Negin’i götürdükleri anın sesi hâlâ kulaklarımda. Arabanın kapısı kapanırken çıkan o tok metal sesi… Sanki bir insan değil de bir hayat kapatılmıştı içine.
O akşam İsfahan’ın gökyüzü tozlu bir turuncuydu. İnsanlar camlardan bakıyor ama perde arkasında kalıyordu. Kimse kimseye açıkça yardım etmiyordu artık. Yardım etmek cesaret değil, risk demekti.
Onu götürdüklerinde bağırmadı. Direnmedi. Yalnızca arkasına baktı. O bakışın içinde panik yoktu. Daha korkunç bir şey vardı: bilinç.
Sanki biliyordu.
⸻
Negin’e ilk öğretilen şey zamanın yok oluşuydu.
Odaya sokulduğunda duvarlar kirli beyazdı. Ne saat vardı ne pencere. Tavandaki floresan ışık göz alacak kadar parlaktı. Gölge yoktu. Gölge olmayınca insan kendini saklayamıyordu.
Işık hiç sönmedi.
İlk saatlerde oturmasını söylediler. Sadece oturmasını. Konuşmadılar. Soru sormadılar. Beklettiler.
Beklemek, bağırmaktan daha yıpratıcıdır.
İnsan kendi zihniyle baş başa kalır.
Negin önce sloganları düşündü.
“Kadın, Yaşam, Özgürlük.”
Sonra kalabalığı.
Sonra koşuşu.
Sonra cop sesini.
Sonra benim yüzümü.
⸻
İlk sorguda üç adam vardı.
Biri soruları soruyordu.
Biri dosyaları karıştırıyordu.
Biri hiçbir şey yapmadan izliyordu.
İzleyen adamın bakışları bir iğne gibiydi. Konuşan adam sertti ama tahmin edilebilirdi. Sessiz olan daha tehlikeliydi.
“Organizasyon kim?”
“Yabancı medya ile bağlantın var mı?”
“Kim yönlendirdi?”
Negin ilk başta mantıkla cevap verdi.
“Kimse yönlendirmedi. Kendimiz yürüdük.”
Adam hafifçe güldü.
“Kimse kendiliğinden yürümez.”
Bu cümle aslında rejimin özeti gibiydi. Onlara göre irade yoktu. Ya yönlendirilmiş olmalıydın ya da suçlu.
⸻
İkinci gün uykusuzluk başladı.
Gözlerini kapattığı anda kapıya vuruyorlardı.
Başını eğdiğinde bağırıyorlardı.
Bir an bile gevşemesine izin vermiyorlardı.
Işık gözlerini yakıyordu.
Baş ağrısı zonkluyordu.
Zamanı saymaya çalıştı önce. Kalp atışlarını saydı. Yüzde kaybetti. Sonra vazgeçti.
İnsan zaman duygusunu kaybedince kimliğini de kaybeder.
⸻
Bir ara önüne bir fotoğraf koydular.
Benim fotoğrafım.
Yürüyüşte çekilmiş bir kare.
“Bu kız kim?”
Negin’in boğazı kurudu ama yüzü değişmedi.
“Arkadaşım.”
“Adı?”
“Laleh.”
“Tam adı?”
O an durdu.
Bir saniyelik duraklama bile dosyaya not düşülecek bir ayrıntıydı.
“Hatırlamıyorum.”
Tok bir ses masaya vurdu.
“Hatırlamıyorsan hatırlatırız.”
Tehdit açık değildi ama yeterince netti.
O an Negin’in içinde bir şey koptu. Korku değil. Karar.
Benim adımı tam vermedi. Soyadımı söylemedi. Adresimi söylemedi.
Beni korudu.
⸻
Üçüncü gün yemek verdiler ama suyu kısıtladılar.
Dördüncü gün su verdiler ama uyku vermediler.
Dengeyi bozuyorlardı. Bedenin alışmasını engelliyorlardı. İnsan düzen bulamayınca düşünemez hale gelir.
“Annen hasta değil mi?” dediler bir ara.
Negin’in kalbi bir an durdu.
“Kalbi varmış.”
O cümle bir işkence aletinden daha keskindi.
“Kendin için susuyorsun, anlıyoruz. Ama annen için susma.”
İşte orada çatlak oluştu.
Negin kendisi için dayanabilirdi. Ama annesi için?
Zihni ikiye bölündü.
Bir tarafı “Konuşma.” diyordu.
Diğer tarafı “Ya ona zarar verirlerse?” diye fısıldıyordu.
Ama yine de isim vermedi.
⸻
Bir gece onu dar bir hücreye aldılar. Tek başına.
Işık burada da sönmüyordu ama daha soğuktu. Beton zemine oturdu. Sırtını duvara yasladı.
Orada ilk kez ağladı.
Sessizce.
Çünkü içeride ağlamak zayıflık değil, boşalmaydı.
“Kaç Laleh,” diye mırıldandı kendi kendine.
Ben o sırada evimde duvara bakıyordum. Onun yaşadıklarını bilmiyordum. Ama içimde bir huzursuzluk vardı. Sanki biri adımı karanlık bir odada fısıldıyordu.
⸻
Beşinci gün önüne bir ifade koydular.
“Devlet karşıtı faaliyet.”
“Kamu düzenini bozma.”
“Yabancı güçlerle iş birliği.”
“İmzala.”
“İmzalamazsan tutukluluk uzar.”
Süreç uzar.
Sanki bu bir bürokratik işlem.
Negin kalemi eline aldı. Eli titriyordu. Baş ağrısı zonkluyordu. Gözleri ışıkta yanıyordu.
Bir an için imzalamayı düşündü.
Bir imza.
Bir çizik.
Ve belki annesi güvende olurdu.
Ama o imza yalnızca bir kağıt değildi. Bir teslimiyetti.
Kalemi masaya bıraktı.
“Yalan.”
O kelime küçük ama ağırdı.
Odadaki hava değişti.
⸻
Sonraki saatler daha sertti. Sesler yükseldi. Tehditler somutlaştı. Psikolojik baskı arttı.
Ama Negin o noktada susmayı seçti.
Susmak bir direnişti.
Konuşursa yalnızca kendini değil, başkalarını da yakacaktı.
⸻
Günler sonra — kaç gün olduğunu bilmeden — kapı açıldı.
“Geçici tahliye.”
Ayakta durmakta zorlandı. Kasları zayıflamıştı. Gözleri ışığa alışamıyordu.
Dışarı çıktığında gerçek gökyüzünü gördü.
Mavi.
Gerçek bir mavi.
O an çöktü.
Ağladı.
İçerideyken ağlamamıştı.
Dışarıda ağladı.
⸻
Eve döndüğünde annesi kapıda bekliyordu. Sarıldılar. Ama o sarılma eski sarılma değildi.
Negin’in omuzları sertleşmişti.
Kapı çalınca irkiliyordu.
Pencereden sokağa bakarken perdeleri tam kapatıyordu.
“Bizi izliyorlar,” dedi bir gece.
Belki gerçekten izliyorlardı. Belki de zihni artık güven kavramını tanımıyordu.
⸻
Beni gördüğünde uzun süre konuşmadı.
“Ne yaptılar?” diye sordum.
Cevap vermedi.
Sadece gözlerime baktı ve fısıldadı:
“Bir dahaki sefer çıkamayabilirim.”
O cümle bir kehanet gibi asılı kaldı odada.
Ve ilk kez o an, içimde net bir korku doğdu.
Bu bitmemişti.
Bu sadece bir prova gibiydi.
Asıl karanlık henüz başlamamıştı.