Yeni bir hayat

2410 Words
Gözlerimi o mavi bakışlardan zorla ayırabildim. Boğazım düğümlenmişti. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Kendisini toparlayan köpeğe baktım, sonra tekrar adama döndüm. “Siz önce köpeği eğitin,” dedim, sesim titremesin diye çaba sarf ederek. Geri bir adım attım. Elimdeki çanta yere çarptı. Köpek yeniden hırlamaya başladı. Dişlerini gösterdi. Tüyleri kabardı. Adam, yani o… yavaşça köpeğe doğru bir adım attı. Bakışları buz gibiydi. “Sakin ol, Karabey,” dedi. Sesindeki ton buyurgandı. Köpek, adamın sesiyle olduğu yere çöküp başını eğdi. Sonra tekrar bana döndü. Bakışları sertleşti. Dudakları çizgi gibi gerildi. “Karabey hakkında düzgün konuş,” dedi, sesi tok ve tahammülsüzdü. Alayla kaşlarımı kaldırdım. “Basit bir köpek işte, ne düzgün konuşacağım, Allah Allah…” dedim, savunmaya geçen bir çocuk gibi. Gözlerinde bir kıvılcım çaktı. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti. Bakışları üzerimde delik açacak kadar keskindi. “Kimsin sen? Ne işin var burada?” diye sordu, adımlarını bana doğru sertçe atarak. Tam o an, tiz topuk sesleri avluyu doldurdu. Arkadan gelen kadın sesi gerginliği kesti. “Leyla!” Döndüm. Orta yaşlarında, saçlarını topuz yapmış bir kadın yaklaşıyordu. Gözleri ölçer biçer şekilde üzerimde gezindi. Faria’nın bahsettiği kadın bu olmalıydı… Dilber. “Merhaba,” dedim kısaca, boğazımda düğüm hâlâ yerindeydi. Kadın, yanıma geldiğinde önce bana, sonra adama baktı. Onun varlığında birden duruldu. Başını hafifçe öne eğdi. “Ağam… Leyla, Süleyman’ın yeni bakıcısı,” dedi. Sesi saygılıydı ama temkinli. Adam, yani Berzan Karahan, birkaç saniye boyunca yüzüme bakmaya devam etti. Gözlerinde açık bir hoşnutsuzluk vardı. Neredeyse iğrenircesine bakıyordu. Sonra kısa ve keskin bir nefes alıp, “Tamam, Dilber abla,” dedi. Ardından sert bir dönüşle avludan uzaklaştı. Ağır adımlarla dış kapıdan çıkarken, Karabey de peşinden gitti. Kadın, hâlâ başını eğmiş haldeyken bana döndü. Gözleri yumuşaktı. “Gel kızım,” dedi kısaca. Tereddüt etmeden peşine takıldım. Avludan sağa döndük. Sessizliğin içinde sadece ayak seslerimiz vardı. Geniş bir taş duvarın önündeki kapıya geldiğimizde kadın kapıyı açtı. “Geç kızım,” dedi nazikçe. İçeri adım attığımda bir an duraksadım. Burası bir mutfaktı. Ama alışık olduğumdan çok farklıydı. Geniş, ferah… Neredeyse salon büyüklüğündeydi. Her şey düzenliydi, temizdi. Ama en çok dikkatimi çeken şey dolaplardı. Gözlerim dolapların yüzeyinde gezindi. “Altın mı bunlar?” dedim, şaşkınlığımı gizleyemeyerek. Kadın hafifçe gülümsedi. “Evet kızım,” dedi sanki bu şaşırılacak bir şey değilmiş gibi. “Vay be…” diye fısıldadım kendi kendime. Kadın bana dönüp dikkatlice baktı. “Senin bu mutfakla pek işin olmaz. Geç otur,” dedi eliyle masayı işaret ederek. Ben de yavaşça ilerleyip büyük, ceviz oymalı sandalyelerden birine oturdum. Elimi masaya koydum. Tahta soğuktu. Derin bir nefes aldım. “Su alabilir miyim?” dedim sessizce. Kadın, bir bardağa su doldurup önüme koydu. Gözümle teşekkür ettim. Bardağı aldım ve tek dikişte içtim. Boğazımdan aşağı süzülen o serinlik iyi gelmişti. Kadın bana baktı, gözlerinde dikkatli bir şefkat vardı. “Aç mısın kızım?” diye sordu. Bir an düşündüm. Karnım kazınmıyordu ama yorgunluk, susuzluk, belirsizlik… Hepsi iç içeydi. Ve evet… Hiçbir şey yememiştim. “Evet. Açım,” dedim iç çekerek. Kadın başını salladı. “Tamam. Sana tost yapayım mı?” “Fark etmez,” dedim omuz silkerek. Ne yesem fark etmeyecekti, ama sıcak bir şey iyi gelebilirdi. Kadın ocağa yöneldi, ekmek ve peynir çıkardı. Eli alışkındı, belli ki mutfağa yabancı değildi. Ben onu izlerken, kadın bir yandan konuşmaya devam etti. “Yirmi beş yaşındaydın, değil mi?” “Evet,” dedim, gözlerim hâlâ ellerindeydi. Kadın, başını azıcık çevirdi. “Derya senden bahsetmişti. Bu işe çok ihtiyacın varmış… Normalde Karahanlar dışarıdan kimseyi eve almaz. Valla zor ikna ettim.” İçimden bir cümle geçti: “Derya da kim?” Sonra hemen bir ihtimal geldi aklıma. “Acaba… Derya dediği, Faria mı?” Kafamda sorular çoğalmaya başlamıştı. Ama soramazdım. En azından şimdilik. “Süleyman dokuz yaşında. Biraz haylaz bir çocuktur. Belki idare etmen zor olabilir. Bugüne kadar çok fazla bakıcı değiştirdiler. Hiçbiri onunla anlaşamadı.” Kadın tost ekmeklerini makineye yerleştirip kapağını bastırdı. Peynirin sesi hafifçe cız etti. Mutfakta kısa bir sessizlik oldu. “İdare ederim. Sıkıntı yok,” dedim dudaklarımı büzerek. Sesim biraz yorgundu ama kararlıydım. Dilber, yüzünde ince bir tebessümle bana baktı. Gözleri yumuşaktı. “Çok güzel bir kızsın maşallah,” dedi. Utangaçça gülümsedim. “Teşekkür ederim,” dedim alçak bir sesle. Kadın tostu makineden çıkardı, bir tabağa koyup bana doğru uzattı. Sıcaklığını hissettim tabağın altından. Tostun kokusu bile iştahımı kabarttı. Uzun zamandır böyle bir his duymamıştım. Tabağı aldım, bir ısırık aldım. İlk lokmada gözlerimi kapattım. Eriyen peynir, kıtır ekmek… Tadı öyle tanıdıktı ki, içimde tuhaf bir huzur bıraktı. Beş yıldır yediğim o kuru, tatsız, iğrenç tostlardan sonra sanki bedenime ilaç gibi geldi. Midem ısınmaya, içim gevşemeye başladı. Kadına döndüm. “Bu… hayatımda yediğim en güzel tost,” dedim içtenlikle, gözlerimi tabağımdan ayırmadan. Dilber hafifçe başını salladı. “Bu bizim peynirlerden,” dedi gururla. Yemeye devam ettim. Her lokmada biraz daha insana benziyordum sanki. Tam o sırada mutfağın kapısı açıldı. İçeri, benim yaşlarımda, uzun saçlı, zarif yapılı bir kadın girdi. Gözleri ela, bakışları sakindi. Dilber kadına döndü. “Sanem… Bu Leyla,” dedi. Kadın başını hafifçe eğdi. “Merhaba,” dedi kısa ama samimi bir tonda. “Merhaba,” dedim ben de. Sesimde hâlâ utangaç bir titreme vardı. Dilber bana döndü. “Sanem benim kızım.” Bir an Sanem’e baktım, sonra hafifçe başımı eğdim. “Sen de mi burada çalışıyorsun?” diye sordum, merakımdan çok laf olsun diye. Sanem dudaklarında hafif bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. “Anneme sadece yardım ediyorum.” “Hımm… Ne güzel,” dedim kibarca. Aramızda kısa bir sessizlik oldu. Sonra Dilber, tekrar bana döndü. “Sen güzelce ye tostunu kızım,” dedi şefkatli sesiyle. “Sonra Süleyman’la tanıştırayım seni.” Tabağı elimde tuttuğum gibi son lokmayı da çiğnedim. Peynir damağımda eridi, tostun sıcaklığı içimi sardı. Uzun zaman sonra ilk kez bir şey mideme taş gibi oturmadı. Tam tersine, rahatlatıcıydı. Dilber gülümseyerek bana döndü. “Gel kızım, Süleyman’la tanıştırayım seni.” Başımı sallayıp çantamı omzuma astım. Mutfaktan çıkarken içimde küçük ama baskın bir merak kıpırdanıyordu. Dilber önden yürümeye başladı. Avlunun sağ tarafındaki geniş, taş merdivenlere yöneldik. Merdivenler eski ama görkemliydi, her adımda çıtırtı çıkarıyordu. İkinci kata kadar çıktık. Koridor uzun, duvarlar kalın ve yüksek tavanlıydı. Kapıların ardında kimin yaşadığına dair hiçbir fikrim yoktu ama hepsinin ağırlığı vardı. Sonunda, bir odanın önünde durduk. Dilber kapıyı göstererek, “Burası Süleyman’ın odası,” dedi. Eliyle tam çaprazı işaret etti. “Şu karşı oda da Berzan Ağa’nın odası.” İçimden, Her şey birbirine ne kadar yakın… diye geçirdim. Dilber nazikçe kapıya vurdu. “Süleyman Ağa’m,” dedi. Sesi yumuşaktı ama saygı yüklüydü. İçeriden bir ses geldi. “Efendim, Dilber Teyze?” Dilber kapıyı açtı. İçerideki çocuk yatakta oturmuş, elinde bir kitap tutuyordu. Gözleri bizim üstümüzde gezindi. Dilber beni gösterdi. “Leyla ablan… Yeni bakıcın.” Süleyman gözlerini bana dikti. Bir saniye durdu. Sonra dudaklarını büzerek, beklenmedik bir cümle kurdu: “48 saat veriyorum.” Kaşlarımı çattım. “Anlamadım?” “Bence hiç eşyalarını yerleştirme,” dedi sıradan bir şey söylüyormuş gibi. “48 saat sonra bu konaktan gideceksin zaten.” Gözlerimi kısıp adım attım. “Hey düzgün konuş benimle.” Süleyman başını yana eğdi, alaycı bir ifadeyle, “Ooo,” dedi. Sonra Dilber’e döndü. “Dilber Teyze, bu sefer bulduğunuz kişi bayağı… sivri dilliymiş.” Dilber hafifçe bozulmuştu. Bana dönüp hafifçe başını salladı. “Leyla, Süleyman Ağa’yla düzgün konuş kızım.” Bakışlarımı bir anlığına yere indirdim ama hemen sonra toparlandım. “O önce saygılı olmayı öğrenecek,” dedim kararlı bir sesle. Sonra çocuğa döndüm, gözlerine baktım. “Ben de sana bir ay veriyorum.” Süleyman kaşlarını kaldırdı. “Bir ay sonra büyüklerine saygılı konuşmayı öğreneceksin.” Süleyman, dudaklarının köşesinden küçümser bir tebessümle, “Tamam, güzel,” dedi. Sanki bu karşılıklı meydan okuma hoşuna gitmişti. Dilber, konuyu daha fazla uzatmadan bana döndü. “Gel kızım.” Odanın içerisinde var olan bir kapıyı açtı. Duvarda yeni badana, yerde halı yoktu ama tertemizdi. Yatak, dolap ve bir çekmece… Hepsi yeniydi. Ama düzen ve sadelik, o kulübedeki yalnız odama benziyordu. Sadece bu defa, her şey biraz daha parlak, biraz daha derli topluydu. Dilber hafifçe gülümsedi. “Burası da senin odan, kızım.” Gözlerimi gezdirdim, içime bir soğukluk çöktü. “Başka oda yok mu?” Kadının yüzü hafifçe buruştu. “Bazen… Geceleri kötü rüyalar görür,” dedi. Sesi alçak ve nazikti. “Korktuğu zaman yanına gitmen için… Bu şekilde daha rahat.” Bir şey demedim. Sustum. Yutkundum. İçimde bir yumru gibi duran kırgınlıkla baş başa kaldım. Bir yabancının karanlıklarına bekçilik etmek… Bu iş baştan ağırdı. Ama çaresizdim. “Tamam,” dedim kısaca. Dilber abla birden bana dönerek, “Kızım, gel aşağıda konuşalım biz,” dedi. Gözlerim Süleyman’a takıldı. Son bir kez baktım ona. Küçük elleriyle kitabın sayfalarını çeviriyordu. Ne olup bittiğinin farkında değildi ya da umurunda bile değildi. Herkesin bu kadar diken üstünde olduğu bir evde, o, sakince kitap okuyordu. Dilber abla’nın peşinden merdivenlere yöneldim. Dilber abla beni alt katta küçük bir odaya yöneltti. Kapıyı açtı ve eliyle içeri buyur etti. “Burası bizim için ayrılan bir yer,” dedi. Oda küçüktü ama fazlasıyla düzenliydi. İçerideki koltuklardan birine geçip oturdu. Ben de şöyle bir bakındım. “Bayağı rahatmış,” dedim. Dilber abla başını salladı. “Karahanlar rahata önem verir,” dedi. Ben de karşısındaki koltuğa oturdum. İçim hâlâ tedirgindi ama belli etmemeye çalıştım. Dilber abla gözlerimin içine baktı. “Bak Leyla kızım, çok güzel bir kızsın,” dedi. “Teşekkür ederim,” dedim sessizce. “Berzan Ağam için Süleyman çok önemli bir yerde,” dedi sonra. Gözlerini uzaklara dikti. Sesi yumuşamıştı. “Berzan, ancak Süleyman’ın yanındayken gülümser.” Bakışlarını tekrar bana çevirdi. “O yüzden o çocuğu gözün gibi korumak zorundasın.” İçimde bir şey kıpırdadı. Aslında bir an önce buradan gitmek istiyordum. Ama başka çarem yoktu. “Bu işe ihtiyacım olmasa burada olmazdım. O yüzden merak etme, Dilber abla,” dedim. Elini sıktım. Parmakları sıcak ve sertti. Dilber abla gülümsedi. “Akıllı bir kızsın, çabuk kaparsın,” dedi. Sonra konuyu değiştirdi. “Maaş işi de şu şekilde olacak. Bankaya yatırılmasını istersen bankaya yatırırız, ya da elden veririz.” “Elden almam daha iyi,” dedim. Dilber abla başını salladı. “Ha iyi bari. Maaşın da 60 bin olacak.” Gözlerimi açtım. “Oha, gerçekten mi?” dedim. “Niye şaşırdın kızım?” dedi Dilber abla. “Resmen 25 katını geçiyor. İnanmıyorum,” dedim ve istemsizce güldüm. Dilber abla dudaklarını büktü. “Vallahi para işini konuşmayı çok sevmem ama o kadar değil kızım,” dedi. O anda aklıma düştü. En son 2020 yılında çalışmıştım. Sonra… kaçırılmıştım. Beş yıldır dünya ile bağım kopmuştu. İçimden geçirdim. Kim bilir, şimdi asgari ücret ne kadar? Dilber abla, kısa bir sessizliğin ardından bana dönüp ciddiyetle konuştu. “Evin hanımlarıyla aranı iyi tut. Aslında bu konakta aranı iyi tutman gereken en önemli kişi Berzan Ağa’dır, ama herkese karşı saygılı ol kızım tamam mı” dedi. Bu dünyanın kurallarını bilmiyordum ama öğrenmeye niyetliydim. “Geleneklere pek fazla bağlı birisi değilim ama sizden öğrenirim,” dedim. Dilber abla hafifçe başını salladı. “Berzan Ağa zaten evin işlerine çok karışmaz ama huzursuzluk hissederse, o vakit ipleri eline alır,” dedi. “Tamam. Bu bilgi de cepte,” dedim ve hafifçe gülümsedim. “Yarın sabah erkenden konağı sana gezdireyim tamam mı, yavrum?” dedi Dilber abla. “Tamam,” dedim. Sonra biraz duraksadım. İçimde bir tedirginlik vardı. “Şimdi Süleyman’ın yanına mı gitmem gerekiyor?” dedim. Dilber abla başını iki yana salladı. “Yok kızım. Önce Berzan Ağa’yla konuşman gerekiyor. Ben ne kadar seni tavsiye ettiysem de, Berzan Ağa’nın da seni görmesi lazım,” dedi. İçimdeki endişe hemen yüzüme vurdu. “Ya beni istemezse… o zaman ne olacak?” dedim. “Korkma kızım. O herkese bir şans verir,” dedi Dilber abla güven verici bir sesle. Sonra yerinden kalktı, ellerini beline koydu. “Neyse… Çok işim var. İstersen mutfağa gel ya da burada kal,” dedi. “Bahçeye çıkabilir miyim? Biraz hava alayım,” dedim. “Tamam,” dedi Dilber abla Dilber abla kapının önüne yürüyüp sağ koridoru eliyle işaret etti. “Bahçe yolu buradan, kızım,” dedi. Başımı sallayıp teşekkür ettim ve yavaşça yürümeye başladım. Konağın ağır havasından uzaklaştıkça içime hafiflik yayıldı. Bahçeye adım attığımda beni rengârenk çiçekler karşıladı. Öyle canlı, öyle özenle bakılmışlardı ki… Bu konağın dışında… bu çiçekler hayat gibi. Derin bir nefes aldım. İçime çektiğim hava, o kasvetli geçmişi biraz olsun bastırdı. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Mavi, açık, tertemizdi. Öylesine ferah ki… Gözlerim doldu. “Artık özgürüm,” dedim sessizce. Dudaklarımda hafif bir gülümseme belirdi. “Kurtuldum oradan.” Bir adım attım, sonra bir tane daha… Sonra kendi etrafımda dönmeye başladım. Senden kurtuldum… pislik. Artık ben özgürüm. Aniden ayağım takıldı, dengesizce yere düştüm. Ellerim toprakla buluştu. Bir an öylece kaldım. Toprağın kokusu burnuma geldi. Düşmemin acısı yoktu ama geçmişin yükü, hâlâ içimdeydi. Derin bir nefes aldım ve yeniden ayağa kalktım. Etrafıma baktım. Çiçekler yine sessizce beni izliyordu. Son bir kez daha döndüm kendi etrafımda, bu kez daha sakin… Daha farkında. Sonra konağın içine yöneldim. Holde Dilber abla beni bekliyordu. Yüzü ciddiydi ama bakışları yumuşaktı. “Kızım, Berzan Ağa geldi. Seninle görüşmek istiyor,” dedi. İçimde bir sıkışma oldu. Nefesim hızlandı. Sabah yaşadığım o an… O gözler… O köpek… Hepsi birden aklıma geldi. “Tamam,” dedim, dudaklarımı bastırarak. “Çalışma odası birinci katta. Sağdaki kapı,” dedi Dilber abla. Başımı salladım ve merdivenlere yöneldim. Her adımda içimdeki heyecan büyüyordu. Bir yandan bu adamı görmek istiyor, bir yandan korkuyordum. Merdivenleri çıkarken bir kadına çarptım. Geriye doğru sendeledik. Kadın durdu. Belli ki bu evin parçasıydı. Kıyafetlerinden, saçının kusursuzluğundan, duruşundaki o yapay asil duruştan belliydi. “Sen de kimsin?” dedi, gözlerini kısmıştı. “Adım Leyla. Süleyman’ın yeni bakıcısıyım,” dedim. Kadın baştan aşağı beni süzdü. Yüzünde küçümseyici bir ifade vardı. “Bu kaçıncı değişen bakıcı ama bir türlü Berzan ağa anlamıyor ,” sanki kendisiyle konuşuyor gibi havası vardı. Tam bir şey söylemek üzereydim. Dili damağımı yakıyordu ama Dilber abla’nın uyarısı geldi aklıma. Evin hanımlarıyla aran iyi olsun, kızım… Bir şey demeden yürümeye devam ettim. İçimde o kadının sesi yankılanırken, sağdaki kapıya yöneldim. Başımı eğmeden kapıya yöneldim. Derin bir nefes aldım ve kapıya iki kez tıklattım. İçeriden tok, sert ama net bir ses geldi. “Girin.” Kapıyı açtım. İçeriye adım attım ve yavaşça kapıyı kapattım. Oda genişti. Kitap kokusu vardı. Deri koltuklar, ağır perdeler ve loş bir ışık hâkimdi. Berzan koltukta oturuyordu. Elinde bir kalem vardı. Onu çeviriyordu parmaklarının arasında. Bakışları bir anda gözlerime kilitlendi. Doğrudan… Hiç kaçırmadan. Donakaldım. Gözlerimi ondan kaçıramadım. İçimde bir şey kıpırdadı. Gözleri, durgun ama baskındı. Ben de baktım. Uzun uzun… Adamın yüzünde hiçbir mimik yoktu. Ne bir tebessüm ne bir öfke… Sadece o yoğun, sarsıcı bakış. İç sesim çığlık atıyor gibiydi ama dışarıdan tek bir hareketim yoktu. Sadece sustum… ve baktım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD