Korku; gerçek bir tehlikenin ya da bir tehlike olasılığının, düşüncesinin uyandırdığı kaygı duygusudur.
Peki biz insanlar neden korkarız? Neden korkak biri değilmişiz gibi görünmeye çalışırken bile ölümüne korkarız? Çünkü biz insanlar kaybetmeyi sevmeyiz. Çünkü canımız her şeyden önemli. Canımızın yanmasından korkarız.
Peki ya 'Endişe' neydi?
O da bir nevi korkmak değil miydi? Korkmaktan endişe duymaz mıyız? Bu yüzden sürekli tedirgin bakar, endişeli olduğumuz durumları görmezden geliriz. Ama Denya öyle değildi. Korku değil endişe sarmıştı etrafını. Endişesi korkmaktan değil, başına gelecek olanların farkında olmasından kaynaklıydı. Öyle ki arkasında duran Elif'in varlığını unutmak üzereydi.
"Denya? İyi misin?"
Gözleri titrek bir şekilde karşı çatıyı izlerken gözlerini yumup derin bir nefes aldı. Yanında hissettiği bedene, yüzüne tebessüm yerleştirerek döndü.
"Gayet iyiyim. Neden gelmiştin?"
"Yemek hazırlamıştım, birlikte yeriz diye düşündüm" dedi Elif, gülümseyerek. Her ne kadar yüzü gülüyorsa, aklı o kadar karışıktı. Neden Denya'ın kar beyazı teninden daha beyaz olmuştu suratı? Ya da neden boş bakmakta inatçı olan gözlerde ilk kez farklı bir duygu görmüştü?
"Ben uyuyacağım, sana afiyet olsun"
Arkadaşına sırtını dönüp yerden telefonunu aldı, aramada hâlâ 155 polis ihbar hattı açıktı ve kısaca"Yanlış oldu kusura bakmayı." Diyerek telefonu kapatıp, yatağına ilerledi. Elif'in neler olduğunu anlamak istercesine arkasından baktığını, bunun peşini bırakmayacağını ve eninde sonunda öğreneceğini biliyordu. Ama yine de arkasından duyulan kapı sesiyle derin bir nefes aldı. Şimdilik Elif'i askıya aldığına sevinmişti.
Yatağına kıvrılmadan önce gözleri pencereden dışarıya, karşı binanın çatısına kaydı. Hiç bir canlı varlıktan eser olmadığını görünce sıkıntıyla yatağına oturup dirseklerini dizlerine dayadı.
Aklındaki düşünceler neydi?
Peki ya gözlerindeki endişenin artmasına neden olan neydi?
"Her kimsin bilmiyorum ama gözlerindeki ifade..." diye mırıldanıp sustu. Ardından başını geriye atarak derin bir nefes aldı.
"Ahh! Delireceğim! Bozayı bitmezken bir de koduğumun gizli numarasıyla uğraşmak zorunda kalacağım!"
Sinirle söylenmeye devam ederken, telefonuna gelen mesajla duraksayıp hızla telefonu eline aldı.
'Bedeninin aksine sağlıklı bir beynin var. Anlıyorsun ve ben seni görüyorum'
Telefonu bir köşeye fırlatıp, sinirle pencereye çıktı. Gözleri hızla etrafı taradı, kimseden eser yoktu ama onu duyacağını iyi biliyordu.
"Bende sağlıklı beyin var ama sen de sağlıklı bedenin taşıdığı geri zekalı bir beyin var! Ve o beyin yanlış kişiyle oynuyor sikik!"
Komşuların ya da yoldan geçen insanların rahatsız olmasını önemsemeden bağırıp ardından sokağa doğru orta parmak çıkarmıştı. Normal bir zamanda olmadığımızı anlatmıştım değil mi? Çünkü Denya, asla Denya değil.
Pencereyi sinirle kapatıp, hızla odanın kapısını kilitledi. Sesleri duyan Elif'in, birazdan koşarak yanına geleceğinden emindi. Adımlarını sinirle banyoya doğru atarken kapısına vurulan yumruklar umurunda değildi. Dediği gibi Elif çoktan gelmişti ama kapıyı açmamakta kararlıydı.
"Kapıyı aç Denya. Bana anlatacaksın her şeyi"
"Sonra konuşacağız Elif. Şimdi işim var!" dedi ve banyoya girip kapısını kapattı. Üzerini hızla çıkarıp küvete girdi. Suyu açıp ısınmasını beklerken bedenini soğuk feyansa dayadı. Sırtından kemiklerine sızan arsız soğuk havayı umursamadı. Başını geriye atıp duvara yaslarken derin bir nefes aldı. Birazdan bedeni gerçekliğe kavuşacak ve gerçek hayata dönecekti. Acı dolu bir tebessüm sunarak sıcak suyun altına girdi.
Bedenine sardığı havluyla lavabonun iki kenarından tutarak aynaya baktı. Saçlarından düşen her damla bedeninde süzülüp, göğüslerinde yok oluyordu. Gözlerindeki ifade yer yüzünde kimsede görülmemişti. Karmakarışık duygular baş gösteriyordu, her miliminde.
Acı.
Nefret.
Öfke.
Endişe.
Huzursuzluk.
Kime karşıydı bu duygular?
Kimden ölesiye nefret ediyordu?
Tam isabet, yanlış düşünmüyorsunuz. Tam olarak kendisineydi bu öfke(!). Bedenineydi bu nefret(!).
Teni.
Saçları.
Kaşları.
Kirpikleri.
Bedeninin her bir tutamı beyazdı. Bembeyaz. Kar tanesinden daha beyaz. Karanlıkta parlayan bedenini kamufle eden makyajlar, suyla beraber akıp gitmişti az önce. Şimdi gerçekliğini yansıtır gibi, gözlerine doğru bedeni göz kırpıyordu.
Neden beyazdı teni?
Neden bedeninin her karışı beyazdı?
Hasta mıydı?
Evet. O bir 'Albino' hastasıydı.
Göz rengi dışında beyaz olmayan tek yeri göz bebekleriydi. O da tozpembe rengindeydi. Beyazdan bir farkı var mıydı? Şüpheli. Ama yine de farklı bir renkti işte.
Yüzüne buruk bir tebessüm yerleştirerek banyodan çıkıp hızla üzerini giydi. Yaz kış demeden bedenini kamufle eden kıyafetler giyip, koyu tonda fondöten sürmek zorunda kaldığı için ayrıca bir nefret besliyordu kendisine. Diğer insanlar gibi bir ten rengine sahip değildi. Onlar gibi normal değildi. Ve bunu bilen sayılı insanlar arasına 'Gizli numara' girdiği için ondanda nefret ediyordu. Belki tanış birisiydi ama umurunda değildi. Hastalığını doktoru, ailesi ve Elif biliyorken başkasının nasıl öğrendiğini düşünmekten deliye dönecekti.
Yatağına girip, gözlerini kapatırken bile düşünceleri peşini bırakmamıştı.
...
Yüzüne vuran güneş ışınlarıyla bir küfür savurarak hızla yataktan kalktı. Gece yatarken güneşliği kapatmadığı için kendisine ayrı küfürler ediyordu. Hızla banyoya girerek elini yüzünü yıkayıp odaya geri döndü. Üzerindeki kıyafetleri çıkarıp, yenisini giymeden önce ayna karşısına geçti. Göz rengi fazla güneş ışınlarına maruz kalmaktan kırmızıya dönmüştü. Kendisini vampir olarak tabir ediyor olsada alışmıştı bu duruma. Güneş ışınlarının fazlasına maruz kalınca ölümle bile burun buruna geldiğini ve geleceğini biliyordu. Bu yüzdendi güneşten kaçıp gölgeye sığınması.
Eline fondöteni alıp, günlük rutini olmuş gibi hızla teninin görünen her yerine sürdü. Giyeceği kıyafetlere bulaşmaması için ayrı bir özen gösteriyordu ama çoğu zaman olduğu gibi yine bulaşacağını biliyordu. Dışarıdan pis ya da pasaklı görünmesi umurunda değildi. Fondötenle işi bitip yerine koyarken bu sefer eline rimeli aldı. Beyaz renginde olan kirpiklerine rimeli sürüp normal bir görünüm sağlarken, kaşlarına kaş farı sürmeyi ihmal etmedi.
Makyajı hazır olup dolabının karşısına geçti. İçinden siyah, kolları şeffaf bir tülle dolanmış bir bluz ve siyah bir dar paça alarak giydi. Ellerine her ne kadar fondöten sürsede, bir çok yerle temas halinde olduğu için siliniyordu. Artık senelerdir yaptığı gibi parmak uçları görünen eldiveni ellerine taktı.
Saçları...
İşte ona yapabileceği sıkı bir at kuyruğundan başka hiç bir şey yoktu. Bedeninin aksine saçlarının beyazlığını seviyordu. Soranlara her zaman boyattım dese de kendi rengi oluşunu seviyordu. İnce telli ama uzundu saçları ve bunun ayrı bir hava kattığını düşünüyordu.
Son kez aynadaki yansıyan bedenine bakıp hızla telefonunu ve çantasını alıp odadan çıktı. Alt kata inip Elif'ten iz bulmaya çalıştı ama onun erkenden çıktığını anlayınca omuzlarını silkip kendisi de evden çıktı.
Her ne kadar ilk baharın ortalarında olsalarda çiseleyen yağmurlar, geri durmuyordu. Bu mevsimde fazlasıyla yağdığını biliyorken yanına şemsiye almadığı için kendisine küfür ediyordu. Neyse ki evden çıkarken üzerine kapşonlu hırkasını aldığı için seviniyordu.
Aslında yağmuru seviyordu. Hatta yağmura aşık bir insandı. Ama yağmura düşman kesilmesinin tek nedeni, bedenine yaptığı makyajdı. Onu kamufle eden bir makyaj varken, aşık olduğu yağmur yok edemezdi.
Aşkta öyle değil miydi? Kendi çıkarlarımız yüzünden, sevdiğimiz insanları harcamıyor muyuz? Belki isteyerek ya da istemeyerek ne farkeder ki? Sonuçta her iki türlü harcanan masum bir insanın aşkı oluyordu.
Üniversitenin kampüsüne yaklaşmış, kaldırımda elleri cebinde yürürken telefonuna gelen mesajla durup telefonunu eline aldı. Ekranda yazan 'Kaan' ismine küfür savurup gözlerini devirdi.
'Çıkışta buluşalım sevgilim. Seni özledim'
Mesaja tekrar bir göz devirirken 'Tamam' yazmaktan başka bir şey yapamadı. Telefonu elinde tutup yoluna devam ederken Kaan'dan ayrılmanın yollarını düşünüyordu. Normalde asla düşünmez direk siktiredip ayrılırdı ama Kaan'ı üzmek istemiyordu. Çünkü kendisini koşulsuz seven tek kişiydi ve ona değer veriyordu.
Kampüse giriş yapıp adımları merdivenlere giderken, bahçede kimsenin olmayışının nedenini dersin başlaması olarak kabul etmişti. Derse geç kalmıştı ama bu umurunda değildi. Çünkü her zaman geç kalırdı. Dersinin olduğu sınıfa girmek yerine adımlarını kantine doğru attı. Başındaki kapşonu hala çıkarmamıştı ve koridorda bulunan tek tük öğrenciler ona bakıyordu. Her şeyde olduğu gibi bu da umurunda değildi. Çünkü ellerine eldiven takıyor olması ve yaz kış demeden bedeninin her yerini kapatan kıyafeler giyiyor olması okulda merak edilen ve dik dik ona bakmasına neden olan olaylardan biriydi. Gözler her zaman üzerindeydi. Hatta bedenini kapattığı için bedeninde yaralar olduğunu düşünen grup bile vardı. Bu düşüncelere gülüp geçmekten başka bir şey yapmadığı gibi omuz silkip geçmişti.
Koridor boyu ilerleyip köşeyi dönecekken dudaklarının üzerine kapanan elle hızla tuvalete çekildi. Dudakları arasından firar eden çığlık içinde yankılanıp yok oldu. Bedeni gözle görülür bir şekilde titrerken yüzünün kapı ile birleşmesi bir oldu. Arkasındaki beden bir milim uzağındaydı ve o titremekten başka bir şey yapamıyordu. Hazırsız yakalanmıştı ve bunun şokunu henüz atlatabilmiş değildi.
"Seni görebiliyorum"
Kulağının arkasına bırakılan nefesle bedeni kasıldı. Gözleri bulanık görmeye başladı. Arkasındaki adam, gizli numaraydı ve o bunun bilincine yeni varıyordu. Bedeninin titremesini zorlukla durdurup dirseğini arkaya savurdu. Ama dirseğinin yakalanması sonucunda iki eli birden belinde, büyük bir el tarafından tutulmasına neden oldu.
"Kimsin?!"
Sesini yüksek çıkarmaya çalışsada sonlara doğru bedenine yaslanan beden ile kısıldı.
"Seni görebiliyorum"
Tekrar aynı sözler duyuldu. Kulağına çarpan ılık nefesinin peşini sıcak dudakları yer aldı. Bedeni tekrar kasıldı. Nefesini tuttu.
"Sana dokunabiliyorum"
Farklı bir söz duydu. Gözleri titredi. Dudakları sıkı sıkı kapandı. Kendisini her ne kadar sıksada kulağının arkasında hissettiği ıslak dille kasıklarında tatlı bir sızı hissetti. Bedenini çevreleyen eller, her bir santimini ezberlemek adına dolanıyor ve bu delirmesine yol açıyordu.
Kimdi bu adam?
Ne istiyordu ondan?
Neden dokunuyordu bedenine?
Koca bir bilinmezlik arasına hapsediyordu onu.
Dudaklarını son kez Denya'nın teniyle buluşturup burnunu yasladı. Kulağının arkasından başlayıp, boynuna doğru inerken derin derin kokluyordu. Saçlarının arasına daldırdı burnunu ve derin bir nefes daha aldı. Ardından usulca uzaklaştı bedeninden.
"Ben..." dedi titrek ve kalın bir sesle. Sesi yeni duyuyormuşcasına bedeni titredi. İlk kez bir ses, bu denli etkiliyordu onu.
"Ben Azrail" diye devam etti sözlerine. Ardından bedeni kapıdan çekip bir köşeye atıp, tuvaletten çıkmadan önce son sözleri yankılandı dört duvar arasında.
"Senin Azrail'in"