6. BÖLÜM - Bir Kahrını Bin Mutluluğa Değişmeyeceğim Adam

2023 Words
Lacivert rengini siyaha karıştıran bir gökyüzü; sert esen rüzgârın, gelişi güzel savurduğu birkaç kuru yaprak ve hâlâ gerçek olduğuna inanmakta güçlük çektiğim, sol elimi kavramış bir başka el... Tarık'ın, bir elinin elimde oluşuna sevinmek istiyordum. Hücrelerime temas eden hücresi sayısınca şiirler okumak, şarkılar söylemek istiyordum. Fakat yüzüne her bakışımda, unutmuş olduğum gerçek bir tokat gibi yüzüme yüzüme çarpıyordu. Tarık yanımdaydı ve eli elimdeydi. Buraya kadar her şey muazzam gibi görünse de, aslında gerçekler şöyleydi. Tarık yanımda ve sarhoştu, üstelik elimden tutmasının sebebi ise beni Leyla'ya götürmek istemesiydi. Bilinçsizce yapıyordu her şeyi, bu yüzden sevinecek yüzü kendimde bulamıyordum. Bu hayalperest Adamın kırık hayallerini, kendim için çıkar olarak göremezdim. Bu hem kendime hem Tarık'a olan saygımı yitirirdi. Bu yüzden yapabileceğim tek şeyi yapıp Tarık'a odaklanmaya çalıştım. Sarhoştu, doğru düzgün yürüyemiyordu, hatta doğru düzgün konuşamıyordu bile... Birkaç dakika evvel, beni rakı sofrasından kaldırınca neye uğradığımı şaşırmıştım. Tarık sürekli çekiştirip duruyordu ve henüz yiyip içtiklerimizin parasını ödememiştik. Tarık'ın cebinden para çıkarabilecek bir hali olduğunu düşünmüyordum, benim ise param yoktu. Elimi onun cebine atmanın doğru olduğunu düşünmüyordum. Küçük bir çıkmaza girmiştim ve kendimi, balık lokantasının sahibi yaşlı adama karşı biraz mahcup hissediyordum. En azından durumu anlatıp parayı daha sonra ödeyip ödeyemeyeceğimi sorabilirdim. Tarık'ın elini daha sıkı kavrayıp aksi yöne çekiştirdim. Zaten zar zor ayakta durabildiği için pek fazla direnemiyordu. Usulca yaşlı adamın yanına yaklaşıp seslendim. "Kadir usta..." Bunu söylemek epey tuhaf hissettirmişti. "Tarık biraz sarhoş. Üzerimde param yok benim. Yarın gelip ödesem sorun olur mu?" "Önemli değil kızım. Çirkin'in her zamanki halleri. Yarın gelir halleder kendisi, sen dert etme sakın." Başımı yukarı aşağı salladım, anlayışlı oluşuna sevinmiştim. "Anladım. İyi akşamlar, kolay gelsin!" "Güle güle kızım, dikkat et Çirkin'e." Son cümlesine gülümserken, Tarık hemen yan tarafımdan belli belirsiz sözcüklerini sıralamaya başlamıştı. "İyiyim ben Kadir usta." Gözlerini kapatmamaya direniyordu. "Leyla'ma götürüyorum bu kadını..." Bu kadın... İşte bu yüzden mutlu hissedemiyordum. Tarık ayıkken Ela olan ben, sarhoşken onun için yalnızca "bu kadın"dım. Oyunbaz adam, beni tanımaya başladığına neredeyse inandıracaktı. Yaşlı adamın bile yüzüne bir hüzün çökmüştü Tarık böyle söyleyince... Acaba biliyor muydu Tarık'ın ailesinin kaza geçirdiğini? Gerçi onun lakabının Çirkin olduğunu biliyorsa, bunu da bilebilirdi. Yüzümdeki o pişman ve kırılmış ifadeyi söküp atmak, hatta kazımak istiyordum. Ama yapabildiğim, yalnızca bir gülümseme ile gizlemek olmuştu. Yaşlı adama sahte tebessümlerimden birini gönderip başımla selamladım ve hâlâ kendi kendine sayıklamakta olan Tarık'ın elinden tutup çekmeye başladım. Yürümeye başlayalı iki dakika bile olmamıştı ama Tarık şimdiden adım atamaz hâle gelmişti. Elimi elinden çektim usulca, istemeden... Tek kolunu omzuma atıp, sırtından destek verdim. Böyle yürümek biraz zordu ama taksi veya benzeri bir araca verecek param olmadığından katlanmak zorundaydım. Omuzlarımda taşıdığım, Tarık'ın bir kolu değildi yalnızca. Tarık'la beraber, ona duyduğum yoğun sevginin de tüm ağırlığı bir anda omuzlarıma binmişti. Aynı anda hem ağlamak, hem kahkaha atmak istiyordum. Hem sevinmek, hem hüzünlenmek istiyordum. Bana aynı anda bu kadar çok duygu yaşatan bu adamı, gücüm yettiği kadar sevmek istiyordum. Kulaklarımda çınlayan ve bitmek bilmeyen tiz bir ses, omuzlarımda taşıdığım yükün ağrısı ve dermanı kalmamış bacaklarımla hâlâ yürümeye devam ediyordum. Dua ede ede, pes etmemeye çalışarak yürüyordum. Bir an önce Tarık'ı evine götürüp kendim de rahat yatağımda uzun bir uyku çekmek istiyordum. Yeryüzü artık karanlığın esiri olmuş, hava da gökyüzünün soğuk rengine yakışacak biçimde daha fazla soğumuştu. Rüzgar, belirli aralıklarla esiyor; değdiği yeri adeta buza çeviriyordu. Aslında ben pek üşümüyordum. Ama Tarık... Onun montu bendeyken ve onda yalnızca bir hırka varken, içim bir türlü rahat etmiyordu. Benim yüzümden o naif bedeni hastalanıp yorgun düşmemeliydi. Çoğu kez yalpalayarak güç bela ilerlediğimiz yolda, bir otobüs durağına denk gelmiştik. Otobüse binecek param yoktu belki, ama durağında rahatça Tarık'taki hırkayla bendeki montu değiştirebilirdim. "Haydi, gel Tarık. Az kaldı." diye söylendim kendi kendime, ama Tarık duymamıştı. Zaten nasıl duyacaktı ki bu hâlde? Kalan son birkaç adımımızı, büyük bir sabırla tamamlamıştık. Tarık'ı duraktaki oturağa yavaşça oturtunca derin bir nefes alabilmiştim. Birkaç kez soluklanıp etrafa bakındım. Uzak sayılmazdık belki, ama bu şartlarda oraya varmamız; birkaç derin iç çekiş, Tarık'ın dudaklarından çıkan üç beş anlamsız cümle ve yaklaşık on dakikamızı alırdı. Gideceğimiz yol bir anda gözümde büyürken tekrar sıkıntıyla iç geçirdim. Kafamı kaldırıp Tarık'a baktığımda gözleri kapalıydı ve başı sürekli aşağıya düşüyordu. O her defasında yukarı kaldırsa da, başı tekrar tekrar düşüyordu. Ama uyumamalıydı. Eve kalan son dakikalarımı uyuyarak kâbusa çevirmemeliydi rüya adam. Uyumasını engelleyebilmeyi umarak iyice yanına yaklaştım ve yüz hizasına eğildim. Bir kez adıyla seslendim ancak tepki vermemişti. Sesimi biraz daha yükselttim. Ve biraz daha... Nihayet kendisine seslenildiğini fark edip gözlerini hafifçe açtı. "Tarık..." dedim tekrar. "Tarık, bana bak!" Gözlerini biraz daha açıp baygın baygın yüzüme baktı. Öylesine boş bakıyordu ki, o an içinde hiçbir duygu barındırmadığına yemin edebilirdim. Usulca üzerindeki hırkaya uzandım ve mümkün olduğunca sarsmamaya çalışarak üzerinden çıkardım. Hırkayı üzerinden çıkardığımda, üşüdüğünde dair hiçbir işaret görmedim Tarık'ta. Yine de montu üzerine giydirip hırkayı da kendi üzerime geçirdiğimde bakışlarımı tekrar Tarık'a çevirmiştim. Hâlâ gözlerini güçlükle açık tutabiliyordu. Sokağa kalan mesafeyi tamamlamaya çalışmadan evvel, biraz soluklanmak için Tarık'ın hemen yanındaki boş yere oturdum. Bu, hayatımın en tuhaf gecesiydi. Ama geceden daha tuhaf olan bir şey varsa o da, benim bir türlü bu durumdan şikayetçi olamamamdı. Ne olursa olsun, Tarık'ın yüzündeki bu sarhoş tebessümü görmek, tüm bu sıkıntıya değer gibiydi. Başımı tedirgince Tarık'a çevirdim. Sanki hiç sarhoş olmamış da, ona böyle baktığımı görüp hislerimi anlarmış gibi korkuyordum. Oysa ben, bu haldeyken ona aşkımı itiraf etsem bile hiçbir şey anlamaz, anlasa da ertesi sabaha unuturdu. Aslında böyle düşününce biraz cesaret geliyordu. Elbette aşkımı itiraf etmezdim, ama ona doya doya bakabilirdim. Gözlerimi, Tarık'ın yorgun yüzüne diktim. Yüzündeki her bir çizgiyi, beni, sakalı tek tek incelemeye başladım. Uğruna kitaplar yazılabilecek kadar anlamlı her bir yüz çizgisine dokunmak istedim. Ya da yanaklarına gölgesini düşüren kirpiklerinden öpmek istedim. Bu kez mantığım yapmamı söylüyordu, kalbim yapmamamı. O kendinde değilken benim hâlâ kendimi düşünüyor olmam, utanç duymama sebep verebilecek türden bir ayıptı. Bu yüzden sadece izlemekle yetindim. Yüzünün her milimetresini, yavaş yavaş, sindire sindire incelerken gözlerim gözlerinde takılı kalmıştı. Çünkü Tarık'ın gözleri kapanmıştı. Panikle omzundan dürtüp seslenmeye başladım. "Tarık!" Biraz daha sert dürttüm. "Tarık uyan, gözünü seveyim uyuma!" Tepki vermeyince omzundan tutup sarsmaya başladım. "Tarık, lütfen! Uyan, Tarık!" Adını son söyleyişimin ardından gözleri yavaşça aralanıp şaşkın yüzümü buldu. Bir müddet yalnızca baktı. "Çok..." deyip hafifçe gülümsedi. "Güzelsin." Ve gözlerini tekrar kapattı. Buruk bir mutluluk usulca her yanımı sararken kısaca tebessüm ettim. Sabahleyin bunları hatırlamayacak olması ne kadar kötüydü. Bir an evvel gitmemiz gerekiyordu, zira artık ne düşüneceğimi ve ne hissedeceğimi bilemiyordum. Ayık olmayan haliyle bile kafamın içini darmadağın edebilmişti. Üzerine çok fazla düşünmemeliydim, yaşananları sessizce içime attım. Üzerine düşünüp boş yere ümitlenmenin anlamı yoktu. Yalnızca yürüyeceğimiz yola odaklanmalıydım. Tarık'ın bir kolunu tekrar omzuma atıp var gücümle ayağa kalkması için uğraştım. Hâlinden pek memnun olmadığı, huzursuzca söylenmesinden belli oluyordu. Ama yapabileceğim başka hiçbir şey yoktu. Karanlık gökyüzünün altında, zorlukla ayakta durup yürümeye devam ediyorduk. Attığımız her adımda, eve varma arzum kat kat artıyordu. Artık içimden dualar etmeye başlamıştım, yol bir an önce bitsin istiyordum. Belki on dakika geçmişti, belki on beş... Artık sokak lambalarının loş ışıklarının yansıdığı sokakta, Tarık'ın küçük dükkanını görebiliyordum. Gücümün kalan son demlerini de, kitapçı dükkanının önüne gelmek için kullanmıştım. Tarık'ı yavaşça kaldırıma oturtup usulca yanına oturdum. Dükkanın hemen bitişiğindeki apartmanda yaşadığını biliyordum. Ama hangi kat veya kaçıncı daire olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. "Tarık..." deyip omzuna dokundum yine. Güçlükle bana çevirdiği suratına dikkatle bakıp sesimi duyurmaya çalışarak sordum. "Evine götüreyim seni Tarık, anahtarların nerede?" Tepki vermedi, dinlediğini de sanmıyordum. Omzundan hafifçe sarstım, tekrar bana odaklandığında ikinci kez sordum. Ancak bu sefer başını zorlukla iki yana defalarca sallayıp bir şeyler mırıldanmaya başladı. Ne dediğini anlayabilmek için biraz daha yaklaştırdım yüzümü. "İstemiyorum..." diye sayıklıyordu. "Neyi istemiyorsun?" diye sordum yine. "Burada kalacağım." deyip parmağıyla dükkanı işaret etti. "Anahtarların nerede?" dediğimde işe yarar bir cevap alamamıştım. Yürümekten bitap düşmüş adama baktım bir kez daha. Onu böyle zorlamanın anlamı yoktu. Anahtarların cebinde olabileceğini düşünüp tek elimi sıkıntıyla montunun bir cebine attım. Orada yoktu ve yavaş yavaş tedirgin hissetmeye başlıyordum. Korkuyla diğer cebine attığım elime çarpan anahtar ve çıkardığı ses eşliğinde derin bir nefes aldım. Elimdeki anahtarlıkta üç adet anahtar vardı. Dükkanın anahtarını ikinci deneyişimde bulmuş, hızlıca içeri girip ışığı açmıştım. Yanan ışıkla birlikte irkilerek yerinden kalkan kedi, bir anlığına benim de ödümü patlatmıştı. Onun varlığını tamamen unutmuştum. Kedi etrafta bir iki tur atıp tekrar eski yerine gitti. Ben de apar topar Tarık'ı oturtabileceğim sandalye ve benzeri bir şeyler arıyordum lakin dükkanda iki tabureden başka bir şey yoktu. Sıkıntıyla dışarı çıktım ve kafası öne düşmüş Tarık'ı yavaşça kolundan tutup kalkmasını sağladım. Kolundan tutunca ilk başta irkilse de ses çıkarmamıştı. Sessiz ve sakince bana ayak uydurup içeriye girdi. Usulca taburelerden birine oturmasına yardımcı olup üzerine örtebileceğim bir şeyler aradım. Bana pikemi verdiği zaman, masanın ardından çıktığını hatırlamıştım birden. Hiç vakit kaybetmeden oraya koştum. Masanın ardına dolaşıp altta bulduğum kapağı açtım. Beklediğim gibi, içinde bir battaniye vardı ve Tarık'ın üzerinde yerini almayı bekliyordu... Battaniyeyi hızla elime alıp ayağa kalktığımda, Tarık'ın bu aciz hali içimi titretmişti. Ufacık taburede hiçbir dayanağı yoktu ve gözlerini uykudan açamıyordu. Gözlerinden uyku akan adamın yanına koşar adımlarla gidip diğer tabureyi hemen bitişiğine koydum. Tam yanına oturup bir sağa bir sola düşen kafasını nazikçe omzuma yasladım. Fazla hareket etmemeye özen göstererek elimdeki battaniyeyi ikimizin üzerini kaplayacak şekilde örttüm. Sabah olduğunda, bu yaptığım şey için çok pişman olacaktım. Belki de büyük bir utanç duyup bir müddet Tarık'ın o cansız yüzüne bakamayacaktım. Ama o zamana kadar, omzuma yaslı başına başımı yaslayabilirdim. Söndürmeyi akıl edemediğim dükkan ışıkları eşliğinde, bedenlerimizi uykuya teslim ederken aklımda yalnızca tek bir şey vardı. Yalnızca zihnimde kurduğum diyaloglarda söylediği cümleyi, gerçek hayatta söylemişti Tarık! Kendini kaybedecek kadar sarhoştu, ancak önemli değildi. Onun sesinden bu kelimeleri duymak, dudaklarının hareket edişini seyretmek, yalnızca hayallerimde gerçekleşebilecek bir şeydi. "Çok güzelsin." deyişi zihnimde yankılanırken, sesinin büyüsü eşliğinde uykuya dalabilmiştim. Birkaç kemirgen kafatasımı kemiriyormuşcasına bir ağrıyla gözlerimi açmıştım. Evimden oldukça farklı görünen çevreye, uykulu gözlerle hafifçe bakındığımda ne olduğu bir anda kafama dank etti. Apar topar başımı kaldırıp sırtımı dikleştirdiğimde, Tarık'ın yanımda olmadığını fark etmiştim. Çekingen bir tavırla etrafı incelediğimde, Tarık'ın burada olmadığını anlamam çok sürmemişti. Niye yalan söyleyeyim, içim biraz rahatlamıştı. Tarık'ı görüp ona bir açıklama yapmak zorunda kalmak, beni biraz geriyordu. En azından dün olanları biraz sindirmem gerekiyordu. Battaniyeyi üzerimden çekmeye yeltendiğimde onun hemen üzerine koyulmuş montu ancak fark edebilmiştim. Düşüncesiz adam... İnsan, nasıl bu kadar umursamazdı kendini? Montu alıp gülümseyerek ayağa kalktım. Battaniyeyi yere değmeyecek şekilde taburenin üzerine bıraktıktan sonra usulca masaya yaklaşıp montu da oraya bıraktım. Dağınık bıraktığım için biraz mahcuptum, lakin Tarık gelmeden bir an önce gitmek istiyordum. Güzel kokulu koyu yeşil montu masaya bıraktıktan sonra dükkanın içine, kıyısına köşesine son kez göz gezdirip kapıya doğru yürümeye başladım. Ancak henüz dışarı çıkamadan tam karşımda Tarık'ı bulmuştum! İkimiz de bir süre şaşkın şaşkın birbirimizi izledik. Ama ben onun altı torba torba olmuş gözlerini izlemeye devam ederken o, merakla içeriye bakıyordu. Bir ara bakışları masanın bulunduğu kısma kayınca, kaşları hafifçe yukarı kalktı. Tekrar bana bakmaya başladığında artık utancımı nasıl gizleyeceğimi düşünmeye başlamıştım. Zira yüzüm alev alevdi. "Ama çay yapmıştım?" deyip gözleriyle dükkanın içini işaret etti. Tek elinde tuttuğu poşeti de kaldırıp gözümün önünde hafifçe sallamaya başladı. "Simit de vardı?" Nereye gittiğimi sorar gibi söylediği bu cümleler yüzümü güldürmüştü. En rezil hissettiğim anlarda bile beni rahatlatabiliyordu bu adam! "Haydi, gel! Kahvaltı yapmadık henüz." Yanımdan geçip içeriye girerken elimde olmadan arkamı dönmüş ve onun peşinden ilerlemeye başlamıştım. Tarık, semaverin yanına gidip elindeki simit poşetini bir kenara bıraktı iki çay bardağı aldı. İkisine de az demli çay koyduktan sonra, başıyla boştaki tabureyi işaret etti. Usulca oturduğumda Tarık bir an duraksayıp içeriyi gözleriyle taradı. Bu kez yeniden gözleri beni bulduğunda "Sehpamız yok." dedi. "Masanın yanına geçsek olur mu?" Tarık'a baktığımda, yüzündeki muzip tebessümü fark etmem çok sürmemişti. Bu sabah fazla mı neşeliydi, yoksa bana mı öyle geliyordu? "Tabii ki..." deyip seri hareketlerle tabureyi masanın yanına taşıdım. Çayları ve simitleri getirdikten sonra, aynı şeyi Tarık da yapmıştı. Tam karşıma çektiği taburesine oturup çayına bir tane küp şeker attı. Henüz hızlı gelişen olaylara alışamamış olmanın verdiği şaşkınlıkla bir süre hiçbir şey yapmadan Tarık'ı izlemeye devam etmiştim. Ama çayımın soğuyacağına dair uyarılarını duymazdan gelemezdim. Çayıma iki küp şeker atıp karıştırmaya başladım. Kaşık ile bardağın her temas edişinde çıkan o ince sesi, Tarık'ın tok sesi susturmuştu. "Dün gece için özür dilerim. Sana çok zahmet vermemişimdir umarım." Tam da düşündüğüm gibi, hiçbir şey hatırlamıyordu. Ve bu demek oluyordu ki, dün bana söylediği o cümleyi de hatırlamayacaktı. "Yok, ne zahmeti... Yalnız dün yanımda hiç para olmadığından hesabı-" Bir anda lafımı lafıyla kesti. "Ben bugün gidip halledeceğim, sen düşünme bunları... Kadir usta uzun zamandan beri tanır beni." "Peki öyleyse..." Oluşan kısa süreli sessizliğin ardından yine Tarık konuşmuştu. "Omzun çok ağrıdı mı?"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD