Negin eve döndüğünde İsfahan aynı İsfahan’dı.
Aynı dar sokaklar.
Aynı tozlu rüzgâr.
Aynı minarelerden yükselen ezan.
Ama hiçbir şey aynı değildi.
Çünkü Negin aynı değildi.
Kapı çaldığında irkiliyordu.
Telefon çaldığında yüzü beyazlıyordu.
Pencereden dışarı bakarken perdeleri aralıktan tutuyor, sokağın ucundaki siyah arabayı dakikalarca izliyordu.
“Orada duruyor,” diyordu.
“Sabah da oradaydı.”
Bazen araba gerçekten orada oluyordu.
Bazen olmuyordu.
Ama korku hep oradaydı.
⸻
Geceleri uyuyamıyordu.
Işık söndüğünde karanlık değil, o floresan beyazlığı görüyordu. Gözlerini kapattığında sorgu odasının kokusu geliyordu burnuna. Metal, ter ve nem karışımı bir koku.
Bir gece çığlık atarak uyandı.
Annesi koşarak odasına geldi.
“Negin, kızım…”
Negin’in yüzü ter içindeydi.
“Işık sönmüyor anne,” dedi titreyerek.
Oysa odası karanlıktı.
Travma bazen fiziksel bir yara gibi kanamaz. Ama insanın zihninde açık kalır.
⸻
Ben onu her gün görmeye gidiyordum.
Eskisi gibi kahkaha atmıyordu. Çay içerken bardak titriyordu elinde. Konuşurken cümle ortasında susuyor, dinliyormuş gibi başını çeviriyordu.
“Ne dinliyorsun?” diye sordum bir gün.
“Adımlar,” dedi.
Ama sokakta kimse yoktu.
⸻
Bir hafta böyle geçti.
Sonra bir sabah telefonuma bir mesaj düştü.
“Yarın meydandayız.”
Altında sadece üç kelime vardı:
Kadın. Yaşam. Özgürlük.
Negin’e baktım.
“Gitmeyeceğiz,” dedim.
Gözlerime uzun uzun baktı.
“Gideceğiz,” dedi.
“Yeni çıktın.”
“Yeni çıktım diye susarsam, içeri girdiğim gün zaten boşuna girmiş olurum.”
Onu ilk kez o kadar sakin ve kararlı gördüm.
Korkuyordu. Evet.
Ama korkuya rağmen konuşuyordu.
Belki cesaret korkusuzluk değildi.
Belki cesaret, korkuya rağmen yürümekti.
⸻
Meydan doluydu.
Kadınlar başörtülerini gevşetmişti. Bazıları tamamen çıkarmıştı. Genç kızlar saçlarını rüzgâra bırakmıştı. Erkekler etraflarında halka olmuştu.
Sloganlar yükseliyordu.
“Korkmuyoruz!”
Ama herkes korkuyordu.
Ben Negin’in elini tuttum. Avucu soğuktu.
“Hazır mısın?” dedim.
Başını salladı.
Sonra başörtüsünü çıkardı.
O an meydanda bir uğultu yükseldi. Küçük bir hareketti belki. Ama o topraklarda bir devrim kadar büyüktü.
Saçları rüzgârda dalgalandı.
Negin gülümsedi.
O gülümseme, özgürlüğün bir saniyelik fotoğrafıydı.
⸻
Sonra siren sesleri duyuldu.
Bir anda.
Her şey bir saniyede değişti.
Siyah araçlar meydanın kenarından içeri girdi. Güvenlik güçleri koşarak dağıldı kalabalığa.
Gaz kapsülleri atıldı.
Bir patlama sesi.
Sonra bir tane daha.
Nefes alamadım.
Gözlerim yandı.
İnsanlar koşmaya başladı. Bağırışlar yükseldi. Bir kadın yere düştü. Bir adam onu kaldırmaya çalıştı.
“Koş!” diye bağırdım Negin’e.
Ama o duruyordu.
Bir kadının yere düşen başörtüsünü yerden aldı. Kadını kolundan tutup kaldırmaya çalıştı.
O an bir el omzuna indi.
Sert.
Negin’i çektiler.
“Hayır!” diye bağırdım.
Elimi uzattım ama biri beni itti. Yere düştüm. Dizim asfaltın sertliğini hissetti.
Negin’i sürüklüyorlardı.
Bu kez gözlerindeki ifade farklıydı.
Korku vardı.
Ama pişmanlık yoktu.
Bana baktı.
Ağlamıyordu.
Bağırmıyordu.
Sadece dudakları kıpırdadı.
“Kaç.”
Sonra kalabalığın içinde kayboldu.
⸻
O gün birçok kişi alındı.
Birçok ev basıldı.
Birçok anne kapıda bekledi.
Ama Negin bu kez geri dönmedi.
⸻
Günler geçti.
Resmî bir bilgi yoktu.
Avukatlar dosyaya ulaşamıyordu.
Adı listede görünmüyordu.
Sanki hiç alınmamıştı.
Yokluk bazen ölümden daha korkutucudur.
En azından ölüm bir bilgidir.
Belirsizlik insanı kemirir.
⸻
Onuncu gün kapı çalındı.
İki adam.
Soğuk yüzler.
“Başınız sağ olsun.”
Annesinin çığlığı sokağı yırttı.
Ben o an hiçbir şey duymadım.
Kulaklarım uğulduyordu.
“Kalp krizi,” dediler.
Yirmi iki yaşında.
Kalp krizi.
O kadar sade söylediler ki.
Sanki bir hava durumu raporu okur gibi.
⸻
Cenazeyi hızlıca kaldırdılar.
Kalabalık olmasına izin vermediler.
Fotoğraf çekilmesine izin vermediler.
Konuşma yapılmasına izin vermediler.
Ama insanlar yine de geldi.
Sessizce.
Birbirlerine bakarak.
Toprak atılırken içimde bir şey gömüldü.
Ben yaşıyordum.
O yaşamıyordu.
Bu cümle beynimde dönüp durdu.
Ben yaşıyordum.
O yaşamıyordu.
⸻
O gece odama kapandım.
Aynaya baktım.
Saçlarımı çözdüm.
Uzun uzun baktım kendime.
Sonra makası aldım.
Bir tutam kestim.
Bu bir yas değildi.
Bu bir söz gibiydi.
O toprağın altında kalmayacaktı.
Ben susarsam gerçekten ölecekti.
⸻
Ertesi sabah karar verdim.
Artık burada kalamazdım.
Negin mezardaydı.
Ama ben hâlâ yürüyebilirdim.
Yürümek artık bir tercih değil, bir borçtu.
Ve o gün, ilk kez kaçmayı değil, hayatta kalmayı düşündüm.
Çünkü bazen hayatta kalmak da bir direniştir.