Umut, benim açımdan düşünülünce oldukça tehlikeli; başta çok masum görünen fakat yeri geldiği zaman da acımasızca insanı kandırdığını itiraf eden, oyunbaz bir kavramdı.
Öyle ki, basit bir teşekkürü bile duyunca kalbime düşen umut, büyük bir hevesle ardıma bakmama sebep olmuştu. Beklediğim şey, gülümseyen bir surat veya minnetle bakan gözlerdi. Uzun kirpikli göz kapakları, birbirine kenetlenmiş bir adamdan başka bir şey görmemiştim. Görünen o ki, Tarık yine uykusunda konuşmuştu tıpkı az evvel yaptığı gibi.
Onu duyduğumda bu kadar heyecanlanmış, hatta o teşekkürü bana ettiğini düşünmüş olmam, kendimi bir aptal gibi hissetmeme sebep olmuştu.
Bana edilmeyen teşekkürü hiç duymamışım gibi kabul edip usulca önüme döndüm ve evimin yolunu tuttum. Hayal kırıklığı mı bu kadar tetikliyordu bedenimin titreyişlerini, yoksa hava sahiden bu kadar soğuk muydu?
Bu sorunun yanıtını evime girdiğimde, banyodaki aynamın karşısında almıştım. Yanaklarım bir hayli kızarmış, gözlerimin altı iyice çökmüştü. Sanırım bu soğuk havada dışarı çıkmak, hastalığıma hastalık katmıştı. Haddinden fazla üşüyor ve titriyor oluşumun sebebi bu olmalıydı.
Banyodan çıkınca salonda yavaş yavaş adımladım. Önce odama girmeyi düşünmüş, sonrasında ise vazgeçmiştim. Bugün için yapabileceğim tek şey, televizyon izlemekti. Bu fikirle birlikte yatak odamdan yorganımı kapıp usulca oturma odama geçtim.
Buraya taşınırken aldığım küçük televizyonu, kumandasıyla açıp hemen karşısındaki mor renkli kanepeye uzandım ve üzerimi yorganla bir güzel örttüm. Yattığım yerden televizyon izlemek, uzun zamandır gerçekleştirmediğim bir eylemdi ve ben neden gerçekleştirmediğimi şimdi anlıyordum.
Bazı kanallarda sabah haberleri, bazı kanallarda magazinler, bazı kanallarda da saçma sapan entrikalı pembe diziler vardı. Neredeyse iki saatim televizyon karşısında güzel bir program aramakla geçmişti ve ben izleyecek hiçbir şey bulamamıştım.
Üzerimdeki yorganı ellerimle hafifçe itip kanepeden kalktım. Ancak bunu olması gerekenden daha hızlı yapmış olmalıydım, zira ayağa kalktığımda aniden gözlerim kararmıştı. Küçük çaplı bir korkuyla kanepenin kenarına tutunup birkaç saniye boyunca geçmesini bekledim.
Bu böyle olmuyordu. Vakit geçtikçe daha da kötüleşiyordum ve bu hiç iyi değildi. Bugün için izin alabilmiştim fakat birkaç gün için daha izin istersem iş yerindekileri zor durumda bırakmış olacaktım.
Benim için son çare, eczaneye gidip ilaç almaktı. Temkinli adımlarla odama gidip kıyafetlerimi değiştirdim. Dışarıya çıkmak için daha normal bir halde olduğum kanaatine vardığımda vakit kaybetmeden telefonumla cüzdanımı alıp odadan çıktım. Daire kapısının yanındaki vestiyerde asılı duran montumu ve ayakkabılıkta beklemekte olan botlarımı giyip anahtarlarımı cebime attım. Binaya çıktığımda, daire kapının kapandığına emin olup yavaşça merdivenleri inmeye başladım.
Dışarıya adımımı atar atmaz yüzüm sanki bir buz kütlesine dönüşmüş gibi hissetmiştim. Gözlerim rüzgardan yaşarmış, yüzüm soğuktan uyuşmuştu. Adımlarımı mümkün olabildiğince hızlı tutmaya çalışıp bu eziyetin süresini daha aza indirgemek istiyordum.
Kimselerin olmadığı sokakta yalnızca benim adım seslerim yankılanırken aniden geçmekte olduğum yerin farkına vardım. Bugün ikinci kez aynı yerin yakınına gelmiştim. Tarık bu kez dışarıda değildi. İçeriye bakma cesaretini gösteremesem de, muhtemelen kitapçı dükkanında kedisi ile vakit geçiriyordu.
Henüz bir iki saat evvel umutlarımı yerle yeksan eden bu adamı, sanki hiç kırılmamış gibi yeniden zihnime dahil edebilme cüretini göstermiştim. Adımlarım ileri ileri gidiyor olsa da, zihnim koşa koşa Tarık'a geri dönüyordu.
Düşüncelerimi dağıtmaya çalışırken yavaş yavaş sokaktan çıktığımı fark etmiştim. Caddeye çıkar çıkmaz karşıma çıkan ilk eczaneye girdim. İçeride yalnızca tek bir kişi vardı ve beni görür görmez gülümseyerek ayağa kalktı.
"Hoş geldiniz."
"Hoş buldum. Soğuk algınlığı için tavsiye edebileceğiniz bir ilaç var mı acaba?"
"Tabii ki." deyip usulca arka tarafında kalan camekana dönüp içinden bir kutu ilaç çıkardı.
"Bunu günde üç defa, tok karnınıza içerseniz kısa zamanda faydasını görürsünüz."
İlaç kutusunu poşetleyip bana uzattığında hemen ödemesini yapıp teşekkür ettim ve eczaneden dışarı çıktım. İşe giden insanlar dışında pek fazla kimse olmayan cadde üzerinde yürüyüp bir market aradım. Bulup bulamayacağım meçhuldü fakat ıhlamur almak istiyordum.
Küçükken ablamla ne zaman hasta olsak annem koca bir demlik ıhlamur kaynatır, bize de bol bol içirirdi. Sahiden de çok iyi gelirdi bol limonlu ıhlamur çayı. Zihnime uğrayan en tatlı anıma tebessüm ederken karşıma bir market çıktı. Seri bir şekilde içeriye girip çalışanlardan birine ıhlamur satıp satmadıklarını sordum. Ancak aldığım yanıt pek hoşuma gitmemişti.
Elim boş çıkarak evime dönmek için geldiğim yolu geri yürümeye başladım. Yürüdükçe alnım terliyordu fakat sıcaklamış sayılmazdım, zira bedenim hala üşüyordu. Üstüne üstlük bir de halsizlik çökmüştü üzerime. Eve kadar yere yığılmadan idare edebilirsem, daha da bir şey olmazdı bana.
Evime sağ salim varabilmek için dualar ediyor, bir yandan da adımlarımı hızlandırmaya gayret ediyordum. Bu şekilde yaklaşık on dakika kadar yürümüş olmalıydım, sonunda sokağın girişine gelmiştim. Sokak, yavaş yavaş hareketlenmeye başlamıştı. Esnaf, dükkanını açmış, anneler çocuklarını okula götürmeye başlamıştı. Bu kişilerin hiçbirini yakından tanımadığım ve hiçbir konuşmuşluğum olmadığı için, doğal olarak durup kimseye selam da vermemiştim.
Geri dönüşte yine ve yeniden, öyle bir yer çarpmıştı ki gözüme... Bakmamak için direndiğim ancak içten içe de bakmak için yanıp tutuştuğum kitapçı dükkanının önünden geçerken, irademe sahip çıkamamış ve göz ucuyla o tarafa bakmıştım.
Tarık, hâlâ dışarıya çıkmamıştı ve ben her şeye rağmen yine onu görme arzusu ile kavruluyordum. Henüz bu sabah kendi kendime ona kırılmış olsam da, şu an bunun mantıksızlığını sayıklıyor ve onu görmem gerektiğini düşünüyordum.
Dükkanın önüne iyice yaklaştıktan sonra bir anlık tereddütle yavaşladım ve içeriye göz attım. Tarık, kitap okuyordu. İçeriye sakince giriş yaparken Tarık henüz farkıma varmadan elindeki kitaba bakmıştım.
Masa başında otururken karşısına geçip minik bir öksürük ile dikkatini üzerime çekmeye çalıştım. Sesimi duyduğunda, feci halde dalmış olduğu kitabından başını güçlükle kaldırıp yüzüme baktı.
"Hoş geldiniz," deyip beklemeye başladı.
Bir anda fazlasıyla heyecanlanıp Tarık'ın okuduğu kitabın ismini unutmuştum. Tarık hâlâ bekliyordu. Düşünmek için vakit lazımdı ve bunun olmasını ben sağlayacaktım. Aniden sahte bir öksürük krizi ile arkamı dönmüştüm. Kuru öksürüklerim içeride gürültü yaparken kitabın ismi yeniden aklıma gelmişti. Oyunuma son verip tekrardan yüzümü ona çevirdim.
"İyi misiniz?" diye sordu sakince. Hemen başımı salladım.
"İyiyim! Gıcık tuttu da..." Dudaklarını birbirine bastırıp başını salladığında artık sadede gelmem gerektiğini anlamıştım.
"Şey, ben bir kitap arıyordum da..."
"İsmi nedir?" İşte bu soruya yanıt verirken büyük bir beklenti içerisine de girmiştim. Yalnızca farkına varmasını istiyordum. Onun okuduğu kitabı istediğimin farkına varsın istiyordum.
"Gazap Üzümleri." diye yanıtladım ve beklemeye başladım. Yüzünde herhangi yabancı bir ifadeye rastlamamıştım. Az önce nasılsa, kitabı sorduğumda da aynı haldeydi. Başıyla onaylayıp usulca oturduğu yerden kalktı ve küçük dükkandaki küçük raflardan birine ilerledi. Onca kitap arasında hiç zorlanmadan o kitabı bulup yanıma geldi.
"Buyrun." deyip uzattı.
Farkına varmamış olmasına bir hayli şaşırmış ve bir o kadar da üzülmüştüm. Yüzümden okunmamasını umarak uzattığı kitabı alıp teşekkür ettim.
"Borcum ne kadar?"
"Borcunuz yok."
"Nasıl olur?"
Tarık, tebessümü ile günümü güzelleştiren ilk şey olmuştu.
"Ben size borçluydum, borcumu ödedim. Bir saniye bekleyin..."
Yeniden az önceki yerini aldı. Çok büyük olmayan masasının altına doğru eğilip bir süre çıkmadı. Ne yaptığını gerçekten merak ediyordum. Parmak uçlarımda belli belirsiz yükselip onu görmeye çalıştım. Bir anda ayağa kalkınca hemen eski halime döndüm. Neyse ki o hâlimi görmemişti.
Masanın ardından dolanıp tekrar yanıma geldiğinde, elleri arasında güzelce katlanmış halde, sabah üzerine örttüğüm pike duruyordu. Gözlerimi birkaç saniyeliğine ellerinden ayırıp yüzüne diktim. Ay gibi parlıyordu Tarık, yüzü gülerken. Solgun yüzünde ilk defa samimi bir tebessüm görüyordum. Belki birçok kez samimi gülüşleri olmuştur, lakin bu benim ilk şahit oluşumdu. Kıvrılmış dudak kenarları, cansız suretine can katıyordu.
"Buyrun." deyip elindeki pikeyi bana doğru uzattı. Pikeyi şaşkınlıktan ağzım açık kalmış bir halde alırken, "Gördünüz mü?" diye sormadan edememiştim.
"Tesadüfen garip bir rüyadan uyanmıştım, baktığımda siz eve girmek üzereydiniz ve dışarıda başka kimse yoktu. Zahmet etmişsiniz, çok teşekkür ederim."
"Ne demek! Asıl ben teşekkür ederim... Kitap için yani."
"Rica ederim." deyip kestirip attı.
Bu küçücük sohbetimiz burada son mu buluyordu? Oysa ben ona söyleyecek milyonlarca sözcük bulabilirdim.
İyi gün dileklerimi sunmadan önce, bu sefer gerçekten bastıran öksürme isteğine karşı koyamayıp göğsüm yarılırcasına öksürmeye başladım. O esnada muhtemelen yüzüm kıpkırmızı kesilmişti.
Daha önce bana çay verdiği semaverin yanından bir sürahi ve bir bardak alıp yanıma geldi. Bardağa biraz su koyup bana uzattı. Ellerinden zehir olsa içebileceğim adam, biraz mahcup hissettirmişti. Yük olduğumu düşünüyordum ve bu yüzden utanıyordum. Onunla göz teması kurmamaya özen göstererek uzattığı bardağı aldım ve suyu içtim. Boğazımın bir nebze olsun rahatlamasına şükrederken, Tarık'a da mahcup bir teşekkür gönderdim.
"Hastasınız sanırım." dedi.
"Evet, üşütmüşüm biraz." diye cevap verdiğimde gözleri bir süre yüzümde dolandı.
"Yüzünüz," dedi ve ben ne olduğunu anlamadan bir elini alnıma dayadı. Elinin soğukluğu iliklerime kadar işlerken, söylediklerine odaklanmakta güçlük çekiyordum. "Yüzünüz yanıyor. Ateşiniz var."
Ellerim yavaşça yanağıma gitti, gözlerim ise dükkanın daha evvel hiç keşfedemediğim köşelerinde dolandı. Gerçekten ateşim mi vardı yoksa Tarık'la olmanın heyecanı mı yüzümü bu denli yakmıştı?
"Biraz evvel ilaç aldım, kullanınca geçer."
Sesim biraz güçsüz çıkmıştı. Şaşkınlık da vardı tabii...
"Küçükken hastalandığım zamanlarda annem hep ıhlamur kaynatırdı bana. Cidden iyi gelirdi." Gözleri uzaklara dalmıştı söylerken. Yüzünde buruk bir tebessüm taşıyordu, ıhlamur kokusunda hep kendisini arayabileceğim adam... Eskileri yad ederken duyduğu özlem, her halinden belli oluyordu.
"Benim annem de yapardı. Az evvel ıhlamur da aradım ama bulamadım." dedim. Anladığını belirtircesine kafasını sallayıp dükkandan dışarı çıktı. Karşıdaki bakkala doğru birkaç kez bağırıp Salih abiyi çağırdı.
"Buyur Çirkin!"
"Abi, sende ıhlamur var mıydı?" Gözlerim birden açıldı, dünya aniden daha da pembeleşti.
"Var! Hayırdır, hasta mısın?"
"Yok abi." deyip kafasını içeriye uzattı. "İsminiz neydi?" diye sordu. Sahi, o benim ismimi bile bilmiyordu.
"Ela." dememle kafasını tekrar dışarı çıkardı.
"Ela hanım için ayır biraz abi. Alacak az sonra."
"Ela hanım kim?"
"Gelince görürsün abi!"
Tekrar içeriye girdiğinde yine baygın bakışlarını üzerime dikti.
"Salih abi yardımcı olacaktır." dedi sakince.
"Çok zahmet verdim size. Sağ olun!"
"Lafı mı olur." dedi ve sessizce bekledi. O bekledi, ben izledim. Daha da izlerdim elimde olsa, rahatsız olmayacağını bilsem bir ömür izlerdim. Lakin şu an için yalnızca garip bir ortam yaratmaktan başka bir işe yaramıyordu sessiz bakışlar.
Gözlerimi kaçırdım ve başımı hafifçe öne eğdim. "İyi günler dilerim." deyip benzeri bir cümleyi de ondan duyar duymaz arkamı dönüp dükkanın çıkışına doğru yürüdüm. Pek fazla ışık bulunmayan dükkandan, gökyüzünün parlaklığının yeryüzüne yansıdığı sokağa çıkınca gözlerime bir acı saplanmıştı. Direkt olarak kısılan gözlerimle karşımda duran bakkala baktım bir müddet. İçimde istemsiz bir gülme isteği uyanmıştı. Sebebi o kadar güzeldi ki... Tarık, benim için bir şeyler yapmıştı! Dışarıdan bakıldığında önemli değildi belki, fakat benim içimdeki kupkuru bahçeler yeniden yeşillenmişti.
Artık direnmediğim tebessüm yüzüme yayılırken, hızla karşıdaki bakkala gittim. Üzerinde eski bir yazar kasa bulunan ahşap masanın ardına oturmuş, bulmaca çözüyordu Salih abi. Beni görünce elindeki kalemi ve bulmaca gazetesini bırakıp ayağa kalktı.
"Hoş geldin kızım! Yardımcı olayım." dedi. Karadeniz ağzıyla konuşuyordu biraz.
"Ihlamur alacaktım ben. Sende varmış Salih abi."
"Bizim Çirkin'in bahsettiği Ela sensin demek... O kadar da gördüm seni, adını bilmediğimden çıkaramadım."
"Olsun, önemli değil." deyip gülümsedim.
Birden aklıma bir fikir gelmişti. Tarık'a sormadığım, daha doğrusu sorup da işe yarar bir cevap alamadığım soruyu Salih abiye sorabilirdim.
"Tarık Bey'e neden Çirkin diyorlar?" diye sordum bir anda. Tel tel beyazlamış bıyıklarının altından gülümsedi.
"Annesi küçükken hep Çirkin diye severdi. Kendi ismini hiç kullanmazdı, o zamandan beri ismi Çirkin kaldı."
"Annesi neden çirkin diyordu ki?"
"Bizim Çirkin, çocukken pek güzeldi. Bakma şimdi ismi gibi çirkin göründüğüne, koca koca gözleri vardı o zamanlar. Annesi de nazar değeceğinden korktuğu için hep öyle severdi."
Birden kafamın içinde sımsıcak bir aile tablosu canlandı. Oğluna en derin sevgisiyle bağlı bir anne... Güzel gözlü, sessiz bir çocuk... Zihnindeki bu görüntü, buruk bir mutlulukla sarmıştı beni.
"Peki şimdi nerede ailesi?" dediğimde Salih abinin yüzü düştü birden. Elleriyle başının üstünü bir müddet ovdu.
"Annesi, babası ve bir kardeşi vardı. Hepsi sizlere ömür..."
Bu cevabı almayı beklemiyordum, sanki tüm dünya bir anda siyah beyaz olmuştu.
Bu adam, benimle aynı kaderi bu şekilde paylaşmamalıydı. Boğazımda bir yumru takılıp kalmıştı. Yutkundukça daha çok acıyordu, daha çok boğuyordu.
Ah, Tarık... Ne kadar göz yaşı dökmeliydim onun için? Dikkatsizce, merak edip sorduğum hayal kırıklıkları, kaybettikleri... Buydu demek!
"Anlıyorum." dedim. Çatallaşan sesim hüznümü ele vermişti muhtemelen.
Salih abi anlatmaya başlamışken bırakamadı, anlatmaya devam etti. "Amcasıyla büyüdü Çirkin ama geçen sene amcası da rahmetli oldu. Bir Leyla'sı var şimdilerde. Bir ailesi biz olduk, diğer ailesi Leyla..."