5. BÖLÜM - Sarhoşken Ondan Güzeli Olmayan Adam

1864 Words
Hayatımın en önemli ilklerini, eski bir kitapçı dükkanında yaşamıştım. İlk cümlem veya ilk okumayı öğrendiğim anlar gibi ilkler de değildi bunlar. Onlardan çok daha önemliydi. Aşık olduğum adamın göz yaşlarına ilk kez şahit olduğum andı, aşık olduğum adamın ise gözyaşlarıma ilk kez şahit olduğu andı. Sevdiğim adama ilk kez sarılmıştım. Üstelik onunla ilk kez gayrı resmi konuşup, "Tarık," diye seslenmiştim. İlk kez Tarık'la bir şeyler paylaşmıştık ve bu dünya barışı kadar mühim bir şeydi benim için. Kim bilir, belki de biz sarılınca Tarık'ın sır gibi sakladığı dünyası ile benim tozpembe dünyam barışmıştı. Belki biz sarıldık diye savaşlar bitmezdi dünyada, ama her gün birbiri ile savaş içinde olan beynim ve kalbim ateşkes imzalardı. Bunların hepsi bir sarılmanın bedeliydi. Birkaç saniye süren ama bana birkaç salise gibi gelen küçücük bir sarılma... Şimdiyse fırtına gibi esen hıçkırıklarımız gitmiş, yerine bir meltem hafifliğinde üflediğimiz nefeslerimiz kalmıştı. Kulağımda çınlamakta olan sesi fark edebileceğim kadar sessizdi içerisi. Aradan dakikalar geçmiş, ikimiz de karşılıklı iki tabureye oturup bambaşka yerlere gözlerimizi daldırmıştık. Ama ben ara sıra aklıma geldikçe, kısa bir süreliğine gözlerimi Tarık'a çeviriyordum. Gözleri her zamankinden daha cansız, yüzü her zamankinden daha solgundu. Onu böyle görmek, kendimi suçlu hissetmeme sebep oluyordu. Zira ben gelmeseydim Tarık bunların hiçbirini hatırlamayacaktı. Bulut adamın gözlerinden yağmur yağmayacaktı. Ama gelmeseydim de ona sarılamayacaktım. Belki aramızdaki bu garip bağı hiç fark edemeyecektim. İyi miydi yoksa kötü müydü, bilmiyordum. Ancak içimi döktüğüm için rahatlamıştım sanki. Tarık'ın hayatının da benimki gibi olduğunu bilmek... Onun adına üzülüyordum, lakin yalnız olmadığımı bilmek içimi rahatlatıyordu biraz. Omuzlarımdan koskocaman bir yük kalkmış, Tarık ile konuşunca bir anda yok olmuştu. Ona içimi dökmek, bir nevi terapi gibiydi benim için. Onun da benim gibi hissedip hissetmediğini çok merak ediyordum ama Tarık'ın düşüncelerini tahmin edebilmek neredeyse imkansızdı. Zira birkaç dakika önceki gözyaşlarından eser yoktu sanki hiç ağlamamış gibi. Sakinleşmişti ve yine eski hissiz görünümünü takınmıştı. Ne de güzel rol yapıyordu, hayatımda başrol verebileceğim adam. Artık o hissiz görünümünün ardında sakladığı koskoca duygu havuzunu biliyordum. Zaten hissiz olabilmek için fazla anlamlıydı Tarık. Tavırlarından, söylediği sözcüklere kadar anlamlıydı. Başlarımız farklı yönlere doğru çevrili şekilde, dakikalardır sessizce bekliyorduk. Ne o kalkıyordu karşımdan, ne ben kalkıp onun dükkanını terk ediyordum. Sanki hala konuşmamız gereken milyonlarca konu varmış gibiydi. Gözlerimin önüne düşen bir tutam saçın arasından belli belirsiz gördüğüm eskimiş zemini seyre dalmışken, girişten gelen cılız miyavlama sesi bir anda düşüncelerimi dağıtmıştı. Tek elimle gözlerimin önüne gelen saçları geriye doğru atıp başımı kediye çevirdim. Minik ve sakin adımlarla içeriye girip usulca Tarık'ın yanına yaklaştı. Tarık, oyunbaz bir şekilde bacaklarına sürtünen eski dostunu, bir çırpıda kucağına aldı. Tam kulaklarının arkasını nazikçe okşamaya başladı. Kedi, büyük bir keyifle Tarık'ın kucağında gözlerini kapadı ve uykuya daldı. O öyle uyurken Tarık bir an tebessüm etmişti. Az önce acı çektiği halde, şimdi uyuyan tatlı kedisine gülümseyebiliyordu. Bu ise onu, benim gözümde bir hayli güçlü kılıyordu. Bu manzarayı hiç sıkılmadan asırlarca izleyebilirdim. Lakin konuşacak hiçbir şey kalmadığı halde hâlâ burada bekliyor olmam anlamsızdı. Durum daha da garipleşmeden evvel gitmeliydim. Yavaşça ayağa kalkıp Tarık bana bakana kadar bekledim. Gözleri yüzümü bulduğunda belli belirsiz bir tebessüm yerleştirdim yüzüme. "Ben artık gideyim. Beni dinlediğiniz için minnettarım. Öyle büyük bir iyilik yaptınız ki bana..." "Meğer tüm ihtiyacımız buymuş. Ben de teşekkür ederim." dedi. Başımla selamlayıp arkamı dönüyordum ki, bir anda adımı söyledi. "Ela..." Şaşkınlıktan dilimi yutmak üzereydim. Bana yalnızca adımla seslendiğini düşünürken, Tarık tekrar hevesimi kursağımda bıraktı. "Hanım..." diye ekledi ismimin sonuna. Belki de son anda vazgeçmişti ismimi tek başına kullanmaktan. "Buyrun?" dedim sakince geriye dönerken. Yorgun bakışları, tepeden tırnağa üzerimde dolandı bir süre. Neden olduğunu anlayamasam da, beklemeye devam ettim. Bir şey söylemeden evvel kucağındaki kediyi nazikçe kolları arasına alıp nazikçe içeride duran minderin üzerine bıraktı. Daha sonra yanıma yaklaşıp tam karşımda durdu. "Üzerinizdeki çok ince. Bekleyin de bir hırka vereyim." Tarık, bir kez daha benim iyiliğimi düşünmüştü. Mutluluğumu sessizce haykırmanın bir yolu var mıydı? "Zahmet etmeyin." deyip gülümsedim. "Evim şurası zaten, hemen giderim." "Hastasınız, eve gidene kadar rüzgardan etkileneceksiniz yine. Bekleyin. Getireyim hemen." dedi. Yine masasının ardına geçip aşağıya eğildi. Orada çekmece veya benzeri bir şey olduğundan emindim artık. Tekrar ayağa kalktığında, elinde kahverengi bir hırka ile yanıma gelip hırkayı bana uzattı. Güzel görünümlü ellerinin arasından yavaşça uzattığı hırkayı kendime çektim. Heyecanımı göz ardı etmeye çalışarak üzerime giydim. Buram buram Tarık kokuyordu. Bana göre bu güzel kokuya yakışacak tek kişi Tarık olsa da, onun kokusunun olduğu bir şeyi üzerimde taşıma düşüncesi hoşuma gitmişti. "Teşekkür ederim, zahmet ettiniz." dedim ve yavaşça kapıya yöneldim. Ancak içten içe, gitmeyi hiç istemiyordum. Ettiğim dualar mı kabul olmuştu bilmiyordum ancak hayat garip bir şekilde bir anda yüzüme gülme kararı almıştı. "Ela," diye seslendi Tarık yine. "Biraz daha kalır mısın?" Şaşkınlığım adım atmama mani olurken beynim duyduklarımın gerçekliğinden emin olmaya çalışıyordu. Bu gerçekti... Tarık, kalmamı istiyordu ve bu gerçekti! Sesli bir cevap veremedim ama usulca geri dönüp içeriye girdim ve henüz yeni kalkmış olduğum tabureye tekrar oturdum. Dudakları memnuniyetle kıvrılırken o da gelip eski yerine oturdu. "Kaldığın için teşekkür ederim." dedi. Bir anda resmiyeti kaldırmış olması biraz garip, çokça güzeldi. "Rica ederim." deyip dudaklarımı birbirine bastırdım ve beklemeye başladım. Demek istediği şeyler vardı belli ki... Belki de az önce anlattıkları yetmemişti, içini tamamen döküp rahatlamak istiyordu. "Rakı içiyor musun?" diye sordu. Gözleri eski cansızlığına kavuşmuştu. "Alkol kullanmam." deyip gülümsedim. Başını yukarı aşağı sallarken düşünüyordu sanki bir yandan. "Ama balık sevebileceğini düşünüyorum." Başımla onayladım. "Evet, balık severim." "O halde bu akşam bana eşlik eder misin? Rakı sofrasında tek başına oturmak hoşuma gitmiyor." "Ederim tabii." dedim. Şaşkınlığımı gizleyebildiğimi sanmıyordum. Onunla geçirebileceğim beş dakika için sayısız fedakarlık yapabileceğim adam, koca bir akşamı benimle geçirmek istiyordu. "Kedinin mamasını ve suyunu bırakayım, sonra gidelim. Olur mu?" "O halde ben iki dakika eve uğrayayım. Hem üzerime düzgün bir şeyler giyerim, hem de yanıma biraz para-" Para sözcüğünü duyar duymaz lafımı kesti. Belli belirsiz kaşlarını çatmıştı. "Seni ben davet ettim, para ödetmek kabalık olur." "Ama kıyafetlerim-" derken tekrar cümlemi bitirmeme müsade etmedi. "Bana sorarsan hiç gereği yok." Gitmemem konusunda ısrarlı gibiydi. Bu tavrının sebebini anlayamasam da, ona ayak uydurmaya karar verdim. Muhtemelen yalnız kalmak istemiyordu. "Peki." deyip başımı salladım. Gözleriyle gülümsediğini hissettim Tarık'ın. Sanki bu, yalnızca ona özgü bir hareketti. Onun ütopyasında dudaklar değil, gözler gülümsüyordu. Tarık, sonunda oturduğu yerden kalkıp uyumakta olan kedisinin yanına gitti. Kedinin yanında duran kaplara mama ve su koyduktan sonra yanıma geri geldi. Masasının yakınlarında, duvara çakılmış bir çiviye astığı koyu yeşil montunu alıp hızlıca üzerine geçirdi. "Gidelim mi?" diye sordu. Gülümseyerek başımı yukarı aşağı salladım ve ayağa kalkıp onun yanına gittim. Tek eliyle nazikçe kapıyı işaret ettiğinde, önden ilerleyip dükkandan çıktım. Tarık da benim ardım sıra dışarıya çıkmış, elindeki anahtarla dükkanının kapısını kilitlemişti. "Ya kedi çıkmak isterse?" diye sordum merakıma engel olamayarak. "O tembel bir kez uyuyunca uzun süre uyanmaz." Sanırım cevabımı almıştım. Dükkan kilitlenmişti ve ikimiz de dışarıdaydık. Artık gitmemek için bir sebebimiz yoktu. Kısa bir süre birbirimize bakıp sanki bakışlarımızla anlaşmış gibi aynı anda yürümeye başlamıştık. Hava iyice kararmış, soğuk sanki iki katına çıkmıştı. Yine de bunlar, günün tarif edilemez güzelliğinden hiçbir şey eksiltmiyordu. Uzunca bir süre yürüdük birlikte. Birbirimizle pek konuşmasak da, kafamın içi kendi kendime kurduğum birçok diyalog ile doluydu. Lakin yürüdüğümüz yolun sonuna geldiğimizi belli eden Tarık, kafamdaki konuşmaları bölmüştü. Hiç önemi yoktu gerçi, Tarık'ın bir cümlesi o konuşmaların binlercesine bedeldi. Dikkatimi yeniden dış dünyaya verdiğimde, kendimi bulduğum yer bir deniz kenarıydı. Karşımızda küçük bir kulübe ve etrafına düzenli bir şekilde konulmuş birkaç masa duruyordu. Bahsettiği yer burasıydı anlaşılan. Oraya doğru birkaç adım daha atıp güzelce çevresini inceledim. Yer, oldukça sade fakat bir o kadar samimi görünüyordu. Masalara yerleşip koyu muhabbetlere dalan insanlar da hallerinden oldukça memnun görünüyordu. Bu küçük sevimli balık lokantasını şimdiden pek sevmiştim. Ben etrafı seyre dalmışken Tarık yanıma gelmiş ve yürümeye devam etmem için nazik bir uyarıda bulunmuştu. Ona ayak uydurup dizili masalardan birine oturdum. Tam karşımda yerini alırken, yüzünde ne olduğu anlaşılmaz garip bir ifade sezmiştim. Sanki huzurlu görünüyordu. Masamıza geçtikten sonra çok sürmeden yaşlı bir adam yanımıza gelip masaya bir rakı şişesi, bir şişe su ve iki bardak bıraktı. "Hoş geldin Çirkin." dedi babacan bir tavırla. Bu adamın bile Tarık'ın lakabını biliyor oluşu beni epey şaşırtmıştı. Kendisini insanlara lakabıyla tanıtıyor olabilir miydi? "Hoş buldum Kadir Usta. Nasılsın?" "İyiyim evladım. Sen nasılsın?" "İyiyim ustam, sağ olasın." Yaşlı adam bana da başıyla selam verip uzaklaşmaya başladı fakat Tarık bir şey unutmuş gibi hemen peşinden seslendi. "Kadir Usta, hanımefendi rakı içmiyor. İçecek ne alabiliriz başka?" "Kolamız ve meyve suyumuz var." diye yanıtladı yaşlı adam, o esnada gülümseyerek bana bakıyordu. "Kola iyi olur, teşekkür ederim." deyip aynı sevecenlikle ben de gülümsedim. Adam anladığını belli edercesine başını salladı ve minik kulübenin içine girdi. Henüz balıklar gelmemesine rağmen Tarık çoktan bardağına biraz rakı, biraz su koyup içmeye başlamıştı. O, belirli aralıklarla rakısını yudumluyor, ben ise aralıksız bir şekilde onu izliyordum. "Kadir ustam, müzik yok mu?" diye bağırdı. Çevredeki kimse dönüp bakmamıştı o bağırdığında. Bir anda müzik sesi yükseldi gecenin karanlığına en güzelinden... Zeki Müren'in o harikulade sesi kulaklarımda yankılanırken, Tarık'ı seyretmek daha bir güzeldi. Müziği duyduğunda gülümseyen dudaklarını görmek paha biçilemez bir şeydi. Tarık'ın belki üçüncü kadehiydi. İçtikçe gülümsüyordu ve belki de kendinden geçiyordu. Böyle güldüğü zaman, içmek en çok ona yakışıyordu. Yaşlı adam, nihayet elindeki balık tabaklarıyla birlikte geri dönmüştü. Tabakları dikkatlice masamıza yerleştirdikten sonra tekrar kulübeye gidip çok sürmeden çıktı. Bu kez salata ve kolayla geri döndü. İkisini de masaya bıraktığında Tarık'a doğru eğildi hafifçe. "Aman oğlum. Çok içme sakın, tamam mı?" Tarık bir daha güldü. Döktüğü onca göz yaşının acısını çıkarır gibi güldü. "Ustam, merak etme sen." dedi ve bitmiş rakısının üzerine yenisini doldurdu. "Kızım, o laf dinlemez. Sen dikkat et ona, olur mu?" Yaşlı adamın benimle konuştuğunu fark edince bir an afalladım. Ama hemen kendimi toparlayıp bir tebessüm gönderdim. "Merak etmeyin siz. O bana emanet." Adam, beyazlamış bıyıklarının altından gülümseyip bizi Zeki Müren'in sesiyle süslediği gecede baş başa bıraktı. Her şey güzeldi güzel olmasına... Ama gittikçe soğuyan havada, tek bir noktada sabit durmak yavaş yavaş üşümeme sebep olmuştu. Kolamdan bir yudum aldıktan sonra kollarımı birleştirip az da olsa soğuğu engellemeye çalıştım. Pek işe yaramasa da, burada olmaya değerdi. "Üşüdün, değil mi?" dedi Tarık. Reddetmeme fırsat bile bırakmadan üzerindeki montu çıkardı ve bana uzattı. "Hayır! Hiç gerek yok, lütfen." "En azından değişelim. Hırkayı ben alayım, montu sen giy." "Üşürsün." dedim gözlerimi deniz manzarasına çevirirken. Kıkırdadı Tarık, ilk defa sesli güldüğüne şahit olmuştum. "Biraz kendini de düşün. Benim yüzümden böyle geldin zaten, vicdanım üşümene el vermez. Haydi, al şu montu." Bakışlarımı tekrar yüzüne çevirip kalkık kaşlarına baktım. Kararlı görünüyordu Tarık, direnmenin bir faydası olacağını sanmıyordum. Dediğini yapıp kahverengi hırkayı üzerimden çıkarıp ona verdim ve montu aldım. Giydiğimde bedenimi saran sıcaklık yüzümü gülümsetmişti. "Teşekkür ederim..." diye mırıldandım. Rica etmedi, onun yerine gülümsedi. Aradan belki bir yarım saat geçmiş, balıklarımızın yarısı bitmişti. Tarık'ın kaçıncı kadehiydi, bilmiyordum. Gözleri her zamankinden daha baygın, dudakları her zamankinden daha mutluydu. Öyle ki, bir an bile ara vermeden gülümsüyordu. Ve ben, içtiğinde onun kadar güzelleşen bir başka insan daha görmemiştim. "Tarık... Daha fazla içmesen?" diye sordum tereddütle. Sarhoş bir Tarık, tam olarak nasıldır bilmiyordum. Sanırım sarhoş haliyle başa çıkamamaktan korkuyordum. Tek kolunun dirseğini masaya yaslayıp başını sağa sola salladı ve bardağın dibinde kalan son yudumu da içti. "Şimdi bitti işte." dedi belli belirsiz. Ayağa kalktı, hafifçe yalpalayarak yanıma geldi ve elini uzattı. Yaptığı şeye anlam ararken bir anda elimi tutup çekiştirmeye başladı. "Ne yapıyorsun?" dedim şaşkınlıkla. "Haydi gel..." dedi Tarık, rakı kokan nefesiyle. "Seni Leyla'ya götüreceğim."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD