Kaybolanların evleri

980 Words
Bir insan kaybolduğunda sadece kendisi gitmez. Odası kalır. Terliği kapının yanında kalır. Bardağı mutfak tezgâhında kalır. Annesinin kalbi yarım kalır. Negin üç gündür yoktu. Onun yokluğunu ilk telefonumdaki sessizlikten anladım. Sabah mesaj atmıştım: “İyi misin?” Cevap gelmedi. Öğlene kadar bekledim. Sonra aradım. Telefon kapalıydı. Kampüse gittiğimde sırası boştu. Çantasını hep sandalyenin arkasına asardı. O gün sandalye çıplaktı. Sanki hiç oturmamış gibi. Kimse yüksek sesle sormuyordu ama herkes biliyordu. “Alındı.” Bu kelimeyi burada fısıltıyla söyleriz. Negin gülmeyi severdi. Gürültülü değil. Ama içten. Gözlerinin kenarı kırışırdı hafifçe. “Bir gün buradan gideceğim,” derdi hep. “Saçlarımı rüzgâra bırakacağım bir yerde yaşayacağım.” Şimdi rüzgâr var. Ama Negin yok. Ders boyunca hocanın sesi uzaktan geliyormuş gibi duyuldu. Tahtaya yazılan kelimeler bulanıklaştı. Toplumsal kontrol. Gülümsedim acı bir şekilde. Kontrol. Bu kelimeyi biz bedenimizde taşıyoruz. Ders bitince birkaç kız tuvalette toplandık. Kapıyı kilitledik. Sesimizi alçaltarak konuştuk. “Gözaltında,” dedi biri. “Babası karakola gitmiş,” dedi diğeri. “Bilgi vermemişler.” Bir annenin evine dönüp de kızının nerede olduğunu bilmemesi… Buna ne denir? O an midem bulandı. Lavaboya tutundum. Aynadaki yansımam solgundu. “Ya sıra bize gelirse?” diye fısıldadı biri. Bu soru havada asılı kaldı. Kimse cevap vermedi. Çünkü cevap korkuydu. Eve döndüğümde babam kapıda bekliyordu. Bu iyiye işaret değildir. “Üniversitede olay olmuş,” dedi. Sesi sakin ama altı sertti. “Yine yürüyüş mü?” “Hayır,” dedim. Yalan söyledim. Ama yalan burada savunma biçimidir. Babam bana doğru bir adım attı. “Adını bir yerde duymak istemiyorum,” dedi. “Bizim ailemiz böyle şeylere karışmaz.” Bizim ailemiz. Ailemizin neye karışıp neye karışmayacağına kim karar veriyor? “Ben sadece dersime gidiyorum,” dedim. Babamın gözleri dolu değildi. Ama korkuyordu. Onun korkusu öfke gibi görünüyordu. Çünkü erkeklere korkmak öğretilmez burada. Onlara kontrol öğretilir. “Bir kızın adı karışırsa…” dedi, cümleyi tamamlamadı. Ama ben tamamladım. Bir kızın adı karışırsa evlilik zorlaşır. Bir kızın adı karışırsa mahalle konuşur. Bir kızın adı karışırsa aile lekelenir. Bir kızın adı karışırsa kendisi silinir. Annem mutfaktan çıktı. Gözleri kızarmıştı. Yine su sesiyle saklamıştı ağlamasını. “Laleh,” dedi yumuşak bir sesle. “Baban haklı. Zaman kötü.” Zaman ne zaman iyi oldu? Odama çekildiğimde kapıyı kilitlemedim. Kilit güvensizlik demektir. Güvensizlik ise ev içinde bile tehlikelidir. Yatağa oturdum. Negin’in yüzü geldi gözümün önüne. Onun annesini düşündüm. Şimdi ne yapıyordur? Kapıya mı bakıyordur sürekli? Telefonun çalmasını mı bekliyordur? Bir annenin bekleyişi dünyanın en ağır yüküdür. Gece yarısı telefonum titredi. Bilinmeyen numara. Açtım. Karşıdan fısıltı geldi. “Laleh?” Ses titriyordu. Negin’in kuzeniydi. “Onu görmüşler,” dedi. “Ama iyi değil.” “Ne demek iyi değil?” dedim. Sesim çatladı. “Konuşmamış. Avukat yok. Ailesine haber vermemişler. Sorgu sürüyormuş.” Sorgu. Bu kelime mideme taş gibi oturdu. Telefon kapandıktan sonra uzun süre karanlıkta oturdum. İçimde bir suçluluk büyüdü. Onu o yürüyüşe ben çağırmıştım. “Bir şey olmaz,” demiştim. Bir şey olmuştu. Sabaha kadar uyuyamadım. Sabah ezanı okunurken gözlerim yandı. Pencereden dışarı baktım. İsfahan yine güzeldi. Gökyüzü pembe. Sokaklar sakin. Bir şehir, kadınlarının korkusunu saklayabiliyorsa gerçekten güzel midir? O gün üniversiteye gitmedim. Negin’in evine gittim. Kapıyı annesi açtı. Yüzü çökmüştü. Göz altları morarmıştı. Beni görünce sarıldı. Öyle sıkı sarıldı ki nefesim kesildi. “Bir şey yapmadı benim kızım,” dedi kulağıma. “Sadece yürüdü.” Sadece yürümek. Bu ülkede bir kadının sadece yürümesi bile suç olabilir. Ev sessizdi. Negin’in odasının kapısı aralıktı. İçeri baktım. Yatağı toplanmamıştı. Masasında açık bir defter vardı. Üzerine eğildim. Şöyle yazmıştı: “Bir gün özgür bir sabaha uyanırsam, ilk iş saçlarımı keseceğim. Kimse için değil. Kendim için.” Defteri kapatamadım. Ellerim titredi. Annesi mutfaktan çay getirdi. Çay bardakları titriyordu. Masaya koyarken döktü biraz. “Dönecek değil mi?” diye sordu bana. Ben sosyoloji öğrencisiyim. Toplumsal yapıları inceliyorum. Ama bir anneye umut verip veremeyeceğimi bilmiyorum. “Dönecek,” dedim. Yalan söyledim mi bilmiyorum. Sadece inanmak istedim. Eve döndüğümde babam yüzüme bakmadı. Televizyon açıktı. Yine düzen, yine güvenlik, yine huzur. “Arkadaşının adı geçiyor,” dedi aniden. Kalbim sıkıştı. “Nerede?” diye sordum. “İyi ailelerin çocukları böyle şeylere karışmaz,” dedi. İyi aile. İyi kız. İyi kadın. Bu kelimeler zincir gibidir. Parlak görünür ama ağırdır. “Baba,” dedim ilk kez sesim titremeden. “Bir kız yürüdü diye kötü olmaz.” Babam bana baktı. O bakışta korku vardı. Ve çaresizlik. “Bu ülkeyi sen mi değiştireceksin?” dedi. Hayır. Ben ülkeyi değiştiremeyebilirim. Ama kendimi kaybetmek istemiyorum. O gece annem odama geldi. Elinde eski bir fotoğraf vardı. Gençlik fotoğrafı. Saçları açık. Gülümsüyor. “Ben de üniversiteye giderken böyleydim,” dedi. Şaşırdım. “Ne oldu?” diye sordum. Başını eğdi. “Evlendim,” dedi. “Ve sustum.” Sustum. Bu kelime nesilden nesile geçiyor burada. Annem yatağımın kenarına oturdu. “Sen daha cesursun,” dedi. “Ama korkuyorum.” Onun korkusu sevgiden doğuyordu. Biliyorum. Ama sevgi bazen zincire dönüşür. Bir hafta sonra haber geldi. Negin serbest bırakılmıştı. Ama o Negin değildi artık. Onu kampüsün köşesinde gördüm. Zayıflamıştı. Gözleri donuktu. Sarıldım. O kaskatı durdu. “İyi misin?” dedim. Başını salladı. Ama gözleri başka bir şey söylüyordu. Bir insanın ruhu yorulduğunda, bedeni hayatta kalır ama içi sessizleşir. “Konuşmadım,” dedi fısıltıyla. “Hiçbir şey söylemedim.” O an onunla gurur duydum. Ama aynı anda içim parçalandı. Çünkü bir genç kadının gururu, susabilmesine bağlı olmamalı. Eve dönerken düşündüm. Biz burada iki hayat yaşıyoruz. Birincisi dışarıdaki: başörtülü, dikkatli, ölçülü. İkincisi içimizdeki: bağıran, koşan, özgür olmak isteyen. Hangisi gerçek? Belki ikisi de. Ama ben içimdeki sesi kaybetmek istemiyorum. O gece saçlarımı açtım. Pencereyi araladım. Rüzgâr içeri girdi. Saçlarımı yüzüme savurdu. Gözlerimi kapattım. Ve bir hayal kurdum. Bir gün sınırların olmadığı bir yerde yürüyorum. Kimse saçımı saymıyor. Kimse adımı fısıldamıyor. Kimse annemi ağlatmıyor. Belki o gün gelmez. Ama ben hayalini kurdukça, içimde bir yer yaşamaya devam edecek. Ve eğer bir gün bu ülkenin kadınları aynı anda susmayı bırakırsa… İşte o zaman sessizlik gerçekten çatlayacak. Ben Laleh. Yirmi iki yaşındayım. Korkuyorum. Ama unutmayacağım. Ve unutmadıkça, kaybolmayacağım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD