EFSUN

1707 Words
Sabah altı buçuk. Şehir henüz uyanmamıştı. En azından Efsun'un gözünden bakıldığında öyle görünüyordu. Sokaklar ıssız, dükkânlar kapalı, gökyüzü hâlâ o gri-mor renkteydi — tam gece ile sabah arasında kalan, kimseye ait olmayan saatte. Efsun bu saati severdi. Kimsenin görmediği, kimsenin sormadığı, kimsenin bir şey beklediği olmayan saatti bu. Sadece kendisiydi ve yürüdüğü yol. Çantasını omzuna çekti, adımlarını hızlandırdı. Babaannesi bugün erken uyumamıştı. Gece boyunca iki kez kalkmıştı . Efsun — bir kez su için, bir kez de babaannesinin öksürük sesine. Uzun değildi öksürük ama Efsun'un uykusu kaçmıştı. Yatağa döndü, tavanı izledi, sabahı bekledi. Alışılmış bir geceydi yani. Efsun Sancak, hayatını erken öğrenmişti. Kaçınılmazdı bu. Annesi ve babası trafik kazasında hayatını kaybettiğinde Efsun dört yaşındaydı. O kadar küçüktü ki annesinin sesini hatırlamıyordu artık sadece bir koku vardı, belirsiz ve soluk, bazen rüyalarında beliriyordu. Babasından ise hiçbir şey kalmamıştı zihninde. Sadece eski bir fotoğraftaki gülümseyen adam. Sonra babaannesi geldi. Hatice Sancak. Yetmiş elli iki yaşında, tek başına yaşayan, emekli bir ilkokul öğretmeni. Kızını ve damadını kaybetmişti ama torununu kaybetmeye hazır değildi. Efsun'u alıp kendi evine götürdü, iki odalı o küçük daireye. İki oda, iki hayat, iki kırık kalp ama birlikte tutunuyorlardı. Hatice Hanım zengin değildi. Emekli maaşı azdı. Ama dürüsttü, çalışkandı ve Efsun'a her şeyi vermeye çalışıyordu. Harçlığını eksik vermemeye gayret ederdi, her ay biraz kenara koyardı Efsun'un üniversitesi için. "Sen okuyacaksın," derdi her fırsatta. Sert değil, yumuşak ama kararlı bir sesle. " Efsun en iyi özel üniversitelerden birine yerleşti. İlk yılın sonunda bölüm birincisiydi. İkinci yılda da. Şimdi üçüncü yıldaydı ve o sıralaması hâlâ yerindeydi. Ama burs her şeyi karşılamıyordu. Kitaplar, ulaşım, bazen ilaç, bazen beklenmedik fatura. Hayat hesap kitap bilmiyordu. Bu yüzden Efsun, birinci yılın ikinci döneminden itibaren çalışmaya başladı. Kampüse yakın küçük bir kahve dükkanı. Adı "Köşe"ydi — sade, mütevazı, düzenli müdavimlerle dolu bir yer. Sabah vardiyası altı otuzda başlıyordu. Efsun hiç geç kalmamıştı. Dükkanın kapısını anahtarıyla açtı, içeri girdi. Tezgahın arkasına geçti, önlüğünü taktı. Kahve makinesini çalıştırdı, tezgahı sildi, bardakları dizdi. Bunların hepsi otomatikmiş gibi, düşünmeden yapılıyordu artık. Eller iş yapıyordu, zihin başka yerdeydi. Babaannenin dün geceye ait öksürük sesi kulağında tekrarlanıyordu. Geçecek, dedi kendi kendine. Her sabah böyle düşünüyorsun ve geçiyor. Ama son iki haftadır biraz daha sık oluyordu öksürük. Bunu kabul etmek istemiyordu ama zihninin bir köşesi not almıştı doktora götürmeli, diyordu o köşe, fırsatını bulursan. Fırsatı bulmak zor oluyordu. Ders, çalışma, ders, çalışma. Hafta sonları biraz daha geniş nefes ama o zaman da evde yapılacak şeyler bekliyordu. Çamaşır, alışveriş, temizlik. Hatice Hanım "Ben yaparım" diyordu ama Efsun bırakmıyordu. Yetmiş ikisinde kadın diz ağrısıyla ev işi yapacaktı, olmaz. İlk müşteriler yedide gelmeye başlıyordu. Efsun gülümsedi profesyonel, nazik, gerçek olmak zorunda değil. Bu da öğrenilmişti zamanla. İnsanlar sabah kahvelerini alırken çok şey görmezdi, bu yüzdendi. Hızlı sipariş, hızlı ödeme, kapıdan çıkış. Ama bazıları duruyordu. "Bugün nasılsın Efsun?" Yaşlı adam her sabah saat yedi onyedi'de gelirdi, büyük sade Americano, şeker yok, bir de poğaça. İsmini bilmiyordu Efsun ama yüzünü biliyordu. Sorduğunda gerçekten soruyordu, nezaket için değil. "İyiyim, teşekkür ederim," dedi Efsun. Kahveyi uzattı. "Siz nasılsınız?" "Dizim biraz tuttu ama sabah yürüyüşünü kesmiyorum. Bırakırsan o da bırakıyor seni." Efsun gülümsedi. Bu sefer gerçekti. "Haklısınız." Adam gitti, yerini başkaları aldı. Saat dokuzu geçiyordu. Sabah yoğunluğu bitmiş, dükkan biraz sakinleşmişti. Efsun tezgahı siliyordu, bir yandan da aklı derslere kaymıştı. Öğleden sonra psikopatoloji sunumu vardı. Slaytları dün gece hazırlamıştı ama son kontrol yapmak istiyordu. Telefonu titreşti. Baktı. Esra: KALK KALK KALK neredeeeesin !!!! Esra: kampüste misin daha Esra: seni görmek istiyorum acil Esra: acil dediğimde acil demiyorum sadece özledim demek istiyorum ama yine de acil. Efsun güldü içinden, sessizce. Esra'nın mesajları her zaman böyleydi. Beş mesajda söylenebilecek şeyi on beşe bölerdi. Ama her mesajın altında gerçek bir şeyler vardı; bu yüzden Efsun hiç sıkılmıyordu. Efsun: Saat on buçukta bitiyorum. Kafeterya? Esra: TAMAM BEN ORADA OLACAĞIM seni seviyorum Esra: bir de sana bir şey söyleyecektim ama şimdi söylemeyeyim de merak edip heyecanlanasın diye Esra: aslında söyleyeyim mi Esra: hayır söylemeyeyim Esra: tamam görüşürüz byeeee Efsun telefonu cebine koydu, başını salladı. Esra Yıldız. Üç yıldır en yakın arkadaşı. Tanışmaları tesadüftü — birinci yılın ilk haftası, oryantasyon günü, ikisi de yanlış salona girmişti. Efsun durumu fark edip sessizce çıkmak isterken Esra "Ya biz neden hukukta oturuyoruz?" diye yüksek sesle bağırmıştı ve salonun neredeyse tamamı onlara bakmıştı. Efsun yere geçmek istemişti o an. Ama Esra ona dönmüş, hiç utanmadan gülümsemişti. "Psikoloji misin sen de? Hadi kaçalım." Ve kaçmışlardı. O günden beri ayrılmamışlardı. Esra her şeyiyle Efsun'un karşıtıydı. Varlıklı bir aileden geliyordu, babası büyük bir inşaat firması yöneticisiydi. Alışverişi düşünmeden yapardı, her hafta sonu bir yerlere giderdi, kıyafetlerine dikkat ederdi. Ama hiç kibirlenmezdi. Efsun'u hiçbir zaman küçük hissettirmemişti. Tam tersine Efsun'un çalışmasına, bursuna, not ortalamasına gerçekten hayrandı. "Sen nasıl yapıyorsun bunları?" diye sorardı bazen. Efsun "Başka seçeneğim yok" derdi. Esra "Bu seni daha güçlü yapıyor" derdi. İkisi de bunu inanarak söylüyordu.Saat on buçukta vardiyası bitti.Efsun önlüğünü çıkardı, çantasını aldı. Meslektaşına sabah vardiyasını birlikte yaptığı, üçüncü yıl işletme öğrencisi Cemre'ye — "İyi vardiyalar" dedi ve dışarı çıktı. Kampüse yürümesi on dakika sürdü. Hava serin ve netti. Efsun yürürken başını biraz kaldırdı ender yapıyordu bunu, genelde yere bakardı, ayaklarını, yolu görürdü. Ama o sabah gökyüzüne baktı. Bulutlar dağılmıştı. Mavi açıktı.İyi işaret, dedi kendi kendine. Belki sunum iyi geçer. Kampüs ana kapısından girdi ve o his yeniden başladı.Bunu ilk hissetmesi iki gün önceydi.Dersteydi, not alıyordu, dersten çıkıyordu. Koridorda yürürken tam olarak tarif edemiyordu ama ensesinde bir his oluşmuştu. Biri bakıyor, diyordu içgüdüsü. Döndü, kimse yoktu. Ya da vardı ama bakışını kaçırmıştı. Boş verdi. Sonra kütüphanede de olmuştu.Köşesine oturmuş çalışıyordu, akşamüstü güneşi camdan geliyordu. Bir ara dışarıya bakmıştı düşüncesi dağılmıştı, dinlenmek gibi bir şeydi. Ve o zaman hissetmişti. Sol taraftan, biraz geride. Döndü. Birkaç masa ötede, kapıya yakın bir yerde biri oturuyordu. Açık kahve rengi saçlar, siyah kazak. Başı kitaba eğikti. Ya da eğilmişti az önce.Efsun bir süre baktı. Adam çünkü adamdı, bunu görebiliyordu sayfayı çevirdi. Başını kaldırmadı. Belki sadece tesadüftü. Belki bakışları bir an kesişmişti fark etmeden. Belki Efsun fazla yorgundu ve olmayan şeyler hissediyordu. Dönüp çalışmasına devam etmişti. Ama kalkarken çantasını toplarken o tarafa bir daha bakmıştı. İstemeden. Refleksle. Adam hâlâ oturuyordu.Ama bu sefer başını kaldırmıştı.Gözleri Efsun hızla başını çevirmişti ve çıkmıştı. Kafeteryada Esra onu görür görmez ayağa fırladı. "Geldin!" diye neredeyse bağırdı. Birkaç kişi döndü. Efsun içini çekti. "Bağırmasan olmaz mıydı?" "Olmaz," dedi Esra kesin bir sesle ve Efsun'u sıkıca kucakladı. "Seni üç gündür düzgün görmedim. Kayboluyorsun." "Kaybolmuyorum. Çalışıyorum." "Aynı şey." Esra onu masaya çekti, oturdu. Önünde zaten bir kahve ve pasta vardı. Efsun'un için de bir kahve sipariş etmişti anlaşılan. "Hadi anlat. Nasılsın gerçekten?" Efsun masaya oturdu, kahveyi aldı. "İyiyim." "Gözlerinin altı morarmış." "Gece geç yattım." "Kaçta?" "İki falan." "Efsun." Esra ona ciddi bir bakış attı. "Bu sağlıklı değil." "Sunumum var bugün." "Her hafta sunumun var. Uyumak zorundasın." "Uyuyorum." "Ne kadar?" Efsun cevap vermedi. Kahvesinden bir yudum aldı. Esra iç çekti. "Tamam. Zorlayacak değilim." Durdu. "Babaannnen nasıl?" Efsun'un elleri bardağın üzerinde kaldı. "İyi," dedi. Esra onu tanıyordu. Bu ses tonunu, bu hızı, bu kısalığı biliyordu. "Efsun." "İyi diyorum." Efsun bardağı masaya koydu. "Biraz öksürüyor ama geçer. Hava soğudu, bu kadar." Esra bir şey söylemedi.Ama bırakmadı konuyu da sadece sessiz kaldı, o şekilde tuttu soruyu havada. Esra'nın bunu yapma biçimini Efsun severdi aslında. Zorlamıyordu, ama kapıyı açık bırakıyordu. Konuşmak istersen buradayım, demek gibiydi. "Sormak istediğin bir şey vardı," dedi Efsun, konuyu değiştirerek. Esra hemen aydınlandı. "AH EVET!" Öne eğildi. "Melih'i tanıyorsun değil mi?" " Hangi Melih ? " " Melih Karaaslan " dedi. Efsun'un gözleri kocaman açıldı. Kampüste Karaaslan ailesi bilinirdi .Ama iyi olarak değil mafyatik tiplerdi. Efsun kaşını kaldırdı. "Melih Karaaslan mı?" "Evet! Bugün kampüste konuştu benimle. Ya da ben konuştum onunla, fark etmez. Ama baktığımda dönüp bakıyordu. Bu bir şey mi?" Efsun onu inceledi. "Sen ona bakıyorsun diye o da bakıyordur." "Ama nasıl bakıyordu ki." Esra elini salladı. "Sıradan değildi. Farklıydı." "Nasıl farklı?" Esra düşündü. "Uzun süre bakıyordu. Ve gülümsemedi. Ciddi bakıyordu. Bu ne demek?" Efsun omuz silkti. "Belki sadece baktı." "Hayır, hayır." Esra başını salladı. "Sen psikoloji okuyorsun, analiz et." "Sana analiz hizmeti vermiyorum." "Neden? En iyi arkadaşın değil miyim?" "Olmam benim psikologun olduğum anlamına gelmez." Esra şişirilmiş bir gülüşle pastasından aldı. "Peki ya erkek arkadaşım olduğu anlamına gelir mi?" "Esra." "Tamam, tamam." Güldü. "Ama bir düşün. Melih Karaaslan. Yakışıklı, zeki, aile iyi —" "Ailesi iyi mi?" Efsun kaşını kaldırdı. Esra duraksadı. "Yani… tanınmış. Köklü." "Mafya ailesi," dedi Efsun düz bir sesle. Esra yüzünü ekşitti. "Söylenti." "Söylenti değil." "Nasıl biliyorsun?" Efsun bir an düşündü. "Herkes biliyor. Sadece yüksek sesle söylemiyorlar." Esra çatalıyla pastayı dürtükledi. "Ama Melih üniversitede okuyor. Normal hayatı var." "Herkesin normal hayatı var," dedi Efsun. "Dışarıdan bakınca." Sessizlik oldu. Esra ona baktı. "Sen mi bilirsin," dedi sonunda, ama sesinde itiraz değil, kabul vardı. Esra'nın en çok sevdiği özelliklerinden biriydi bu — Efsun bir şey söylediğinde, gerçekten duyuyordu. Öğleden sonra sunumu iyiydi. Hoca ona "Güçlü analiz" dedi, birkaç sınıf arkadaşı soru sordu, Efsun hepsini rahatça yanıtladı. Dersten çıkarken içinde küçük bir hafiflik vardı başardığında hep böyle oluyordu. Kısa süren ama gerçek bir his. Koridorda yürürken telefonu titreşti. Babaannesi. Hızla açtı. "Babaanne, iyi misin?" "İyiyim canım, merak etme." Hatice Hanım'ın sesi yumuşak ama biraz soluktu. "Sadece sormak istedim, akşam ne zaman geliyorsun?" "Altı civarı. Neden, bir şey mi gerekiyor?" "Hayır, hayır. Sadece sordum." Efsun durdu. Babaannesi sadece sormak için aramıyordu genellikle. Ona yük olmamaya özen gösterirdi. "Öksürük geçti mi?" Kısa bir sessizlik. "Biraz var daha." "Babaanne," dedi Efsun dikkatle, "doktora gidelim mi hafta sonu?" "Gerek yok canım, soğuk algınlığı. Geçer." "Yine de —" "Efsun." Sesi nazikti ama kararlıydı. "İyiyim. Çalışmana bak." Efsun derin bir nefes aldı. "Tamam. Akşama görüşürüz Babaanne " Kapattı.Koridorda bir an öylece durdu. Öğrenciler etrafından geçiyordu, kimse ona bakmıyordu.İçindeki küçük hafiflik gitmişti. Yerine o tanıdık ağırlık gelmişti. Sessiz, sert, her zaman orada olan.Yürümeye başladı. Ve tam o sırada kampüsün ana koridoru ile yan bölümün kesiştiği noktada birisiyle neredeyse çarpıştı.Geri çekildi, başını kaldırdı. Adam durmuştu. Bakıyordu.Açık kahve saçlar. Siyah ceket bu sefer. Durduğunda bir şey değişmiyordu yüzünde ne özür ne de şaşkınlık. Sadece bakıyordu, sakin, doğrudan. Kütüphanede gördüğü adamdı.Efsun bir saniye dondu.Sonra adım attı, geçti. Ama iki adım sonra farkında olmadan yavaşladı. Bir şey söylemesi mi gerekiyordu? Özür? Hayır, çarpmamışlardı. Neredeyse çarpmışlardı. Devam etti yürümeye.Ensesinde o his yeniden belirdi.Bu sefer dönmedi. Ama adımları biraz daha hızlandı. Bazı şeyler tanımadan önce hissedilir.Efsun bunu biliyordu psikoloji okuyan biri olarak, teoride biliyordu. Ama teorinin kendi hayatına uygulanmasını hiç beklemiyordu. Henüz değil.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD