2. Bölüm

1031 Words
Yazar'dan Söylediği sözler beynine bir balyoz gibi inmişken Meva'nın başı dizlerinin üzerinde bakışları önünde ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Kendisi de diğer kadınlar gibi korku içindeydi ama binbaşı denen gavurun ondan istediği fazlaydı. İçinde merhamet olmadığını, iki seçenekten birini seçmek zorunda olduğunu biliyordu. İçinden Türk askerlerinin gelmesi için dua ederken etrafta ki bir kaç bakış onun üzerindeydi. "Binbaşı sana takmış belli. Senin yerinde olsam onun güvenini kazanıp onunla devam ederdim. Tek kurtuluşunun bu olduğunu bil. Çünkü bizim için durum daha kötü olacak ve büyük ihtimalle köle olarak satılacağız" Meva ses ile irkilip az ötesinde oturan kadına baktı. 30 yaşlarında genç bir kadındı. "Bunu nasıl söylersin? Ölsem bile o gavur herifle çiftleşmem" dedi öğürür gibi yaparak. Kadın derin bir nefes aldı. "Sence ona hayır dersen seni tüm askerlere sunmaz mı sanıyorsun? Hemde burda herkesin gözü önünde ve tüm askerlerle... Ben sadece içinde ki ateşi görüp seni uyarmak istedim. Ona karşı gelme" Meva sinirle önüne döndü. Kadının söylediklerini bile hazmedemiyordu, o pislikle nasıl... Düşünürken bile midesi bulanıyordu. Savaşlarla büyümüş bir kız çocuğu olmasına rağmen kendini bugüne kadar sakınmıştı ama şimdi? Şimdi neler duyuyordu kulakları. Ne kadar zaman geçti bilmiyordu. Dakika mı? Saat mi? Başını bir an kaldırıp etrafına baktı. Kadınlar başları önde beklerken askerler aç gözle onlara bakıyordu. Kadının söyledikleri doğruydu. Burda ki esir olan kadınların hiç birinin bundan kurtuluşu yoktu ama kabul edemiyordu bir türlü. Erkek olsa öldürülecekti ama kadın olmakta onu kurtarmıyordu. Düşünürken aklını kaybedecek gibiydi. Bir asker yanlarına gelip hepsine bir parça somon ekmek verdi. " Günlerce elinizde ki dilim ekmekten başka, yolda bulursak meyve yiyeceksiniz. Kendinizi buna göre ayarlayın" diyerek uzaklaştı. Meva eline verilen ekmeğe baktı. Bir kırıntı koparıp ağzına attı. Bolluk içinde değildi köyde de ama bir dilim ekmekle günlerce kim dayanabilirdi? Binbaşı denen sapığı düşünmemek için aklına farklı şeyler getirmeye çalıştı ama ne fayda? Uykusun da ölmezse yine Meva'ya musallat olacaktı. Zaten çok sürmeden bir asker onun önüne gelip "Binbaşı seni çağırıyor" dedi. Meva başını kaldırıp çadıra doğru baktı. Binbaşı ona bakıyordu. Savaş esnasında insanlar boş buldukları zamanda dinlenirdi ama o uçkurunun peşine düşmüştü. "Kalk" dedi önünde ki asker. Hava yavaştan kararmaya başlamıştı. Dakikalar sonra akşam olacaktı. Asker ona doğru eğilince Meva ona temas etmesine izin vermeden ayağa kalktı. Askere sert bir bakış atıp binbaşı denen varlığa yürümeye başladı. Binbaşı Andrew gelişini izlerken yüzünde ukala bir ifade vardı. Meva yüzüne nefretle bakarken bu onun umurunda bile değildi. Hiç acele etmeden onu süzdü. Kol ve bacaklarında çizikler olsa da çok güzel hatları vardı. Ona sahip olmak için heyecanlıydı. Böylece kaybettiği savaşın tüm sinirini de bedeninden atacaktı. "Kararını verdin mi Türk kızı? Benim altıma mı yatacaksın? Yoksa seni tüm askerlerimin altından mı geçireyim?" diyerek küçümseyici bakışlarını önünde kızın bedeninde gezdirdi.Meva ne yapacağını düşünürken "Allah senin belanı versin" diyip Andrew'in ayaklarının dibine tükürdü. Andrew sinirle Meva'nın kolunu kavrayıp onu askerlerin önüne itti. Meva kendini zorla toplayıp ayakta kaldı. "O artık sizindir, ona istediğinizi yapın" diye bağıran binbaşı ile korku tüm bedenini kapladı. Askerler Meva'ya bakıp sırıtırken, Meva'nın kalbi son derece hızlı atıyordu. Askerlerden ikisi Meva'nın kolunu tutunca Meva direndi. "Bırakın beni aşağılık domuzlar" dedi. "Onu götürün ne isterseniz yapın" diye bağırdı Andrew tekrar. "Bana da kızlar dan en güzel olanı getirin" diye ekledi. . Askerler başıyla onaylayıp Meva'yı ormana doğru sürüklemeye başladı. Bir asker de kızların en güzel olanını aramaya başladı. Meva tüm gücünü kullanıp kurtulmaya çalışıyordu hala. Kurtulamayacağını anlayınca ise hıçkırarak ağlamaya ve tekrar askerlerden kurtulmaya çalıştı ama gücü onlara yetmiyordu. "Bırakın beni" diye bağırdı tekrar. Askerler onu ormana sokup yere itti. Yaklaşık 10 asker vardı ve hepsi sırasını bekliyordu. İki asker kollarını, iki asker bacaklarını sıkıca tutarken o hala direniyordu. Çığlıkları ormanı inletiyordu. "Tamam kabul ediyorum binbaşı ile olacağım" dedi. Askerler birbirine bakıp yan şekilde sırıttı. "Artık çok geç güzelim, bu gece bizimle idare edeceksin" diyerek bir asker elbisesinin zaten yırtılmış olan eteğini yırtıp elbiseyi yukarı sıyırdı. "Güzel parçaymış" diyerek güldü bir diğeri. Alttan giydiği tayt benzeri kumaşın beline attı elini önünde olan asker. Meva'nın çığlık atması kimsenin umurunda değildi. "Az sonra sana gerçek çığlığın nasıl atıldığını öğreteceğiz" dedi biri. Bir asker Meva'nın yüzüne eğildi ama Meva başını yana eğdi. Asker umursamayıp boynuna geçti. Meva tutulan kol ve bacaklarına rağmen direnmeyi bırakmamıştı. Meva artık sona geldiğini düşünürken "Binbaşı yola çıkmamız gerektiğini söyledi. Az önce gözcü Türk askerlerinin yaklaştıklarını söyledi. Hemen gitmeliyiz" askerler arasında memnuniyetsiz bir uğultu koparken Meva'nın el ve ayaklarını bıraktılar. Meva'nın ettiği dualar kabul olmuş, Türk askerleri sayesinde kurtulmuştu, en azından şimdilik. Olduğu yerden kıpırdayamadı. Bir asker kolunu kavrayıp onu sert şekilde ayağa kaldırırken direnmedi. Saçı başı dağılmış, saçına çalı çırpı takılmıştı otların üzerinden. Kendini son derece güçsüz ve yorgun hissediyordu. Çok korkmuştu askerlerin tecavüzüne uğrayacağım diye ama kurtulmuştu bir şekilde. Tekrar diğer tutsakların yanına getirilip elleri bağlandı. Başını kaldırıp hiç kimseye bakmamıştı. Andrew ise atını sürmeye başlamadan gözü hep ondaydı. Ona olan siniri geçmemişti. Yanına getirilen kız uysaldı, itaatsizlik yapmamıştı Meva gibi. Tam pantolonunu çıkarmış, kızın elbisesini sıyırırken Türk askerlerinin geldiğini öğrenmiş yeniden sinirlenmişti. Artık ne olursa olsun sınırı tam geçmeden durmak yoktu. Yollar uzun ve tehlikeliydi. Önden ve arkadan gözcülük yapan askerler sayesinde güvenle ilerliyorlardı. Andrew atın üstünde rahat bir şekilde giderken askerler yürüyordu. Yorulan atların bir çoğu geride kalmıştı. Andrewin atı ise son kalanlardandı. Bir tam gün boyunca yol gittiler. Andrew arada dönüp asi Türk kızına bakış atıyordu. Arada durup ağlasa da başka bir tepki vermiyordu. Onu askerlerine kullandıracaktı bir sorun olmasaydı. Şimdi biraz acele ettiğine karar verdi. Onun hala dokunulmamış olması büyük şanstı. Ona ilk gecesinde cehennemi bizzat yaşatacaktı. Hele şu sınır bir geçilip kendi ülkelerine ayak bassın ilk işi bu kızı becermek olacaktı. "Binbaşım peşimizdeler hala" diye bağırdı bir asker. Andrew bıkkın bir nefes verdi. "İkiye bölünüp daha sonra sınırda buluşalım. Esirler bizi yavaşlatmaktan başka işe yaramıyor ama onlar bizim için teminat. Askerlerin bir kısmı onları götürsün, diğer kısmı savaş hazırlığı için yavaş yavaş takip etsin. Şu asi Türk kızını bana getirin" diye emirlerini sonlandırdı. Meva yeniden kolunun kavranmasıyla direnmeye başladı. Yine ondan ne istiyordular? Andrew'in atının önüne sürüklenerek getirildi. Bir günün ardından ilk kez Andrew'in yüzüne baktı. Andrew onu kolundan yakalayıp atın üstüne alırken korkuyla çığlık attı. Andrew elini Meva'nın ince beline sarıp bir eliyle atın yularını iyice kavradı. "Sen benim yol arkadaşım olacaksın asi Türk kız. Seninle işim bitene kadar sadece benim esirimsin" diyerek atın arkasına vurup, atı koşturmaya başladı...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD