Salih abinin dilinden dökülen Leyla ismini duyduğum an, vücudumdaki tüm enerji parmak uçlarıma doğru süzülüp bedenimi terk etmişti sanki.
"Bir ailesi Leyla." demişti. O halde Leyla, hala hayatında mıydı Tarık'ın?
İç dünyasının tüm kapılarını insanlara kapatmış bir adamın, kimselere hissettirmeden o dünyasına aldığı bir kadın olduğunu öğrenmiştim. Salih abiden, daha fazla şey öğrenebileceğimi de biliyordum lakin Tarık hakkında çok fazla soru sorup dikkat çekmek istemiyordum. Zaten Leyla ismini işittikten sonra, Tarık hakkında daha fazla soru sorma hevesim de kalmamıştı.
İçerisine hiç dahil olmadığım bir yarışı kaybetmiş gibi hissediyordum. Koşmaya çalıştığım yol sevgiydi; bitiş çizgisindeki ödül ise Tarık. Birileri benden önce ulaşmıştı o bitiş çizgisine. Kırgındım, yorgundum... Daha fazla konuşacak mecalim kalmadığını hissettiğimde, Salih abinin benim için ayırdığı ıhlamuru çantama tıkıştırdım ve borcumun ne kadar olduğunu sordum.
Tarık rica ettiği için olmalı ki Salih abi benden para almayı kabul etmedi. Teşekkür edip dışarı çıktım.
Bir elimde Tarık'tan aldığım kitabım, diğer elimde yine Tarık'tan aldığım pikemle evime geri dönüyordum.
Kâh üşüyüp kâh yandığım şu gün, hiçbir şey hissetmememle son bulacak gibi görünüyordu. Zira ne esen rüzgarın tüylerimi diken diken etmesi, ne de soğuğun dudaklarımı kurutması umrumdaydı. Takıntılı bir insan olmamayı o kadar isterdim ki... Kafamın içindekilerin, günlük yaşamımı cehenneme çevirmemesini öyle çok isterdim ki...
Olmamıştı. İç dünyam ile dış dünyamı, hiçbir zaman birbirinden ayıramamıştım. İçi dışı birdi hayatımın!
Yağmur, yeniden çiselemeye başladığında ben de apartmanın önüne varmıştım. Gereksiz bir sürü ıvır zıvırla dolu çantamın içinden güçlükle bulduğum anahtarı alıp siyah boyası sökülmüş demir kapıyı yavaşça açtım. Omuzlarımın üzerinde iki insan oturuyormuş hissi veren yorgunluk, merdivenleri çıkmamı bir hayli zorlaştırıyordu. Çıktığım her basamakta canımdan biraz daha can gidiyor; yorgun ruhum, ölümü bir nefes farkıyla kaçırmış bedenimin içinde boğuluyordu. Bir an evvel ilacımı içip uyumak istiyordum.
Dairemin önüne geldiğimde, elimde taşıdığım anahtarlığı biraz evirip çevirdim. Daire kapısının anahtarını bulduğumda oyalanmadan açtım ve güç bela kendimi içeriye attım. Bir an bile beklemeden ilacımı çantadan çıkardıktan sonra çantayı, üzerimden çıkardığım montumla birlikte gelişi güzel fırlattım. İlk iş olarak mutfağa girip hızlıca bir şeyler atıştırmak oldu. Tok olarak içmem gereken ilaçtan bir tane alıp ağzıma attım, peşinden hızlıca bir bardağa doldurduğum suyu başıma diktim. Su, hapla birlikte boğazımdan kayıp giderken, yüzleşmek istemediğim düşünceler de bilinç altıma tekrardan akın ediyordu. Nasıl oluyordu da bir insanı, yirmi dört saatin neredeyse yirmi saati düşünebiliyordum?
Bazen Tarık'a olan bu yoğun ilgim, beni korkutmuyor değildi. Zira hiçbir şey yapmadan zarar görüyordum bu yolda. Karşıma çıkan her olumsuzlukta daha dibe batıyordum. Fiziksel değil ancak psikolojik olarak darmadağın bir halde buluyordum kendimi. Aşk denen şey, sahiden yıpratıyordu.
Karnım biraz olsun doymuş ve ilacımı kullanmış bir halde mutfağı terk ettim ve vücudumu biraz esneterek yatak odama girdim. Kendimi, evden çıkarken bıraktığım dağınıklığıyla yüzüme gülümseyen yatağıma attım. Kıyafetlerimi yeniden değiştirecek gücüm yoktu. Gün içinde saatlerce uyuduğum için gözlerim kapalı, bilincim açık bir şekilde uzun bir süre yatacaktım muhtemelen. Rüya göremezdim belki, ama hayal gücüm yanımdaydı. Düşünmek, hayal kurmak yormuyordu da üstelik.
Yorganımı kafama kadar çekip kapalı gözlerimin ardında canlanan görüntülere daldım. Öyle güzel bir film dönüyordu ki zihnimde, gülümsemeden edememiştim. Karşımda annem duruyordu; onu gördüğüm son haliyle. Çıkık elmacık kemikleri ve bembeyaz yüzüyle bana gülümsüyordu. Onu en son, böyle güzel gülerken görmüştüm.
Kapalı göz kapaklarımın arasından birkaç damla gözyaşı yolunu bulup yanaklarıma doğru süzülmeye başlarken bir anda babam belirdi annemin yanında. Bir kısmı beyazlamış saçları ve kırışmış göz kenarları ile o da son gördüğüm halindeydi. Annem gibi gülümsemese de, babacan bakışlar atıyordu. Onları ne kadar özlediğimi fark ettim birden. Gidişlerinin ardından yıllar geçmesine rağmen özlemim her geçen gün daha da katlanmıştı.
Yüzlerini hatırlayabilmek tarif edilemez bir mutluluktu, lakin acımasız bilinç altım artık yanımda olmadıkları gerçeğini yüzüme vurmaktan çekinmemişti. Bünyemin böyle bir duygu yoğunluğunu kaldıramayacağını biliyordum, yalnızca patlama zamanımı beklemiştim. Ve çok geçmeden zamanı gelmişti.
Sessizce akan gözyaşları, artık sesli hıçkırıklara teslim etmişti yerini. İçimden geldiği gibi ağlıyordum artık, bağıra bağıra! Hüznümü dünyaya haykırırcasına... Bu dünyada olmayan anne ve babama yakarırcasına.
İstediğini elde edemeyen küçük bir çocuk misali sesli sesli ağlarken, içten içe de utanmıştım. Belki de yanımda herhangi biri olsaydı, bu yaptığımı oldukça uygunsuz veya saçma bulabilirdi. Çünkü çok biliyordu ya insanlar.
Yalnızlık, başta minicik bir çukur iken şimdi koskocaman bir kuyuydu. Öyle derin bir kuyuydu ki hem de, kendi yalnızlığımda boğuluyordum artık.
Usulca yorganı üzerimden atıp ayağa kalktım. Ne hastalık kalmıştı aklımda, ne yorgunluk... Koşa koşa telefona sarılıp rehberden Seda ismini buldum ve arama tuşuna bastım. Büyük bir ihtiyaçla tuşladığım numara meşguldü. Zaten pek sık ulaşamazdım ablama. Meşgul bir kadındı; çalıştığı zamanlar dışında da vaktinin çoğunu ailesine ayırıyordu. Aynı aileden olmamıza rağmen, kıymetli vakitlerini bir bana ayıramıyordu.
Oysa annemi ve babamı kaybettikten sonra ablamın yanında büyümüştüm. Bir zamanlar hem annem hem de babamken, şimdi benden bu kadar uzak olmasına anlam veremiyordum. Evlendikten sonra tek ailesi kocası ve bir kez bile yakından görmediğim yeğenlerim olmuştu. Ben ikinci plana atılmış, ayda yılda bir kez konuşulan şehir dışındaki kardeştim. Yine de, benden bu kadar uzaklaşmış olmasına rağmen onun sesini duymaya ihtiyacım vardı. O ne hissederse hissetsin, yine de benim ailemdi.
Daha fazla aramamamı söyleyen gururumu susturup bir daha çaldırmak istedim ama telefonu yine meşguldü. Gırtlağıma kadar sıkıntıya batmıştım artık. Sanki içime çektiğim hava bile bana düşmandı.
Ne yapmam gerektiğini hiç bilmiyordum. Öylesine bunalmıştım ki her şeyden! Bu zamana dek sorunsuzca yaşadığım bu dört duvar, şimdi üzerime üzerime geliyordu. Olabildiğince sakin kalmaya çalışarak evimin anahtarını aramaya başladım. Bir türlü bulamadığım anahtarı kapıda takılı unuttuğumu fark ettiğimde, alıp pantolonumun cebine attım. Spor ayakkabılarımı giyip hiç düşünmeden binadan dışarıya çıktım.
Soğuk esen rüzgar yüzüme çarparken gözlerimi bir müddet kapalı tuttum. Zihnimde birbiriyle çarpışan onlarca düşünce arasında, aklıma gelen ilk yere koşmaya başladım. Daima dönüp dolaşıp yine kendimi orada bulduğum yere...
Şu anda, belki de hayatım boyunca yapıp yapabileceğim en cesurca şeyi gerçekleştiriyordum, veya en aptalca... Doğurabileceği sonuçları umursamıyordum. Muhtemelen mantıklı düşünemiyordum ve açıkçası böyle bir ruh halindeyken kendimden mantıklı hareketler sergilememi beklemiyordum.
Sonunda kendimi bir hışımla kitapçı dükkanına girerken buldum. Gözlerim hâlâ ağlamaklıydı ancak en azından hıçkırıklarımdan eser kalmamıştı. Nemli bakışlarımı dükkan içinde gezdirirken, tam karşımda merakla beni izleyen Tarık'ı fark etmem iki üç saniye sürmüştü. Tek kaşı biraz kalkmış, yüzüne ciddiyet düşmüştü. Belki yalnızca meraklandığı için bu haldeydi, belki de beni görmek hoşuna gitmemişti. Bilmiyordum ve umrumda da değildi. Sürekli mantıklı olmaya çalışmaktan bıkmıştım ve bir kez olsun kendi istediğim şeyi yapmalıydım. Bunun için en uygun ânımdaydım.
"Lütfen..." dedim nefes nefese. Biraz koşmaktan, biraz da heyecandan kendine gelemeyen nefesimi düzenlemeye çalıştım. "Yalnızca dinleyin beni... Beni dinlemenize ihtiyacım var."
Ricadan çok yakarışı andıran cümlelerim karşısında sert çehresi biraz yumuşamıştı Tarık'ın. Kafasını yukarı aşağı sallayıp taburelere doğru yürüdü. Bir tanesine kendisi oturdu, diğerini bana işaret etti. Damla damla gözümden kaçmakta olan yaşları elimin tersiyle silip Tarık'ın işaret ettiği yere oturdum. Artık karşı karşıyaydık. Tarık'ın baygın gözleri tam karşımda, neredeyse her şeyi itiraf ettirebilecek güzellikte bana bakıyordu. Derin bir nefes alıp bakışlarımı başka yöne çevirdim.
"İyi misiniz?" diye sordu sessiz geçen bir iki dakikanın ardından. Kafamı hafifçe sağa sola sallayıp yine gözlerinin içini seyretmeye başladım. Gözleri, sanki cesaret veriyordu bana. O böyle bakarken dilediğim her şeyi söyleyebilirmişim gibi hissediyordum.
"Ben..." deyip zoraki bir nefes aldım. "Bugün, bir kez sana ne kadar yalnız olduğumun farkına vardım." Bir süre bekledim ama Tarık bir yorumda bulunmadan doğrudan bana bakmaya devam ediyordu.
"Annemi ve babamı çok özledim bugün. Yüzleri gözümün önüne geldiğinde, hiç gitmemişler gibi hissettim. Gözlerimi açtığımda, gerçeklerle yüzleşmek çok zor oldu." Cümlelerimin ardından biraz daha bekledim ama sanki konuşmamaya yeminli gibiydi Tarık. Bakışları yeniden cansızlaştı.
"Konuşacak birini bulamadım. Gerçekten çok özür dilerim! Aklıma bir tek siz geldiniz..." deyip gözlerimi ondan kaçırdım.
"Anne babanıza ne oldu?" diye sordu. Uzun bekleyişin ardından gelen bu soru, kederime keder katmıştı.
"Öldüler..." dedim. Cevap yoktu.
Bugün mantık yoktu benim için. Aklıma ne eserse onu yapacaktım. İyi mi yapıyordum, bilmiyordum ama merak ettiğim ne varsa çekinmeden soracaktım.
"Sizin aileniz?" diye sordum. Mimiklerinde herhangi bir değişim görememiştim. Böyle soğukkanlı kalabilmesi hayranlık uyandırıcı bir özellikti.
"Öldürüldüler." dedi kısaca. Ailesinin öldüğünü biliyordum, fakat öldürülmek... İçimin ürperdiğini hissettim.
"Kim yaptı?" diye sordum sesim titreyerek. Yapmazdı belki, ama yine de beni terslemesinden çok korkuyordum.
"Elmas Turizm." dedi soğukkanlılıkla. Bana fazlasıyla tanıdık gelen bu firma ismini duyunca sanki kanım donmuştu. Etraf bir anda yabancılaşmış, duyduğum her şey anlamsızlaşmıştı.
"Freni tutmayan Elmas Turizm'in, şehirler arası yolcu otobüsünde öldüler. Firmanın ihmali, ailem dahil bir sürü insanın sonu oldu." dedi. Tarık, anlattıkça uzaklara daldı.
Ancak ben bunları zaten biliyordum, üstelik şu andan itibaren Tarık ile aramızda garip bir bağ olduğunu da düşünüyordum.
Göz yaşları yeniden hücum ederken, "Biliyorum." dedim. Tarık dikkatle tepkilerimi izliyordu. Birden kaşları havaya kalktı, yüzü düştü. Sanki beyazlamıştı biraz da.
"Ankara'ya mı gidiyordu aileniz?" diye devam ettim hıçkırıklara direnmeye çalışarak.
"Evet." dedi, şaşkınlığını bu sefer gizleyememişti. Dudakları aralandı bir ara, konuşmak istedi sanki. Ama bir şey söylemedi.
"On sene oldu, değil mi?"
"Evet..."
"Ailelerimiz..." dedim ve yutkundum bir kez. Bunu dile getirmek o kadar zordu ki.
Hüznünü gözlerine hapseden adam, bana bakmaktan başka bir şey yapmıyordu. Tek kelimesine bile razıydım, susmamalıydı. Konuşmasına en çok ihtiyaç duyduğum şu zamanda sessiz kalmamalıydı. Öyle bir konuşmalıydı ki; kalbimin üzerindeki ağırlık yok olmalıydı. Ama yapmadı. Kelimelerine ihtiyaç duyduğum bu adam, onları benden esirgedi.
"Benimle konuşmanıza ihtiyacım var. Lütfen! Bir şey söyleyin." dedim yalvarırcasına. Çatallaşan sesim, tüm çaresizliğimin dışa vurmuştu.
"Onlarla gitmem için çok ısrar etmişlerdi." dedi birden. Her zamanki soğukkanlılığıyla konuşuyordu. "Ama gitmek istemedim. İstanbul'da amcamla kalmak istedim. Kardeşim henüz çok küçüktü, onu yanlarında götürdüler."
Sustu sonra tekrar. Kardeşinden bahsettiği an, gözlerinin dolduğuna yemin edebilirdim.
Onun güzel gözlerine göz yaşını yakıştıramazdım. Daima kendinden emin görünen yüzünde, hüzün çok eğreti dururdu.
"Bir akrabamız vefat etmişti o sene." diye başladım. "Annemler de cenaze nedeniyle gidip iki gün kalacaklardı. Beni ablamla birlikte burada bıraktılar." Son cümleyi söylemek çok zor geliyordu. On sene geçmişti, hala kabullenemiyordum. "Cenazeye giderken, cenazeleri çıktı otobüsten."
"Ben..." dedi kekeleyerek. Tek gözünden bir damla yaş kaçıp yanağında yol çizdi. Ama göstermek istemiyormuş gibi kafasını hızla yana çevirip tek eliyle göz yaşını sildi. Tekrar başını bana çevirdiğinde, söyleyeceği şeyleri kafasında tartıyor gibiydi.
"Ben..." dedi tekrar titreyen sesiyle ve derin bir nefes aldı. "Anne ve babamın ölümünü çoktan kabullendim. Ama benim küçük Leyla'm..."
Güçlü, soğukkanlı duruşuna aşık olduğum adamın yıkılışına şahit oluyordum.
Leyla'nın, Tarık'ın kız kardeşi olduğunu o zaman anlamıştım. Hayatım boyunca yaşamadığım utancı şu anda yaşıyordum. Üstelik vicdanım da sızım sızım sızlıyordu.
Hakkında hiçbir şey bilmeden, onlarca şey düşünmüştüm Leyla ile ilgili. Tarık'ın eski aşkı olabileceğini veya şu an sevdiği kişi olabileceğini düşünmüştüm ama kardeşi olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti. Bu, küçük Leyla'ya yaptığım büyük bir saygısızlıktı.
Yine de, sızlayan vicdanım bile Tarık'ın karşımda hüngür hüngür ağladığı gerçeği kadar canımı yakmamıştı.
"Okyanus gözlü Leyla'ma toprağın altını hâlâ yakıştıramıyorum." dedi güçlükle.
Daha fazla dayanamayacağımı hissediyordum. O böyle çaresizken, uzaktan uzaktan onu izlemek dayanabileceğim bir şey değildi.
İçgüdülerime söz geçirme gereksinimi duymadan, içimden geldiği gibi yaptım. Yerimden kalkıp oturduğu taburenin yanına eğildim ve sarıldım hüzünlerini gözlerinden düşüren adama. Hiç bırakmayacakmışım gibi, mümkünse yaşamımın geri kalanını bu şekilde geçirecekmişim gibi sımsıkı sarıldım. Kafasını omzuma gömüp tüm öfkesini, hüznünü, özlemini tek hıçkırıkta oraya döktü. Gerisi sessiz iç çekişlerdi.
"Özür dilerim." dedim sesim gittikçe kısılırken. "Çok özür dilerim, ne olur ağlama Tarık."