18. BÖLÜM: HAYALETİN GÖLGESİ
ARAS (CERRAH)
Deponun içindeki halojen gazı ciğerlerimi yakmıyordu artık; çünkü karşımda gördüğüm kişi nefesimi tamamen kesmişti. Tekerlekli sandalyedeki o siluet ışığa çıktığında, damarlarımdaki kanın donduğunu hissettim. Bu yüz, her gece rüyalarımda üzerine toprak attığım o yüzdü.
"Yavuz..." diye fısıldadım. Sesim bir mezar taşı kadar soğuktu. "Sen o yangında öldün. Seni ellerimle morga taşıdım."
Ağabeyim Yavuz, yüzünün yarısı yanık izleriyle kaplı olsa da o alaycı gülümsemesiyle bana bakıyordu. "Hala o kadar safsın ki Aras," dedi Yavuz, sesi metalik bir tınıyla yankılanarak. "Cerrah sensin ama dikişi atan bendim. O morgdaki sadece bir cesetti, benim hayatım ise o gece başladı."
Dila'nın kolumun altındaki desteği sıkılaştı. Şaşkınlığını ve korkusunu hissedebiliyordum. "Aras, kim bu adam?" diye sordu titreyerek.
"Öldüğünü sandığım ağabeyim," dedim. "Ve anlaşılan o ki, Büyük Beyefendi'nin asıl beyni oymuş."
YAVUZ
Aras’ın o şaşkın yüzünü izlemek, yıllarca çektiğim acıya değmişti. O, babamızın göz bebeği, yetenekli cerrahıydı; bense her zaman gölgede kalan, kirli işleri temizleyendi. O yangın benim kurtuluşumdu.
"Dila, değil mi?" dedim, bakışlarımı o cesur hemşireye çevirerek. "Aras sana sadece bir intikam hikayesi anlattı. Annenin ölümü, babamın ihaneti... Ama sana o belleğin içindeki asıl şeyi söylemedi. O bellekte bir liste yok hemşire."
Dila cebindeki belleği çıkardı, şüpheyle baktı.
"O bellekte, Aras’ın o gece hastanede yaptığı o 'hata'nın kanıtları var," diye devam ettim. "Aras bir kahraman değil Dila. O, senin aileni yok eden o operasyonun başındaki neşterdi. Seni koruması vicdan azabından, sevgiden değil."
DİLA
Yavuz’un sözleri beynimin içinde birer bomba gibi patladı. Bakışlarımı yavaşça Aras’a çevirdim. Gözlerini kaçırdı. O an anladım ki, Yavuz tamamen yalan söylemiyordu. Dünyam başıma yıkılırken, Aras’ın yaralı bedeninden desteğimi bir anlığına çektim. Sendeledi.
"Doğru mu?" diye sordum, sesim bir fısıltıdan ibaretti. "Ailemin ölümüyle senin bir ilgin var mı?"
Aras sustu. O sessizlik, en büyük itiraftı.
"Dila, açıklayabilirim..." dedi Aras, ama sesi o kadar zayıftı ki.
"Açıklayacak bir şey yok," dedi Yavuz, tekerlekli sandalyesini bize doğru sürerek. "Şimdi o belleği bana ver Dila. Aras seni kandırdı. Ben ise sana gerçeği ve intikamını sunuyorum. Mert bir piyondur, Büyük Beyefendi bir maskedir. Asıl güç burada."
MERT (KENDİNE GELİRKEN)
Yerdeki gazın etkisiyle başım dönerken Yavuz’un sesini duydum. O tekerlekli sandalyedeki hayalet... Beni o yönetmişti. Beni Aras’ın üzerine o salmıştı. Beyefendi’nin bile ondan korktuğunu şimdi anlıyordum. Elim silahıma gitti ama parmaklarımı hissedemiyordum.
"Yavuz..." diye mırıldandım. "Bellek bende sanıyordum..."
Yavuz bana bakmadı bile. "Senin elindeki sadece bir oyuncak Mert. Gerçek oyun yeni başlıyor."
DİLA
Elimdeki belleğe baktım. Bir yanda beni hayata döndüren, uğruna canımı tehlikeye attığım Aras; diğer yanda ailemin katili olduğunu iddia eden bu hayalet. Aras'ın omuzlarından tutup onu duvara yasladım.
"Dışarıda adamlar var," dedim Yavuz’a dönerek. "Kimse buradan elini kolunu sallayarak çıkamaz."
"Haklısın," dedi Yavuz ve elindeki kumandaya bastı. Deponun her köşesinde kırmızı ışıklar yanıp sönmeye başladı. "Bu depo on dakika içinde küle dönecek. Dila, seçimin yap: Ya katilinle birlikte burada yanarsın, ya da belleği bana verip benimle gelerek ailene ne olduğunu kendi gözlerinle görürsün."
Aras elimi tuttu. "Dila, gitme... Lütfen."