Annemin sustukları

890 Words
Bazı geceler annemin nefes alışını dinliyorum. Duvarlar ince ama korku kalın. İnsan korkuyla yaşadığında evin içi bile sokak kadar tehlikeli gelir. O gece saat üçe doğru uyandım. Bir şey beni dürttü sanki. Sessizlik fazla yoğundu. Sonra annemin odasından boğuk bir ses geldi. Hıçkırık gibi ama bastırılmış. Yatağımdan kalktım. Koridor karanlıktı. Ayaklarım soğuk zemine değdi. Kapısını araladım. Pencerenin önünde oturuyordu. Sırtı bana dönüktü. Sokak lambasının sarı ışığı omuzlarına düşüyordu. Başörtüsü yoktu. Saçlarının arasına beyazlar karışmış. Ne zaman çoğaldılar fark etmemişim. “Anne…” dedim. Omuzları hafifçe titredi ama dönmedi. Yanına gidip yere oturdum. Dizlerimi kendime çektim. Uzun süre konuşmadık. Bazen iki kadının sessizliği bütün cümlelerden daha ağırdır. “Benden korkuyor musun?” diye sordum. Bu soru günlerdir içimdeydi. Çıkmazsa beni zehirleyecekti. Yavaşça bana döndü. Gözleri şişmişti. “Senden değil,” dedi. “Seni kaybetmekten.” Kaybetmek. Burada kaybolmak sadece ortadan yok olmak değildir. Bir kızın adı bir dosyaya girerse kaybolur. Bir kızın sesi kısmaya zorlanırsa kaybolur. Bir kız kendi içinden vazgeçerse kaybolur. “Ben kaybolmayacağım,” dedim ama sesim kendimden emin değildi. Annem elimi tuttu. Elleri soğuktu. “Gençliğimde biz de yürüdük,” dedi. Bu cümle beni şaşırttı. “Gerçekten mi?” Başını salladı. “Biz de bağırdık. Biz de değişim istedik. Sonra arkadaşlarımızdan bazıları dönmedi. Bazıları döndü ama aynı değildi. Ailelerimiz korktu. Biz de sustuk.” “Siz sustunuz,” dedim. “Evet,” dedi. “Ve o suskunluk içimizde kaldı.” O an annemin gençliğini düşündüm. Belki o da bir akşam saçlarını açık bırakmıştı. Belki o da bir slogan atmıştı. Belki o da bir arkadaşını kaybetmişti. Bir neslin sustukları diğer neslin omuzlarına yük olur mu? Ertesi gün üniversiteye gittiğimde hava boğucuydu. Negin yanımda yürüyordu ama yürüyüşü değişmişti. Omuzları hafifçe öne düşmüş. Gözleri sürekli etrafı tarıyor. “Dün gece yine geldiler,” dedi fısıltıyla. “Size mi?” “Mahalleye. Birinin evine.” Her kapı sesi artık tehdittir. Ders arasında kantinde oturduk. Çaylarımız soğudu. Kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Masalar arası fısıltılar dolaşıyordu. Bir kız ayağa kalktı. Elindeki telefonu gösterdi. “Birini daha almışlar,” dedi. Kalbim sıkıştı. “Kim?” İsmi duyduğumda dizlerim zayıfladı. Tanıyordum. Geçen hafta birlikte yürümüştük. İnsanlar gözaltına alındıkça şehir küçülüyor. Tanıdık yüzler eksiliyor. Sokaklar boşalıyor. Öğleden sonra kampüs çıkışında babamı gördüm. Yine. Göz göze geldik. Bu kez yüzünde öfke yoktu. Yorgunluk vardı. Arabaya bindik. Uzun süre sustuk. “Komşu konuşmuş,” dedi sonunda. Komşular burada sadece komşu değildir. Göz olur. Kulak olur. “Ne demiş?” dedim. “Adın geçiyor,” dedi. “Toplantılar, yürüyüşler…” “Ben suç işlemedim,” dedim. Babam direksiyona daha sıkı tutundu. “Suç olup olmaması önemli değil,” dedi. “Önemli olan neyin suç sayıldığı.” Bu cümle havada asılı kaldı. Eve vardığımızda annem kapıda bekliyordu. Yüzü solgundu. Babam ayakkabılarını çıkarırken, “Bu böyle devam edemez,” dedi. Kalbim hızlandı. “Ne devam edemez?” “Bu ortam,” dedi. “Bu risk.” “Ne yapacaksın?” diye sordum. Cevap vermedi. O gece yemek masasında kimse konuşmadı. Çatalın tabağa değen sesi bile sertti. Yatağıma uzandığımda içimde bir huzursuzluk vardı. Sanki bir şey yaklaşırken hava ağırlaşır ya, öyle. Gece yarısı telefonum çaldı. Bilinmeyen numara. Açtım. Karşıdan tanıdık ama yorgun bir ses geldi. “Laleh…” Negin. “Neredesin?” dedim nefes nefese. “Bilmiyorum,” dedi. “Bizi başka bir yere getirdiler.” Sesi boğuktu. Arka planda kapı sesi geldi. “İyi misin?” dedim. Uzun bir sessizlik oldu. “Bilmiyorum,” dedi. Bir insan “bilmiyorum” dediğinde aslında çok şey saklar. “Annene bir şey söylemek ister misin?” dedim. “Nefes alsın,” dedi. “Sadece nefes alsın.” Telefon kesildi. O an dizlerimin üzerine çöktüm. Ağlamadım. Gözyaşı gelmedi. Sadece boşluk. Sabah anneme söyledim. Gözleri doldu ama ağlamadı. “Biliyorum,” dedi. “Nasıl?” “Annesi gece geldi.” Bir anne başka bir annenin kapısını çaldığında dünyanın dengesi değişir. Günler geçti. Negin’den haber yok. Ben derslere gitmeye devam ettim. Ama artık her şey bulanık. Hoca konuşuyor, öğrenciler not alıyor, hayat devam ediyor gibi görünüyor. Ama bir şey kırıldı. Bir gün babam beni karşısına aldı. “Pasaportunu çıkaralım,” dedi. Ne dediğini anlamam birkaç saniye sürdü. “Ne?” “Buradan git,” dedi. “En azından bir süre.” Annem gözlerini kaçırdı. “Gitmemi mi istiyorsunuz?” dedim. “Yaşamanı istiyoruz,” dedi babam. Yaşamak. Bu kelime ilk kez başka bir anlam kazandı. Gitmek ihanet gibi hissettirdi bir an. Ama kalmak da yavaş yavaş solmak demekti. Odama çekildim. Dolabımı açtım. Giysilerime baktım. Bu odada büyüdüm. Bu duvarlarda gençliğim var. Pencereden dışarı baktım. İsfahan yine sakin görünüyordu. Taş köprüler yerinde. Sokak lambaları yanıyor. Ama artık ben aynı değilim. Masama oturdum. Defterimi açtım. Yazdım: “Belki gitmek kaçmak değildir. Belki gitmek hayatta kalmaktır. Ama geride kalan her şey içimde taşınacak.” Kalem elimde titredi. O an anladım. Ben nereye gidersem gideyim, annemin sustukları benimle gelecek. Negin’in yarım kalan cümleleri benimle gelecek. Bu şehrin duvarlarına çarpıp geri dönen çığlıklar benimle gelecek. Ve belki bir gün… Belki bir gün ben geri dönerim. Ama o gün, korkarak değil. Seçerek. O gece annemin yanına gittim. Başımı dizine koydum. Çocukken yaptığım gibi. “Elimi bırakma,” dedim. “Bırakmam,” dedi. Ama ikimiz de biliyorduk. Bazen bırakmak zorunda kalırsın. Ve o an, ilk kez gerçekten anladım: Bir ülke insanlarını gitmeye mecbur bırakıyorsa, aslında en çok kendini eksiltir. Ben Laleh. Yirmi iki yaşındayım. Ve ilk kez hayatımda bir bavul düşüncesi, bir hayalden daha gerçek.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD