Ona yıllarca komşuluk ettiğimi, ona iki senedir derin bir sevgiyle bağlı olduğumu bilmiyordu. Bana dair hiçbir şey bilmeyen bu adam, ne de güzel incitiyordu. Sonra yüzüne bir kez bakıyordum, her şey geçiveriyordu!
"Aşağı yukarı iki senedir bu sokaktayım. Buradan birkaç metre ileride bir apartmanda oturuyorum."
Kasım soğuğunun kuruttuğu dudaklarını, hafifçe birbirine bastırıp başını yukarı aşağı salladı. Birkaç saniyelik sessiz bekleyişin ardından cevap verdi.
''Sizi buralarda hiç görmemiştim.''
Görmüştü. Hem de ne çok görmüştü! Ah, bir de gördüğünün bilincinde olabilseydi keşke.
Bu kez kararlı ve daha cesurdum. Bir şekilde onunla konuşmaya devam edecek ve geçmişte de onun çevresinde var olduğumu bir nebze olsun anlaması için uğraşacaktım.
''Aslında... İki üç günde bir uğrayıp sizden kitap satın alıyorum.''
Tarık'ın, biraz kalın dağınık kaşları usulca yukarıya kalktı. Güzel gözleri, yerdeki tek bir noktaya odaklanmıştı ve oturduğundan beri aynı noktayı seyrediyordu. Bir an olsun bakışlarını yüzüme çevirmedi.
''Öyle mi? Hatırlamıyorum, kusuruma bakmayın.''
''Sanırım çoğu zaman dalgınsınız.''
''Sayılır..." deyip omuz silkti. "Bir şeyle uğraşırken aklım tamamen bambaşka yerlere gidiyor. Dükkana geldiğiniz onca zaman, muhtemelen dalgındım. Tekrar özür dilerim." deyip cebinden bir sigara paketi çıkardı. İçinden bir dal alıp dolgun dudakları arasına yerleştirdi. Tam çakmağı çakacakken bir anlığına durdu ve ilk kez yüzüme baktı. Sigarayı usulca dudaklarından çekip bana gösterdi ve ''İçebilir miyim?'' diye sordu.
''Dilediğiniz gibi... Dükkan sizin." deyip gülümsedim.
Başını bir kez hafifçe aşağıya indirip kaldırdı ve sigarayı ait olduğu yere geri yerleştirdi. Hayatımda, Tarık'ın dudakları ve bu sigara kadar birbirine yakışan iki şey daha görmemiştim.
Tarık, sigarasından bir nefes çekti ve çenesini yavaşça kaldırıp dumanını havaya doğru üfledi. İnsanı hipnotize edercesine ağır ağır süzülen dumanı pür dikkat izlerken, bir soru yöneltmişti: ''Sormayı unuttum ama siz de içer misiniz?''
Bakışlarımı dumandan ayırıp ona çevirdiğimde, elindeki sigara paketi dikkatimi çekmişti. Bir müddet sigara bana baktı, ben sigaraya baktım. Başımı iki yana salladım.
''Kullanmıyorum, teşekkür ederim.''
Aniden, "Neden?" diye sorunca bir anlığına afallamıştım. Şaşkınlığımı gizleyemeden "Ne neden?" diye geri bir soru yönelttim.
''Sigara... Neden kullanmıyorsunuz?''
Hayatımda aldığım en sıra dışı soru, bu olmalıydı. Henüz birkaç saat önce Tarık'la yapabileceğim olası bir konuşmanın hayalini kurarken, şimdi onun garip sorularına maruz kalmak, içimde fütursuzca gülme isteği uyandırmıştı. Yukarı kıvrılmak isteyen dudaklarımı zorlukla zapt ederek cevapladım.
''Kendimi, göz göre göre zehirlemek istemediğimden sanırım.''
Bir nefes daha alıp bırakırken, bitmeye yüz tutmuş sigarasını iki parmağının arasında tutup göz hizasına kaldırdı. Gözlerini kısıp bir süre düşünceli bir şekilde izledi.
''Sizin hiç derdiniz yok mudur?'' dedi düşünceli bir halde.
"Elbette var!" dedim kekeleyerek. En büyük derdim kendisiydi ve o bunu bilmiyordu. Ona, bir an olsun ayrılmadığı iç dünyasına ulaşamamak, dertti.
"O halde çok güçlü biri olmalısınız."
"Siz değil misiniz?" diye sorduğumda, elindeki sigarayı pür dikkat izleyen gözleri, yüzümle buluştu. Uzun uzun bakıp sonunda yanıtladı.
"Bilinmez."
Onu, yalnızca dükkanının önünde kitap okurken veya dükkanına kitap almaya gittiğimde görüyordum. Hakkında pek fazla bir şey bilmediğim bu adamın, hayatını da bilmiyordum. Neler yaşadığını, neler düşündüğünü...
Ancak yorgun yüzüne baktığımda hayatın, kendisine pek iyi davranmadığını düşünüyordum. Birtakım zorluklarla mücadele etmiş bir ruhun barınabileceği bu yüzün, aslında pek çok ipucu taşıdığını düşünüyordum.
"Ben bu şeye..." derken sigarasını işaret edip bir duman daha çekti. Soluduğu duman yeniden dudaklarından kurtulurken devam etti.
"Hayal kırıklığı diyorum.
''Hayal kırıklığı mı?"
"Ciğerlerimi esir ettiğim bu şey; hayal kırıklıklarım, kaybettiklerim."
Tarık ile sohbet etme hayalleri kurduğumda, hiç bu kadar derin konuşabileceğini düşünmemiştim. Havadan sudan konuşan bir adam olabileceğini düşünmüştüm. Ancak şimdi o, bir şeyler itiraf ediyordu sanki. Bu düşünce beni bir hayli heyecanlandırıyordu, zira artık ona ulaşmaya başladığımı düşünüyordum.
Tarık, sessizliğimden kendince bir sonuca varmış olmalıydı ki, hemen konuyu dağıtmaya çalıştı.
"Bahaneler işte..."
Ancak benim ilgimi kazanmıştı bir kere. Daha fazlasını öğrenme merakıyla yanıp tutuşuyordum.
"Sizin için de sakıncası yoksa..." deyip bir süre tereddütle bekledim. Cümleye başladığım için sonunu getirmeliydim, artık vazgeçmek için çok geçti. "Sizi sigara içmeye iten hayal kırıklığınızı merak ediyorum."
Eski bir aşk mıydı acaba? Hâlâ unutamadığı biri yüzünden mi bu haldeydi.
Yüzüne bir tebessüm yerleştirdi Tarık. O tebessüm o kadar ait değildi ki onun dudaklarına! Fazla sahte, fazla zorakiydi.
''Derinlere gitmeye çalışıyorsunuz hanımefendi... Bundan hoşlanmadım.''
''Ben... Özür dilerim." deyip bozulduğumu hissettirmemeye çalışmıştım.
Artık iyice bitmiş, fakat ucu hala yanmakta olan sigarayı dükkan içindeki ağzı açık çöp kutusuna fırlattı.
''Yanıyordu o." dedim şaşkınlık içerisinde.
''Bir şey olmaz." diye yanıtladı umursamazca. ''Kovanın içinde su var.''
Anlam veremediğim cümlelerine karşılık bomboş bakıyordum.
''Çok sigara içerim de..."
Yüzüme istemsizce bir tebessüm yayıldı ama gülümsediğimi ona belli etmemek adına kendimi bir hayli zorladım. Oysa o zaten bilemezdi gülümsediğimi. Yüzüme doğru düzgün bakmıyordu; baktığında ise gördüğünü düşünmüyordum. Boş bakıyordu Tarık; bir şeyleri görme, farkına varma kaygısı bulundurmadan.
Hemen bitmesin diye yavaş yavaş, azar azar içtiğim çayım buz gibi olmuştu. Yine de yarım bırakmayıp bir dikişte bitirmiştim. İstemsizce yüzümü buruştururken duvarda asılı duran saate baktım. Neredeyse yarım saattir buradaydım ve Tarık artık tek kelime bile etmiyordu. Muhtemelen gitmemi istiyordu. Oysa ben onunla biraz daha kalabilmek için zaman kavramını yok edebilirdim...
''Ben kalkayım. Çay için teşekkür ederim." deyip ayağa kalktım. Gitmeyi o kadar istemiyordum ki...
''Gidiyor musunuz?" deyip o da ayağa kalktı.
''Gitmiyorum. Mümkünse bir ömür sohbet etmek için buradayım." diyemedim.
Başımı sallamakla yetindim.
''Kapıya kadar eşlik edeyim." dedikten sonra ufacık kitapçı dükkanının içinde kapıya kadar benimle yürüdü. Birlikte, fazladan birkaç adım atamadığımız bu küçük kitapçı dükkanına da dargındım.
Kapının önüne çıktığımızda yaptığım ilk iş, siyahını gri bulutlarla süslemiş gökyüzüne bakmak oldu. Yağan yağmur çoktan durmuş fakat yerler henüz kurumamıştı. Kasım ayının tüyler ürperten serinliği üzerime esince hırkama biraz daha sarıldım ve hala beni beklemekte olan adama döndüm.
''Tekrar teşekkür ederim. İyi günler...''
''Rica ederim. Geceniz aydın olsun.''
Gece, nasıl aydın olabilirdi? Düşüncelerimi birer birer düğüm eden adam, yine kafamı karıştırmıştı. Fakat üsteleyip canını daha fazla sıkmak istemiyordum. Gülümseyip arkamı döndüm ve bir iki adım attım. Ama gidemiyordum... Beynim kalmak için saçma sapan bahaneler üretiyordu. Bu sefer de bir soru sormak istemiştim; bunca zamandır merak ettiğim bir soru. Usulca geri döndüm ve mahcubiyet akan bakışlarımı yüzüne sabitledim.
''Acaba size bir soru sorabilir miyim?''
''Buyrun." dedi gayet kendinden emin bir halde.
''Size neden Çirkin diyorlar?''
Sözcükler ağzımdan binbir zorlukla çıkmış, çıktıkları an da pişman olmuşlardı. Zira aldığım cevap hiç tatmin edici bir cevap değildi.
''Çünkü çirkinim,'' dedi, güzelliğiyle büyülendiğimi fark etmeyen adam. Gözleri ne kadar cansız olabilirse o kadar cansızdı. Veya yüzü... Ne hissettiğini veya ne düşündüğünü hiç kimse anlayamazdı sanki. Dünyasından ser verip sır vermeyen bu adamın, ne düşündüğünü kimsenin bilmesini istemiyor gibi bir hâli vardı.
Kimselerin bilmediği, kendisinin ise zamanının çoğunu orada geçirdiği bir iç dünyası vardı Tarık'ın.
Kafasının içinde var olan, ondan başka kimsenin girme izni olmayan koskoca bir dünya, ülke, veya her neyse... Ben ütopya olarak adlandırıyordum. Zira bir insanın iç dünyası, kendisi için en kusursuz, en güzel yer olmalıydı.
Ben, Tarık'ın ütopyasına kabul edilmek için çırpınıp dururken Tarık, her seferinde bu çırpınışlarımı yok saymıştı.
''Tekrar iyi günler." deyip başıyla karşılık verişini seyrettim. Bu sefer kesin bir kararla dönüp uzaklaşmaya başladım. Kendim uzaklaşıyordum ama aklımı yine oralarda bir yerde düşürmüş olmalıydım. Zira hâlâ Tarık'tan başka bir şey düşünemez haldeydim. Eve vardığımda kendimi hemen odama atıp nemli kıyafetlerimi değiştirdim. Islak saçlarımı ise bir havluyla kurulayıp yatağıma girdim. Sürekli bir sağa, bir sola dönüp durmak uyumama yardımcı olmuyordu. Uzun zamandır benden uzakta olan keyfim, artık tamamen beni terk etmiş gibi hissediyordum. Cevabını bilmediğim, öğrenemediğim bir soru beni ne kadar da rahatsız ediyordu...
Ne zaman böyle çaresiz kalsam, yapabileceğim tek şeye sığınıyordum. Hayal kurmak... Hem beni gerçeklikten bir süreliğine koparıyor, hem de bir müddet sonra uykumu getiriyordu. Tarık'ın, kovulduğum dünyasının kapısından koşa koşa kendi hayal dünyama sığındım. O beni içeri almıyorsa, ben onu alacaktım. Kendisi bilmese de artık benim dünyamdaydı. Uykum gelene kadar çay içip kendi kurduğum diyaloglarla sohbet etmiştim onunla. Diyaloglar bana ait olunca istemediğim bir şey de söyleyememişti haliyle.
Kafamızın içindeki dünya ne kadar güzeldi. Orada her şey mümkündü. Hiç kimseyle veya hiçbir şeyle uğraşmadan istediğim her şeyi elde edebildiğim tek yerdi. Uykuya dalmadan evvel, hayal dünyamın varlığına bir kez daha şükretmiştim.
Saat sabahın altı buçuğunda, çalar saat vücudumdaki tüm huzuru bir anda kovalamış, memnuniyetsizlik hissiyle beni baş başa bırakmıştı. Alarmı kapayıp yavaşça yerimde doğruldum. Ne kollarımı açıp esneyecek halim vardı, ne de odamın perdesini açacak. Güç bela yerimden kalkıp banyoya attım kendimi. Yüzüme birkaç kez su çarpıp aynaya baktım. Tenim, bugün bir ölünün teni kadar soluktu. Göz altlarımda haddinden fazla beliren torbalar adeta yüzüme sırıtıyordu. Üstelik rahat nefes alamadığım burnumu da hesaba katarsam, Hasta olduğumu rahatlıkla söyleyebilirdim.
Tekrar ağır adımlarla odama geri dönüp hem makyaj masası hem de çalışma masası olarak kullandığım ahşap masamın üzerinden bir toka alıp gözlerimin önünü işgal eden siyah saçlarımı tepeden topladım. Sabahları pek iştahım olmazdı genelde. Dedim ya, yalnızlıktandı... Hastayken hiç olmuyordu. Mutfağa adımımı dahi atmadan salona geçtim ve ev telefonundan, çalıştığım yayın evini arayıp çevirileri e-posta yoluyla göndereceğimi söyledim. Bu halde işe gidebileceğimi sanmıyordum.
Canım hiçbir şey yapmak istemiyordu ve gidip tekrar uyuma fikrini bir gözden geçirmeye başlamıştım. Uyku, yorgun vücuduma iyi gelebilirdi. Mütevazi evimin içinde birkaç adım atıp odama doğru yol almaya başlamıştım fakat birden aklıma Tarık gelmişti ve ben olduğum yerde donakalmıştım. Usulca balkona çıktım. Hava yine tüm serinliğiyle selamlıyordu dışarı çıkanları. Soğuk esen rüzgar, bir anda içimi ürpertip tenimi üşütmüştü. Fazla oyalanmak istemiyordum. Yapacağım tek şey, Tarık'ın dükkanda olup olmadığını kontrol etmekti. Gözlerim usulca kitapçıya giderken yine kısa süreli bir heyecan beni tümüyle ele geçirmişti. Soğuktan buğulanan gözlerimi bir kez silip pür dikkat izlemeye başladım.
Tarık, dükkanını çoktan açmıştı. Hatta kapısının önünde oturup kitap okumaya başlamıştı bile. Bu adamın hiç uyuyup uyumadığını kendi kendime sorgularken gerçek, tatlı bir şekilde yüzünü göstermişti.
Biraz daha dikkatle incelediğimde, Tarık'ın elindeki kitabın ters bir şekilde kucağında durduğunu fark ettim. Üstelik kafası hafifçe yana düşmüş durumdaydı. Üzerindeki incecik hırkayla, bu soğuk havada uyuyakalmıştı rüzgara kafa tutan adam. Yüzümdeki bir karış gülümsemeyle bir süre hayran hayran izledim Tarık'ı. Fakat bir yandan, kalbim daha fazlası için yanıp tutuşuyordu. Kesinlikle onu yakından görmek istiyordum!
Apar topar içeri girip balkon kapısını kapatma gereği bile duymadan odama geçtim. Az evvel hiçbir şeye mecali olmayan hasta bedenimi, sağa sola koşturuyordum. Odanın içinde bir pike buldum. Tamamen sıcak tutmazdı ama yine de üzerinde hiçbir şey olmamasından daha iyiydi. Vestiyerde asılı duran hırkamı üzerime geçirip spor ayakkabılarımı ayağıma giydim ve hızlıca merdivenleri indim. Binadan dışarıya adımımı atar atmaz soğuğu yeniden iliklerime kadar hissetmiştim.
Bu havada Tarık'ın dışarıda uyuklaması, sağlığı açısından hiç iyi sonuçlar doğurmazdı. Kendisiyle bile ilgilenmeyecek kadar umursamaz bir adamdı.
Elimdeki pikeyi daha sıkı kavrayıp hızlı ve bir o kadar sessiz adımlarla Tarık'ın yanına gittim. Kitabı kucağında ters bir şekilde beklerken, kolları da soğuk yüzünden iyice birbirine dolanmıştı. Yana düşmüş başı ve dağılmış saçlarıyla yaramaz bir çocuk gibi görünüyordu. İçimde tutamadığım bir kıkırtı dudaklarımdan kayıvermişti. Elimle ağzımı sımsıkı kapadım. Korku ve merakla yüzünü seyrettim bir süre, uyanmasını istemiyordum. Gözlerinin açılmadığından emin olduktan sonra yavaşça yaklaşıp eğildim ve pikeyi sakin hareketlerle üzerine örttüm. Bir an huysuzca kıpırdamaya başladığında korkuyla geri çekildim. Beni görmesi sonucunda ne olacağına dair hiçbir fikrim yoktu çünkü. Kötü şeyler olabilme ihtimalini düşündükçe kalbim sıkışıyordu sanki. Nefes bile almadan sessizce beklemeye başladım. Ufak tefek hareketlenmesi yavaşça son bulurken, benim adımdan haberi bile olmayan adam, bambaşka birinin adını mırıldanmıştı.
''Leyla...''
Belli belirsiz duyduğum bu isim, öyle korkunç fırtınalar koparmıştı ki içimde bir yerlerde! Gemisi batmış bir kaptanın, sürüsü kaybolmuş bir çobanın hüznünü yaşıyordum adeta. Dünyasında yalnız olduğunu düşündüğüm adam, birini daha mı misafir etmişti yoksa? Onun birine aşık olabilme ihtimali, yıllardır yürüdüğü yolda bir kez bile tökezlemeyen umuduma bir çelme takmıştı. Önceden çiçekler açan kalbim, artık zehirli sarmaşıklarla dolu gibiydi. Yalnızca tek bir kelime nasıl da yerle yeksan etmişti beni?
Harabeye dönmüş ruhumla, uğruna yepyeni dünyalar inşa edebileceğim adam... Artık onun yanına ait hissetmiyordum kendimi.
Bir yandan uzaklaşmam gerektiğini bilirken, diğer yandan hâlâ kendimi yanlış duymuş olabileceğime inandırmak istiyordum. Zihnimin içinde onlarca çatışmaya sebep olan bu adamı yalnız bırakmaya karar vermiştim. Esen rüzgarın da yardımıyla iyice sulanan gözlerimi silip sessizce yürümeye başladım. Henüz yanından bile ayrılamamışken, Tarık'ın kulaklarımı şenlendiren o tok sesi yükseldi aniden.
''Teşekkür ederim...''