Negin’in mezarından döndüğüm gün İsfahan’ın gökyüzü kurşuni değildi.
Tersine, utanç verici bir şekilde berraktı.
Güneş parlıyordu.
Dün bir insan toprağa verilmişti.
Bugün dünya normaldi.
En çok bu canımı yaktı.
Sokaktan çocuk sesleri geliyordu. Bir manav bağırarak fiyat söylüyordu. Hayat, Negin’in ölümünü umursamadan devam ediyordu.
Ben edemiyordum.
O gece uyumadım. Yatağımda dönüp dururken beynimde iki ses konuşuyordu.
Birincisi bağırıyordu:
“Sokağa çık. Onun için bağır. Susma.”
İkincisi fısıldıyordu:
“Sen de ölürsen kim anlatacak?”
Hangisi cesaretti?
Hangisi korkaklık?
Bilmiyordum.
⸻
Ertesi gün üniversiteye gittim.
Koridorlar sessizdi. İnsanlar göz göze gelmemeye çalışıyordu. Negin’in adı yüksek sesle anılmıyordu ama herkes biliyordu.
Bir grup kız tuvalette başörtülerini gevşetmiş, aynaya bakıyordu.
Biri beni gördü.
“Onun için yapıyoruz,” dedi.
Ses tonu titriyordu.
O an içimdeki öfke yükseldi.
“Yeterince yapmadık,” dedim.
Kız bana baktı.
“Ne yeterli?”
Cevap veremedim.
Çünkü hiçbir şey yeterli değildi.
⸻
Akşam evde annem sofrayı kurarken bana bakmadan konuştu.
“Gideceksin değil mi?”
Elim durdu.
“Ne?”
“Gözlerinde görüyorum.”
O an ağlamak istedim. Ama gözyaşı lüks gibiydi.
“Burada kalırsam…” dedim.
Cümle yarım kaldı.
Annem sandalyeye oturdu.
Yorgun görünüyordu.
“Kalmak cesaret değil kızım,” dedi.
“Bazen gitmek de cesarettir.”
İşte o an ikinci ateş yandı.
Gitmek.
Kaçmak değil.
Tanıklık etmek için yaşamak.
Ama içimdeki diğer ses susmuyordu.
“Negin kaldı. Sen gidiyorsun.”
Bu cümle boğazıma düğüm oldu.
⸻
Üç gün sonra gizli bir buluşmaya gittim.
Bir apartman dairesi. Perdeler kapalı. Telefonlar kapatılmış.
On kişi vardık.
Herkes fısıltıyla konuşuyordu.
Bir çocuk elindeki kağıttan isim okudu.
Gözaltında olanlar.
Kaybolanlar.
Ölenler.
Negin’in adı listede geçti.
O an kalbim sıkıştı ama bu kez ağlamadım.
Bir kız ayağa kalktı.
“Artık korkmayacağız.”
Bir erkek cevap verdi.
“Korkacağız. Ama yine de yapacağız.”
Bu cümle içime yerleşti.
Toplantıda yeni bir yürüyüş planı konuşuldu. Daha büyük. Daha görünür.
Ben sustum.
İçimdeki iki ateş birbirini yakıyordu.
Gitmeliydim.
Ama son bir kez…
Son bir kez bağırmalı mıydım?
⸻
Gece eve döndüğümde çekmecemi açtım.
Pasaport.
Eski fotoğraflar.
Biraz para.
Kaçış somut bir şeydi artık.
Sınırdan geçen bir tanıdığın numarası vardı. Fısıltıyla verilen bir isim. Güvenilir denilen bir rota.
Parmaklarım kağıdın üzerinde gezindi.
Sonra telefonuma bir mesaj düştü.
“Yarın akşam. Son kez.”
Mesajı gönderen, toplantıdaki kızdı.
Son kez.
Bu iki kelime beynimde yankılandı.
Son kez bağırmak.
Son kez meydanda olmak.
Son kez korkuyu yüzüne çarpmak.
Ve sonra gitmek.
Belki de ikisi birlikte mümkündü.
⸻
Ertesi akşam meydan daha kalabalıktı.
Sanki herkes bir şeyin sonuna geldiğini hissediyordu.
Sloganlar daha sertti.
“Adalet!”
“Özgürlük!”
“Negin için!”
Adını duymak mideme bir yumruk gibi indi.
Kalabalığın ortasında gözlerimi kapattım.
“Negin,” dedim içimden.
“Bu senin için.”
Başörtümü gevşettim.
Tamamen çıkarmadım.
Ama rüzgâr saçlarımı hissetti.
Bu küçük bir başkaldırıydı.
Ama benim için büyüktü.
Bir anda bağırmaya başladım.
Sesim titriyordu ama durmadım.
O an anladım:
Öfke beni yakıyordu.
Ama korku da beni canlı tutuyordu.
⸻
Siren sesleri yine geldi.
Bu kez kaçmadım.
Kalabalık dağıldı. Gaz yayıldı. İnsanlar itildi.
Bir adam yanıma yaklaştı.
“Git buradan,” dedi fısıltıyla.
Yüzünü tanımıyordum.
“Liste yapıyorlar. Seni arıyor olabilirler.”
Kalbim duracak gibi oldu.
İçimdeki iki ateş aniden birleşti.
Eğer bu gece alınırsa…
Annem yalnız kalacaktı.
Negin gibi kaybolabilirdim.
Bir an durdum.
Sonra geri çekildim.
Koşmadım.
Ama uzaklaştım.
Bu bir geri adım mıydı?
Yoksa hayatta kalma kararı mı?
Bilmiyordum.
______
O gece bavulu hazırladım.
Az eşya.
Bir kazak.
Bir defter.
Negin’le çekilmiş bir fotoğraf.
Fotoğrafa uzun uzun baktım.
“Ben gidiyorum,” dedim fısıldayarak.
“Affet.”
Ama içimde başka bir ses vardı.
“Git. Ve anlat.”
⸻
Sabaha karşı annemle vedalaştık.
Sarılırken kemikleri hissediliyordu. O kadar zayıflamıştı.
“Ya dönemezsem?” dedim.
“Ya dönersen?” dedi.
Umutla korku aynı cümlede buluştu.
Kapıdan çıktığımda sokak sessizdi.
Ama içimde fırtına vardı.
Radikal bir öfke beni geri dönmeye çağırıyordu.
Hayatta kalma içgüdüsü beni ileri itiyordu.
İki ateş arasında yürüyordum.
Ve her adımda Negin’in sesi kulağımdaydı:
“Kaç.”
Bu kaçış değildi artık.
Bu bir tanıklık yolculuğuydu.
Ama henüz bilmiyordum…
Sınır sadece coğrafi değildi.
İnsan bazen en büyük sınırı kendi içinde geçer.
_____
Kaçış gecesi sessiz değildi.
Sokak sessizdi ama içim bağırıyordu.
Çantam hafifti. İçimde taşıdıklarım ağır.
Buluşma noktası şehrin kenarındaki eski bir depo olarak söylenmişti. Oradan başka bir araçla sınıra doğru ilerleyecektik. Herkes fısıltıyla konuşuyordu. Kimse kimsenin gerçek adını sormuyordu.
Ben yine de korkuyordum.
Çünkü korku, ikinci tutuklamadan sonra Negin’in gözlerinde kalmış bir şeydi.
Şimdi o korku benimdi.
Depoya vardığımda dört kişi daha vardı. Bir anne ve oğlu. İki genç erkek. Hepimizin yüzünde aynı ifade: Gidiyoruz ama nereye?
Telefonumu kapattım.
Sim kartı kırdım.
Bir parçamı geride bıraktım.
Tam araca binecekken uzaktan far ışıkları göründü.
Bir saniyelik sessizlik.
Sonra biri fısıldadı:
“Dağılın.”
Ama geç kalmıştık.
Siyah araçlar iki taraftan yolu kapattı.
Bağırışlar.
Koşuşturma.
Bir kolumdan sertçe tutuldum. Çantam yere düştü. Fotoğraf dışarı kaydı. Negin’in yüzü toza bulandı.
“Bırakın!” diye bağırdım.
Cevap cop sesi oldu.
Yere düştüm. Dizim asfaltı hissetti. Nefesim kesildi.
Ellerimi arkadan bağladılar.
Bir ses kulağıma eğildi:
“Kaçmak ha?”
O ses alaycıydı.
Beni araca bindirdiler.
O an anladım:
Sınır sandığım şey şehirden çok daha yakındı.
⸻
Bu kez sorgu odası farklıydı.
Daha karanlık.
Ama ışık yine vardı.
Bir adam dosyayı açtı.
“Laleh …” Soyadımı söyledi.
Demek ki biliyorlardı.
“Kaçmaya çalışmışsın.”
Sustum.
“Suçluluğun kabulü sayılır.”
“Suç değil,” dedim.
“Ya nedir?”
“Hayatta kalmak.”
Adam hafifçe gülümsedi.
“Hayatta kalmak için devlete karşı geliyorsun?”
Devlet.
Bu kelime her şeyin üstüne örtü gibi seriliyordu.
⸻
Saatlerce ayakta beklettiler.
Oturmama izin vermediler.
Yoruldukça dizlerim titredi. Düşmeye yaklaşınca biri omzumdan itip tekrar dikleştirdi.
“Direnmeye devam mı?”
Negin’in gözleri geldi aklıma.
O floresan ışığın altındaki hali.
Ben onun yaşadıklarını hayal ediyordum.
Şimdi aynı odadaydım.
Bu düşünce midemi bulandırdı.
⸻
Bir ara önümde bir ekran açtılar.
Yürüyüş görüntüleri.
Ben bağırırken.
Ben başörtümü gevşetirken.
Ben Negin’in adını söylerken.
“Bu sensin.”
“Evet.”
“Pişman mısın?”
Bu soru beklemediğim bir yerden geldi.
Pişman mıydım?
Negin’i düşündüm.
Toprağa düşen fotoğrafı düşündüm.
“Hayır,” dedim.
Tokat bekledim.
Gelmedi.
Onun yerine daha tehlikeli bir şey oldu.
Sessizlik.
Sonra biri eğildi:
“Pişman olacaksın.”
⸻
Uykusuzluk başladı.
Zaman yine dağıldı.
Gözlerim kapanırken bağırdılar.
Duvara bakarken soru sordular.
Cevap vermediğimde annemi andılar.
“Yaşlı kadın yalnız kalır.”
Bu cümle kalbime saplandı.
Bir an imzalamayı düşündüm.
“Yurt dışına çıkma yasağını kabul ediyorum.”
“Yürüyüşlere katılmayacağım.”
Bir imza.
Özgürlük değil ama nefes.
Ama o imza Negin’in mezarına ihanet gibi geldi.
Kalemi tuttum.
Elim titredi.
Sonra bıraktım.
“Yapmayacağım.”
Adamın yüzü sertleşti.
Bu kez fiziksel şiddet başladı.
Ağır değil.
Ama aşağılayıcı.
Omzuma sert bir itiş.
Sandalyeden düşüş.
Saçımın çekilmesi.
Can acısından çok onur acısı vardı.
Beni kırmak istiyorlardı.
Bedenimi değil, irademi.
⸻
Bir gece hücrede tek başımayken karanlıkta dizlerimi göğsüme çektim.
İlk kez gerçekten korktum.
Ya burada kaybolursam?
Ya annem kapıda beklerken kimse gelmezse?
Ya adım bir listede silinirse?
Ölüm korkusu değildi bu.
Yok olma korkusuydu.
Ve o an içimde bir şey çatladı.
Ben ölmek istemiyordum.
Direnmek istiyordum.
Ama yaşamak da istiyordum.
İki istek birbirine düşmandı.
⸻
Üçüncü gün — ya da beşinci, bilmiyorum — kapı açıldı.
“Geçici serbest.”
Yine o kelime.
Geçici.
Beni bıraktılar.
Ama pasaportuma el koydular.
İmzalamadığım halde.
Demek ki başka bir planları vardı.
“Tekrar denersek…” dedi adam kapıda.
Cümleyi bitirmedi.
Bitirmesine gerek yoktu.
⸻
Dışarı çıktığımda hava soğuktu.
Nefes aldım.
Ama bu nefes özgürlük değildi.
Bu bir uyarıydı.
Artık listede olduğumu biliyordum.
İzleniyordum.
Kaçış zorlaşmıştı.
Ama imkânsız değildi.
Ve o an bir karar verdim.
Bu ülkeden çıkacaktım.
Yasal değilse başka yoldan.
Çünkü artık burada kalmak sadece risk değil, yavaş bir ölüm demekti.
⸻
O gece eve dönmedim.
Bir arkadaşın evine gittim.
Yeni bir rota bulmam gerekiyordu.
Daha gizli.
Daha tehlikeli.
Sınır bu kez daha uzak değildi.
Ama ben daha kararlıydım.
Çünkü işkence beni korkutmamıştı.
Beni netleştirmişti.
Negin ölürken yalnızdı.
Ben yalnız ölmeyecektim.
Ya yaşayacaktım.
Ya da anlatacaktım.