Bölüm 5 : İtirazım Var! ✖️

1052 Words
Arabadan inerken, Cem'e dönüp sessizce “Görüşürüz,” dedim.Kemal abi önde, ben onun birkaç adım arkasında, ağır adımlarla arabaya doğru yürümeye başladık. İçimdeki sıkıntı her adımda daha da büyüyordu. Arabanın içi sessizdi ama kafamın içi bir fırtınaydı adeta. Eminim, bu gece Cem'le buluştuğumu babama söyleyecekti Kemal abi. Yalanım ortaya çıkacaktı. Sonrasında olacakları düşünmek bile istemiyordum. Büyük ihtimalle bir süre dışarı çıkmama izin verilmeyecek, belki de daha kötüsü... Babam, beni Cem’le evlendirmeye kalkacaktı. Bu düşünce mideme kramplar girmesine yetmişti bile. Bu sessizliğe daha fazla dayanamadım. Cesaretimi toplayıp, fısıltı halinde sordum: “Kemal abi, babama söyleyecek misin?” Hiç düşünmeden, hatta bana bile bakmadan cevap verdi: “Tabii ki Mira Hanım. Babanızdan bir şey saklamam mümkün mü?” O anda içim çöktü. Dudaklarımı büzdüm, derin bir iç çektim. Ne desem, ne yapsam boşunaydı. Kemal abi babamın en güvendiği adamdı. Hayatında ona yalan söylediği bir an bile olmamıştı. Sadakatiyle tanınırdı, sır saklamazdı. Şimdi ne yapacağımı bilmiyordum. Asıl mesele, ben babama ne söyleyecektim? Bu durumu nasıl açıklayacaktım? Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi çarpıyordu. Pencereden dışarı bakıp, geceye karışan karanlık sokaklara dalıp gitmiştim. İçimden bir çıkış yolu bulmaya çalışıyordum. Ama ne yöne baksam, her şey karanlıktı; tıpkı içimdeki karmaşa gibi. Taş döşeli yoldan ilerleyip, büyük demir kapının yanına geldiğimizde evin ışıkları hâlâ yanmıyordu. Bu durum, evdekilerin çoktan uyuduğunu düşündürttü bana ve nedense bu beni bir nebze olsun rahatlattı. Hiç değilse, bu gece yüzleşmek zorunda kalmayacaktım. Duraksadım. Derin bir nefes aldım, sonra yavaşça döndüm Kemal abiye. Gözleri yere bakıyordu, ama sessizliğiyle üzerimde hâlâ baskı kuruyordu. Cesaretimi toplayarak fısıltıyla konuştum: “Tamam… Yarın ben söylerim babama. Ne olur, sen bir şey söyleme.” Sesim titriyordu. Neredeyse yalvarır gibiydim. Kemal abi başını yavaşça salladı ve yumuşak ama kararlı bir sesle cevap verdi: “Tamam, Mira Hanım. Ama fazla geciktirmeyin. Babanız, doğruları sizden duymalı.” Başımı salladım, ama gözlerim dolmuştu. İçimde hem bir rahatlama hem de daha büyük bir korku büyüyordu. Kemal abiyle vedalaştıktan sonra kapıyı anahtar sesini bile çıkarmamaya çalışarak sessizce açtım ve usulca içeri süzüldüm. Evin içi karanlıktı ama o tanıdık sessizlik beni garip bir şekilde rahatlattı. Sanki ev, olanları bilmiyormuş gibi sessizdi. Ayakkabılarımı çıkarıp parmak uçlarımda merdivenleri çıktım, tahta basamakların gıcırdamaması için nefesimi tuttum neredeyse. Odamın kapısını yavaşça kapattım ve arkamı yasladım. İçimde kısa süreli bir rahatlama hissettim. Bu geceyi kazasız atlatmıştım şimdilik. Ama içimdeki sıkışma hâlâ oradaydı; boğazımda bir yumru, midemde bir düğüm gibi… Üzerimi çıkardım, banyoya geçip duşu açtım. Sıcak su omuzlarımdan aşağı süzülürken bedenim gevşedi belki ama zihnim hâlâ savaştaydı. Düşünceler birbirine karışıyor, sesler içimde çarpışıyordu. “Cem benim arkadaşım baba… Yanlış anlarsın diye söylemedim.” Cümle zihnimde yankılandı. Ama bu bir yalan değildi sadece eksikti. Çünkü Cem benim sevgilimdi, evet. Ama sadece adı öyleydi. Ona âşık değildim. Hiçbir zaman da olmadım. Ama onu seviyordum bana iyi geliyordu. Onunla evlenmek gibi bir düşüncem yoktu en azından şimdilik. Duşun sesi dursa da içimdeki gürültü devam etti. Kurulandım, pijamalarımı giydim ve yatağa uzandım. Yastığıma başımı koyduğum anda aklıma gelen ilk şey Cem değil… Tuna Soykan oldu. Onu en son çocukken görmüştüm, sanırım on iki yaşlarındaydık. Her şeyi değişmiş ama bakışları değişmemişti. Derinden ve yakıcı bakışları.. İçime kor gibi düşmüştü. Ama bu düşüncelerden çıkmak zorundaydım o ailemin en büyük düşmanının oğluydu. Ona aşık olmazdım, olamazdım... Üstelik Cem gibi biriyle sevgiliyken. Resmen ölüm fermanımı imzalamak olurdu bu.. İçimi yakan bu adamdan uzak durmalıydım. Bu düşüncelerle boğuşurken, fark etmeden uykuya daldım. İçimde bastıramadığım bir korku ve suçlulukla... Sabah, güneş ışığı odama dolarken yavaşça gözlerimi açtım. Dışarıdan gelen kuş sesleri, sanki normal bir güne uyanmışım hissi veriyordu. Oysa içimdeki fırtına hâlâ dinmemişti. Yavaşça yatağımdan kalktım, üzerimi değiştirdim. Üzerime beyaz bir t-shirt ve siyah pantolon giydim; sade ve dikkat çekmeyen. Aşağı indiğimde mutfağın içinden annemin sesi geliyordu. Yardımcıya kahvaltı için ne yapılmasını istediğini anlatıyordu. Her zamanki gibi nazik ama net talimatlar veriyordu. Yüzünde alışıldık bir sakinlik vardı. Bense içeride kopan fırtınaları saklamaya çalışıyordum. Babam çalışma odasındaydı. Kapısı aralıktı ama içeriden hiçbir ses gelmiyordu. O her sabah erkenden kalkar, önce gazetelerini okur, ardından telefon görüşmelerine başlardı. Oda sessizdi… Ama o sessizlik, evin geri kalanına hâkim olan otoritenin bir yansımasıydı sanki. Yavaşça kapıya doğru yaklaştım. İçeri göz attığımda, masasının başında oturmuş gazetesini okuyordu. Beni fark edince kafasını kaldırdı. Göz göze geldik. “Günaydın kızım, gelsene içeri.” dedi sıcak ama otoriter bir ses tonuyla. Çekimser bir şekilde, “Sonra da gelebilirim istersen, gazeten bitsin.” dedim yavaşça. O, gazetesini katlayıp masasının üzerine bıraktı. Gözlerini benden ayırmadan, “Gel... gel...” diye tekrar etti. İçeri girdim, usulca yanına yaklaşarak yanaklarından öptüm. Yutkundum. Kalbim hızlı atıyordu. Ama artık geri dönemezdim. “Babacığım, seninle bir şey konuşmam lazım.” dedim. Kahvesinden bir yudum aldı, gözlerini benden ayırmadan cevap verdi: “Evet, seni dinliyorum. Yine yurt dışı meselesiyse o konu kapandı Mira.” dedi, beklediğim gibi sert bir tonda. Hemen araya girdim. “Yok babacığım, bu sefer o değil... Burada kalıp seninle birlikte çalışmaya, işleri öğrenmeye karar verdim.” Sözlerim onu açıkça memnun etmişti. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi, gözleri hafifçe yumuşadı. “Aferin kızım.” dedi. “E o zaman konu ne?” Derin bir nefes aldım. Söyleyeceklerimi zihnimde defalarca prova etmiştim ama şimdi ağzımdan çıkarken yine de çekinmeden edemedim. “Babacığım… Dün sana eksik söyledim. Aslında lise arkadaşlarımla değil… Cem’le buluşmuştum.” dedim. Sesim titriyordu. Çekimserdim ama saklanmadan söylemiştim. Babam yüz ifadesini değiştirmedi. Sadece bana baktı. Sessiz kaldı. Kahvesini yudumladı ama gözlerini hiç kaçırmadı. O an, asıl konuşmanın şimdi başlayacağını anladım. “Bu konuyu senin açmana çok sevindim.” dedi, ses tonu şaşırtıcı şekilde yumuşaktı. “Cem’i çok severim. Bilirsin, babası Yurdal da ortağımız. Dürüst, sağlam bir adamdır. Cem’le evlenmen her bakımdan çok iyi olur.” Kalbim yerinden fırlayacak gibi attı. Nefesim kesildi. Böyle bir şey söyleyeceğini beklememiştim. En azından bu kadar doğrudan... Bu kadar kararlı… “Ama babacığım… Ben şu an kimseyle evlenmek istemiyorum.” dedim, sesim neredeyse fısıltı gibiydi. İçimdeki sıkıntı, kelimelere taşınmıştı. Babam gözlerini benden ayırmadan, sakince ama kararlı bir tonla cevap verdi: “Sana hemen evlen demiyorum zaten. Önce bir nişan yaparız. Birkaç sene sonra da düğününüzü yaparız. Zamanla alışırsın Mira.” Sanki evlilik sadece zamana bırakılacak bir alışkanlıktı. Sanki kalbin ne istediğinin hiçbir önemi yoktu. Yutkundum. Gözlerim dolmadan önce söz almak istedim. “Ama baba…” dedim, hafifçe sesim yükseldi. Bir itirazdı bu, haykıramadığım bir isyanın başlangıcı. Ama babam, yüzündeki ifadeyi hiç değiştirmedi. Gözlerindeki kararlılık o kadar netti ki, neredeyse dokunulacak gibiydi... Peki şimdi ne yapacaktım? Bu evlilikten nasıl vazgeçirecektim onu?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD