bir sesle. Sonra, elini usulca elimin üstüne koydu. Sıcaklığıyla bir nebze olsun titrememi dindirdi.
Tuna, hiçbir şey olmamış gibi yanındaki kızın elini daha sıkı tuttu. Soğukkanlı bir şekilde gülümsedi. O gülümseme... İçinde binlerce anlam gizliydi; soğuk, mesafeli ama bir o kadar da meydan okuyan. Hiç acele etmeden, sanki etraftaki tüm dikkatleri üzerine çekmek ister gibi, ağır adımlarla yanımızdan geçti.
Cem'e doğru hafifçe eğildim, sesimi alçaltarak, "İstersen kalkalım... Başka bir yere gidelim?" diye fısıldadım. Kalbim hızlı atıyordu; ortamın kasveti, Tuna'nın varlığı üzerimde baskı kuruyordu.
Ama Cem kararlıydı. Bakışlarını Tuna'nın arkasından ayırmadan, dişlerinin arasından neredeyse tıslar gibi, "Hayır Mira, hiçbir yere gitmiyoruz. Gitmesi gereken belli." dedi.
Bir süre sonra yemeklerimiz geldi. Tabaklar önümüze konduğunda garsonun sesiyle irkildim. Fakat masaya gelen yemeklerin sıcaklığı bile içimdeki soğukluğu ısıtamamıştı. İçeride, kelimelere dökülemeyen bir gerilim vardı. Konuşmasak da hepimiz hissediyorduk. Sanki zaman donmuş, odadaki hava yoğunlaşmıştı.
Cem'in dikkatini kendime çekebilmek için onunla konuşmaya çalışıyordum. Hafifçe gülümsedim, sesi yumuşatmaya çalışarak,
"Eee, anlat bakalım... Bensiz buralarda neler yaptın?" dedim.
Cem, gözlerini Tuna’dan bana çevirdi. Bakışları bir an duraksadı, sonra içten bir ifadeyle,
"Sensizlik ölüm gibiydi. Bir daha ayrı kalmayalım, ne olur," dedi ve elimi usulca tuttu, ardından dudaklarını elime hafifçe dokundurdu.
Kalbim bir anlığına hızlandı ama kırgınlığım da hala içimdeydi. Başımı hafifçe eğerek, neredeyse fısıltıyla,
"Zaten... babam izin vermedi," dedim. Sesim kırık çıkmıştı, gözlerim yere kaydı, yüzüm düşmüştü.
Cem, bakışlarını gözlerime kilitledi. Ciddiyetle ama sevgi dolu bir sesle,
"Mira, gitmeni ben de istemiyorum.Hem burda babanın sana ihtiyacı var... " dedi.
Cem’in gözleri bir an bile benden ayrılmadı. Sözlerine kısa bir duraksamayla devam etti:
“…hem benim de,” dedi. Sesi yumuşak ama kararlıydı. Elimi biraz daha sıktı.
Sessizlik birkaç saniye sürdü. Restorandaki uğultu arka planda boğuk bir uğultuya dönüşmüştü, sadece biz vardık sanki. Ben, Cem ve üzerimize sinmiş o geçmişin gölgesi: Tuna.
Gözlerim istemsizce onun oturduğu masaya kaydı. Tuna, yanındaki kızla konuşuyor gibi görünse de göz ucuyla bizi izliyordu. Biliyordum, o bakışların altında kıskançlık, pişmanlık, belki hâlâ bir tutam sevgi vardı. Ama artık çok geçti.
Yemeklerimiz bittiğinde saate baktım "Kemal abi ağaç olmuştur. Baya geç olmuş saat hadi gidelim." dedim.
Cem, biraz duraksayarak, “Biraz daha kalsan,” dedi.
Başımı hafifçe yana eğip, mahcup ama kararlı bir sesle yanıtladım: “Babamı biliyorsun, Cem.”
Bu söz, onun için yeterliydi. Israr etmekten vazgeçti, yalnızca başıyla onaylar gibi bir hareket yaptı. Ardından elini kaldırarak garsonu çağırdı ve hesabı istedi. Sessizliğimizin arasına bir daha konuşmadan sadece garsonun “Hayırlı akşamlar”ı girdi.
Mekandan çıkarken elimi tuttu. Parmaklarının arasında parmaklarımın kaybolduğunu hissettim. Güven veren, alışık olduğum bir dokunuştu ama bu gece o kadar çok şey değişmişti ki… Hiçbir şey yerli yerinde değildi artık. Kapının önünde kısa bir süre bekledik. Vale arabayı getirdi, Cem arabanın kapısını açtı ve ben içeri girdim. Sonrasında kendisi de sessizce koltuğuna yerleşti.
Yol boyunca tek kelime etmedik. Camdan dışarı bakıyordum ama zihnim bambaşka bir yerdeydi.
Aklım Tuna'daydı.
Bir zamanlar onunla aynı sokaklarda oyun oynardık. Çamura bulanmış ellerimizle gülüşürdük. Çocukluğumun en saf, en gerçek yanlarından biriydi Tuna. Hatta… Evet, çocuk kalbimin ilk çırpınışıydı o. İlk aşkımdı. Küçük bir dokunuşla yanaklarımı kızartan, göz göze geldiğimizde nefesimi tutmama neden olan çocuktu.
Zaman geçmişti. Tuna büyümüştü. Yüz hatları daha sert, sesi daha derindi şimdi. Ama o gözleri… Hayır, onlar hiç değişmemişti. Hâlâ o masum ama derin bakan gözler vardı yüzünde. Hâlâ beni görüyordu. Sadece bakmıyor, içimi okuyordu sanki.
Ama gerçekler, duygulardan güçlüydü.
Çünkü onun ailesi bizim baş düşmanımızdı artık.
Amcam, onun babası yüzünden ölmüştü.
O gece hâlâ zihnimin karanlık bir köşesinde taze bir yara gibi duruyordu. Evimizin kapısına gelen o acı haber, sadece amcamı değil, çocukluğumuzu da alıp götürmüştü. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Gülüşler azaldı. Oyuncaklar sessizliğe gömüldü. Babam, o günden beri içten içe yeminliydi.
“Bu dava bitmeden, bu acı dinmeden hiçbir şey normale dönmeyecek,” diyordu hep.
Ve haklıydı kendince.
Ama ben… iki dünyanın arasında sıkışıp kalmış gibiydim.
Bir yanda babamın intikam yemini, diğer yanda gözlerimde hâlâ canlı duran o eski bakış.
Tuna’nın bir suçu yoktu belki ama, kan onun soyundan akıtılmıştı. Ve bu topraklarda kanın hesabı kolayca kapanmazdı.
İşte bu yüzden hiçbir şey kolay olmayacaktı.
Ne bu bakışın izi silinecekti benden…
Ne de bu savaş, kolayca bitecekti.
Cem’in sesiyle irkildim. Dalgın bakışlarım camda yansırken birden dünyaya döndüm.
“Ne zaman görüşürüz bir daha?” diye sordu, gözlerini benden ayırmadan.
Derin bir nefes aldım, sesim hafifçe titreyerek yanıt verdim:
“Babam... temkinli yaklaşıyor. Soykanlar’dan bana zarar gelebileceğini düşündüğü için dışarı çıkarken sürekli sorun çıkarıyor. Her seferinde sorguya çekiliyorum, saat başı aranıyorum. Ama en yakın zamanda yine kaçmaya çalışırım. Söz.”
Cem gözlerimin içine baktı, gülümsemesi hem buruk hem umut doluydu.
“Zaten ayrılığımız fazla uzun sürdü sevgilim… Seni çok özledim. Yarın da kaçmaya çalış, olur mu?” dedi. Sesi, tıpkı kalbim gibi yumuşaktı.
Gülümsedim. O gülüşün ardında kaçış planları, gizli mesajlar, sus pus geçen akşamlar vardı.
“Denerim. Elimden geleni yaparım,” dedim kısaca
Az sonra arabamız tanıdık bir sokağa saptı. Beni almaya geldiği kafeye doğru yanaşırken, kalbim biraz daha hızlı çarpmaya başladı. Ama bu kez heyecandan değil... Sezgilerim beni uyarıyordu. Bir şeyler farklıydı.
Cem arabayı kenara çektiğinde gözüm hemen kapıya kaydı. Ve orada beni bekleyen biri vardı.
Kemal abi.
Kapının önünde, dimdik duruyordu. İfadesi ciddi, bakışları sorgulayıcıydı. Kemal abi, doğrudan benim bulunduğum kapıya yöneldi ve onu açarak nazik ama kararlı bir şekilde .
“Bu yaptığınız hiç olmadı ama Mira Hanım,” dedi tok bir sesle. Sesi, babamın otoritesini taşıyan bir tınıyla çıkmıştı.
Yutkundum. Bir şey diyemedim. Gözlerim kaçacak yer aradı, ama Cem araya girdi.
“Benim yanımdaydı, Kemal. Uzatma,” dedi, sesi daha sertti bu kez. Korumacı ve öfkeliydi.
Kemal abi kaşlarını çatıp bir adım geri çekildi ama bakışları hâlâ üzerimdeydi.
“Ben babanıza karşı sorumluyum,” dedi. “Kimin yanında olduğunuzdan çok, nasıl bir tehlikede olabileceğiniz ilgilendiriyor beni.”