O günün akşamı köy sessizliğe gömülmüştü. Ama bu sessizlik, sıradan bir sessizlik değildi; her evin duvarında yankılanan, her kapının ardında fısıldanan ağır bir gerçek vardı: Ağa, Zehra’yı seçmişti.
Benim için ise dünya ikiye ayrılmıştı. Bir tarafta hayallerim, özgürlüğüm, kendi yazdığım kaderim vardı. Diğer tarafta ise Kaya Ağa’nın bakışları ve dudaklarından çıkan o soğuk hüküm: “Artık benimsin.”
Eve kapanmıştım. Odama çekildiğimde kalbim hâlâ yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Pencereden dışarı baktığımda köy meydanında olup biteni yeniden gözümün önüne getiriyordum. Onun gözlerindeki kararlılığı, meydandaki herkesin sessiz kabullenişini… Sanki tüm köy benim üzerimden nefes alıyor, ben boğuldukça onlar rahatlıyordu.
Annem, kapımın dışında sabaha kadar dolaştı. Her seferinde sessiz bir iç çekişi duydum. Babam ise suskundu; biliyordum, aslında o da istemiyordu ama Ağa’nın sözü köyde kanun gibiydi.
Gece uyuyamadım. Yatağımda dönüp dururken içimde iki ses çatışıyordu. Birincisi:
“Kaç Zehra! Dağlara çık, uzaklaş, kendi hayatını yaşa!”
Ama diğer ses fısıldıyordu:
“Kaçamazsın. Onun gözü seni bir kere seçti mi, artık nereye gidersen git bulur.”
Sabah olduğunda güneşin ışıkları bile bana yabancı geliyordu. Çocukların kahkahaları, kadınların çeşme başındaki sohbetleri… Her şey eskisi gibiydi ama ben farklıydım artık. Çünkü herkes biliyordu: Ben, Kaya Ağa’nın gözüne düşmüştüm.
⸻
O gün köyde ilk kez dışarı çıktım. Annem “Gitme, insanların bakışlarına dayanamazsın” dedi ama ben inadına çıktım. Yürürken hissettiğim şey tam da buydu: her adımda gözler üzerimdeydi.
Köyün kadınları beni süzerken bazıları acır gibi bakıyor, bazıları ise kıskanıyordu. Çocuklar fısıldaşıyor, erkekler ise başlarını öne eğip yol veriyordu. Bütün bu bakışların içinde kendimi çıplak kalmış gibi hissettim.
İçimden “Ben teslim olmayacağım” diye geçirdim. Ama dudaklarımda bu sözler bile titriyordu.
⸻
O günün akşamına doğru babam beni çağırdı. Odanın içinde ağır bir hava vardı. Sessizliği annem bozdu:
“Zehra kızım… Bu köyde hiçbirimiz Ağa’ya karşı gelemeyiz. Hepimiz onun ekmeğiyle yaşıyoruz.”
Babam ise başını eğmişti. Konuşmaya gücü yok gibiydi. Bir anlık cesaretle sordum:
“Baba, sen de mi kızını vereceksin?”
Babamın gözleri doldu. O an anladım ki, onun da kalbi kanıyordu ama elleri bağlıydı.
İçimdeki öfke büyüdü. Çocukluğumdan beri bu topraklarda büyümüştüm. Bu köyde şarkılar söylemiş, dere kenarında koşmuş, yıldızların altında hayaller kurmuştum. Ve şimdi, tek bir adamın sözüyle hayatım elimden alınacaktı.
Ama sessizce karar verdim: Boyun eğmeyeceğim.
⸻
Gece olduğunda yıldızlara baktım. İçimde bir korku vardı, evet. Ama aynı zamanda bir meydan okuma da hissediyordum. Belki kaçacak gücüm yoktu, ama sessiz direnişime başlayabilirdim. Onun karşısında gözlerimi kaçırmayacak, onun hükmüne başımı eğmeyecektim.
O gece ilk kez kendime fısıldadım:
“Benim adım Zehra. Ve ben, kendi kaderimi kendim yazacağım.”
Kaya Ağa’nın köy meydanında söylediği o sözden sonra, içimde koca bir boşluk oluşmuştu. Eve dönmüştüm ama ne ellerim titremeyi bırakıyordu ne de yüreğim. Herkesin önünde bana sahip çıkmıştı, sanki ben bir insan değil de bir toprak parçasıydım.
Odama kapanınca, yatağımın kenarında duran eski defterimi elime aldım. Çocukluğumdan beri gizlice tuttuğum günlüğüme. Kalemi titreyen parmaklarımla tuttum ve yazmaya başladım:
“Beni seçtiğini söylüyor. Sanki seçim bana ait değilmiş gibi. Kalbim hâlâ çarpıyor, ama korkudan mı, yoksa başka bir şeyden mi bilmiyorum. Onun gözleri beni ürkütüyor ama aynı zamanda sanki derinlerde bir yerime dokunuyor. Bu his nedir bilmiyorum. Kaçmak istiyorum, ama kaçsam da bulacak gibi hissediyorum. Ben Zehra’yım. Henüz boyun eğmedim. Eğmeyeceğim.”
Yazarken gözyaşlarım defterin sayfalarına damladı. Kalemim kaydı, kelimeler dağıldı. Ama içim biraz olsun hafifledi.
⸻
Ertesi gün köy çeşmesine su doldurmaya gittiğimde kadınların fısıldaşmalarına kulak misafiri oldum. İkisi bana bakarak konuşuyordu:
“Yazık kıza… Daha gencecik, hayalleri vardı belki.”
“Yazık mı? Ağa’nın eşi olacak. Konağa gelin gitmek kolay mı? Köyde kim böyle bir şans bulmuş ki?”
Sanki ben yokmuşum gibi konuştular. İçim öfkeyle doldu. Bana acıyanlara da, kıskananlara da kızdım. Çünkü ikisi de benim ne hissettiğimi anlamıyordu. Benim için bu bir şans değil, zincirdi.
Küplerimi doldururken gözlerimi yere diktim. Ama içimdeki ses tekrar tekrar aynı şeyi fısıldıyordu: “Diren, Zehra. Onu kabullenme.”
⸻
O akşamüstü evimize Ağa’nın adamlarından biri geldi. Geniş omuzlu, sert bakışlı biriydi. Babam kapıda bekliyordu. Adam kısa konuştu:
“Ağa yakında düğün hazırlıklarına başlanmasını ister. Kızın hazır olsun.”
Babam başını eğdi, hiçbir şey diyemedi. Adam çekip gitti. Ben kapının arkasından her şeyi duymuştum. Ellerim buz kesildi. Damarlarımdaki kan çekilmiş gibiydi.
O an aklımdan tek bir şey geçti: “Kaçmalıyım.”
Gece boyunca düşündüm. Dağlara mı sığınsam? Yakındaki şehre mi gitsem? Belki kimse bulamazdı. Ama sonra aklıma Kaya Ağa’nın bakışları geldi. O kararlılık, o kendine güven… Nereye gitsem bulacağına inandım. Kaçış bana özgürlük değil, daha da büyük bir korku getirebilirdi.
⸻
Annem odama geldi. Gözleri kıpkırmızıydı. Titreyen sesiyle fısıldadı:
“Zehra… Kızım, kaderine razı ol. Ağa kötü biri değildir. Seni incitmez. Konağa vardığında alışırsın. Hem bizi de düşün. Köyde senin yüzünden başımıza iş gelmesin.”
Ona baktım. Sanki kalbimi sıkıyordu bu sözler.
“Anne,” dedim, “Ben istemiyorum. Benim hayatımı neden başkaları yazıyor? Benim hayallerim vardı. Okumak, şehirde yaşamak…”
Annem ağladı. Ellerimi tuttu, alnımı öptü. “Ben de isterdim kızım,” dedi. “Ama bu topraklarda bizler istediğimizi değil, bize yazılanı yaşarız.”
O an anladım: Onların gözünde bu bir kaderdi. Ama benim için, hâlâ bir direniş vardı.
⸻
Gece yarısına doğru evimizin önünde bir hareketlilik hissettim. Pencereden baktığımda ay ışığında siyah bir gölge gördüm. Kalbim hızlandı. O, Kaya Ağa’ydı.
Sessizce kapının önünde duruyordu. Ne adam getirmişti ne de gürültü yapıyordu. Sanki yalnızca benim için gelmişti.
Karanlıkta bile bakışlarını hissettim. Bana doğru başını kaldırdı. Pencerenin ardında olduğumu biliyordu.
Sesi geceyi yardı:
“Zehra.”
Kalbim hızla çarptı. Cevap vermedim. Ama gözlerimi ondan alamadım.
“Kaçma,” dedi. “Korkma da. Ben seni alacağım. İstesen de istemesen de. Ama unutma… Seni kırmayacağım. Çünkü senin inadını, senin ateşini gördüm. İşte bu yüzden seni istiyorum.”
Sözleri kalbime çakıldı. Onun sesi hem tehditkâr hem de garip bir şekilde koruyucuydu.
O an bir kez daha hissettim: Bu savaş uzun sürecekti. Ben direnecektim, o ise beni adım adım kuşatacaktı.
Gece boyunca uyuyamadım. Ay ışığında defterimi açıp şu satırları yazdım:
“Kaya Ağa diyor ki, kaçma. Ben de diyorum ki, teslim olma. Gözlerinde hem fırtına var hem de sıcaklık. Belki bir gün kalbim ona yaklaşır, bilmiyorum. Ama bugün, hâlâ direnen bir Zehra’yım.”
Kalemi kapattım. Gözlerimi yumdum. İçimden yalnızca tek bir cümle geçti:
“Bu daha başlangıç.”