Tanıdık

2121 Words
Babam, hazır buradayken beni okula götürmeyi teklif etmişti ama “ elimden de tutucak mısın babacım?” diye karşılık verdim şaka yollu ve gülümsedim. Evlat büyümüyor dedikleri bu olsa gerek. Yengemlere geldiğimizde eve geçmeden önce okula gidip kayıt işlemlerimi tamamlamak için evrakları okula götürdük. Müdür yardımcısını sormak için bahçede gördüğümüz ilk kişiye selam verince zaten konuştuğumuz kişinin hafta sonu olmasına rağmen okulda olan müdür yardımcısı olduğunu öğrendik. Bahçedeki kamelyada otururken bize çay söyleyen müdür yardımcısı kendini tanıttı. Rahmi bey 6 senedir bu okulda çalıştığından, tayini çıktığından, yakında gideceğinden ve mezunların başarısından bahsetti. Benim evraklarımı aldı ve yanındaki laptoptan işlemleri tamamlarken biz çayımızı bitirip müsade istedik. Okulu gezdirmeyi önerince hep birlikte okulu turladık. Okulun sahip oluğu imkanlardan bahsederken bize kapalı spor salonunu, sınıfları, müzik ve resim atölyelerini, kantini, yemekhaneyi, labratuvarı, kütüphaneyi ve okulun bahçesinde kamelyaların ötesinde kurdukları küçük hobi bahçesini ve kümesi gösterdi. Okulu çok beğendiğimizi söyleyerek bu kısa tur için teşekkür ettik ve çıktık. Annemi zaten yengemlere bırakmıştık, okuldan sonra tatlıcıya uğrayıp tatlı alıp doğruca yanlarına geçtik. Babamla birlikte arabayla gittiğimiz için kendi başıma giderken yolu karıştırmaktan korkuyordum aslında ama denemekten ne çıkar diyerek kendim gitmek istemiştim. Bildiğim kadarını gidip, üniformalı öğrencileri bulunca da peşine takılarak okulu bulmuştum. Kısa süre bahçede bekledikten sonra okul binasından içeri girip müdür yardımcısı Rahmi beyin odasını sormak için çay ocağına girdim. Çay ocağı küçükçe bir odaydı. İçeride kahve makinesi, büyükçe bir eski model semaver, bir yemek masası ve her biri birbirinden farklı sandalyeler vardı. Sarı badanalı odanın arka bahçeye bakan kocaman bir penceresi vardı. İçeride gri önlüklü 2 kadın oturuyordu. İkisi de orta yaşının üzerinde görünüyordu. Çekik gözlü olan ben kapıyı tıklattığım sırada ayağa kalıp çay bardaklarını doldurmaya başladı. Diğeri bana gülümseyerek “günaydın hanım kız” dedi. “aynı şekilde selamladıktan sonra okulda yeni olduğumu söyledim ve müdür yardımcısı Rahmi beyin odasını bulama yardımcı olabilirler mi diye sordum. Rahmi beyi kısaca övdükten sonra geçtiğimiz hafta başka bir yere tayini çıktığını dolayısıyla okuldan ayrıldığını söyleyip bir diğer müdür yardımcısı Hüseyin beye yönlendirdi. Peşi sıra merdivenleri tırmanarak 3. Kata çıktık. Benimle birlikte içeri girdi teyze, boş bardakları toplayıp çıkarken bana yine gülümseyip kapıyı arkadan kapattı. Hüseyin bey, Rahmi beyin aksine daha ciddi duruşlu ve daha genç biriydi. Bilmiyorum, belki de hafta içi olduğu için öğrencilere yüz vermemek amaçlı takındığı bir tavırdır. Karşısına dikilirken kasvetli odaya göz ucuyla bakındım; siyah renkli deri ofis koltukları koyu kahve renkli büyük masasının önünde karşılıklı olarak duruyordu. Aralarında alçak bir sehpa üzerinde de cam bir satranç takımı diziliydi duruyordu. Müdür yardımcısının masası Pazar yeri gibi kalabalık ve karman çorman duruyordu. . Ben etrafı dikizlediğim sırada telefonda olan Hüseyin bey telefonu kapatıp bana odaklandı: - Buyur bakalım hanım kız, diyerek koltuğu gösterdi. Çantamı kucağıma alıp oturdum. “Sen Ezgi BAŞAT olmalısın. Ben Hüseyin ÇINARCI. 4 senedir bu okulda kimya öğretmeniyim, 2 senedir de müdür yardımcılığı yapıyorum. Normalde 10. Sınıflarla ben ilgileniyorum, ben yokken kaydını Rahmi bey tamamlamış, sana okulu tanıtmış. Merak ettiğin bir şey varsa veya sonra aklına gelen bir soru olursa gelip bana sorabilirsin.” dedi. “eski okulumda görmediğim dersler var. Okullar açılalı çok olmadı ama ben 9. Sınıfta da görmediğim için temelim yok.” diyince o konuyu öğretmenlerin görüşünü aldıktan sonra konuşalım dedi. -eee, o zaman başka sorun yoksa sınıfına geçebilirsin. I şubesindesin. Bu katta, koridordan dümdüz ilerle, göreceksin, dedi ve çıkarttığı yeni sınıf listesini uzatırken bunu sınıf defterinin arasına koyup eskisini atmamı söyledi. Teşekkür edip odadan çıktım. Listeye bir göz attım, 25 kişiydik. Doğruca lavaboya gidip saçımın başımın düzgün durduğundan emin olunca sınıfa geçtim. tam dediği gibi dümdüz ilerleyince sağda kalan taraftaydı. Ders başlayalı neredeyse 10 dakika olmuştu, ortalık da sessiz olduğuna göre hoca içeridedir diyerek kapıyı tıkladım ve girdim içeri. İçeride genç bir adam tahtanın başında duruyordu. Yanına gidip söz isteyerek kendimi taktim ettim. - Günaydın arkadaşlar, ben Ezgi BAŞAT. Bu okula yeni nakil oldum. İyi anlaşabileceğimizi umuyorum, diyip boş bulduğum yere oturdum. Zaten nedendir bilmem sınıfta 10 kişi ya var ya yoktu, sıraların da çoğu boştu, oturduğum yer gibi yanımda kimse yoktu ama ön ve arka sıralarım doluydu. Sınıf bir süre bana odaklandı ve fısır fısır sesler yükseldi ama ilerleyen dakikalarda sessizleşti. Oca, sandalyesine geçti ve benden biraz kendimden bahsetmemi istedi. Kısaca tanıttım, sonra diğer çocuklar adlarını söylediler. İsim hafızam kötü olduğu için hemen öğrenemesem de sınıfımda başka Ezgi yoktu. Hoca birden tahtaya gelmemi istemişti. Daha hiç derse başlamadığı için ne hocası olduğuna dair hiç bir fikrim yoktu. Endişeli şekilde tahtaya çıktığımda benden kapıya arkamı dönmemi ve arkamda kalan kapının üzerinde kaç tane kural yazılı olduğunu sordu. İster istemez “kapının üzerinde kurallar mı yazıyordu?” diye sorduğumda kaşlarını çatar gibi olmuştu. “peki” dedi. “ bir şans daha verelim yeni arkadaşımıza kapının üstündeki duvarda kaç pencere bölmesi var?” nereden bileyim been, şimdi girmiştim zaten içeri neden dikkat edecektim ki? Kekelerken soğuk terler boşaldı üstümden. Neden böyle sorular sorduğunu anlayamamıştım. Felsefeci falan mıydı acaba? Bu soruya da cevap veremeyeceğimi söylediğimde çok dikkatsiz bir kız olduğumu, etrafımdakilerden bir haber olduğumu, buraya ayak sağlayabileceğimden emin olup olmadığımı tekrar düşünmem gerektiğini söyledi kalkıp yanıma gelirken tepeden tepeden . Nereye düşmüştüm ben, niye bir anda böyle davranışlara maruz kalmıştım anlamamıştım. Sınıfa dönüp sinirli bir şekilde seslenecektim ama ne diyeceğimi bilemiyordum ki. Bağıra çağıra “ bilmiyorum işte, dikkat etmek zorunda mıyıdım, ilk dersten niye bu kadar üstüme geliyorsunuz, bana ne kapının üstündeki camdan, kapıda kaç tane kural yazılı olduğundan” diyip çektim kapıyı sınıftan çıkıp sertçe kapattım. Lavaboya doğru giderken sinirim boşalmıştı. Daha net düşünebiliyordum. Lavabodan önce müdür yardımcısının yanına gitmeye karar verdiğimde yanıma yetişen birkaç kız arkadaş sakin olmam, önemli bir şey açıklayacaklarını söylediler. Başta kabul etmedim ama çok ısrar edilince duvara yaslanıp açıklamalarını bekledim. Sonrasında sınıftaki herkes yanıma geldi. Hoca de sırıtarak yaklaştı yanımıza. Beni ikna etmeye gelen kızlardan biri başladı: - Biz sana hoş geldin şakası yapmak istedik. Ardından oğlanlardan biri lafını kesti: - Dün yeni biri geleceğini öğretmen söylemişti, gelmeyince biz de sana bir hoş geldin şakası hazırladık. Bu Arda abi, aslında mezun öğrencilerden biri yani öğretmen değil. - Bana ne kimse kim, hem hoca nerede - Bugünkü ilk ders sanat. Sınıf 2’ye bölünür. Müzik seçenler müzik atölyesine resim seçenler resim atölyesine dağılır. Ardından hoca sandığım Arda abi aldı lafı: - Resim hocası doğum izninde olduğu için birkaç haftadır yokmuş. Bugün eski öğretmenlerimi ziyarete gelmişken kardeşim bana şakadan bahsetti, dedi sol kolunu atığı çocuğu öne sürerek. Abisinden sonra sözü alan gözlüklü çocuk devam etti: - -abimden hoca numarası yapıp sana biraz takılmasını istedik. Böyle tepki vereceğini düşünmemiştik, üzgünüz; dedi. “Sahi, sen nereye gidiyodun?” diye sorduklarında açık açık Hüseyin beyeee diye cevap vermiştim. Herkesin yüzünün renginin attığına bakılırsa disiplinlik olabilecekleri akıllarına gelmemişti. Yüzümü gözümü toparlayıp sınıfa geçtik hep birlikte. Adam akıllı tanıştık. Ben hala tavırlı duruyordum ama ortam çok sarmıştı. Hepsi de hata yaptıklarını anlamış görünüyordu. Muhtemelen lavaboya gidip iki ağlayıp geri geleceğimi düşündüler ama ben kolayca kaldırıp atmam, öğrenmiş oldular. İsimleri yavaş yavaş öğreniyordum. İlk olarak oturduğu yerden çantasını alıp Yaren geldi yanıma. Yaren sevimli bir kızdı. İri iri kapkara gözleri vardı. Hafif kilolu ve uzun boyluydu. Gür bir sesi vardı, şiir yarışmalarına katıldığına eminim. İleride soracağım. Önümdeki sırada Emre ile Berk oturuyordu. İkisi de Kayseriliymiş, evleri de yakın olduğundan birlikte git gel yapıyorlarmış. Yaren kulağıma eğilip o ikisini hiç ayrı görmediğini söyledi. İlerleyen zamanlar da fark ettim ki cidden bir elin parmakları gibiler, kardeş olsalar bu kadar dip dibe olamazlardı herhalde. İkisi de sarışın ancak Emre maviş, Berk ise koyu kahve gözlüydü. Arkamdaki sırada Melek ile Ceren ile tanıştım. Melek, kendi çapında kısa öyküler yazıyormuş. Okumayı çok sevdiğimi duyunca beni edebiyat öğretmenleriyle haftada iki kere buluştukları kulüp toplantısına çağırdı. Öykülerini okutursa katılacağımı söyledim. Ceren normalde müzik dersi grubundaymış ama son parçayı çalışmadığı için hocanın karşısına çıkmak istememiş ve sınıfta kalmış. Bir yandan da eğlenceyi kaçırmak istemediği için de kaldığını itiraf etti. Eğer istersem yanında getirdiği gitarıyla çıkışta birkaç parça çalabileceğini söyledi. Bunlar dışında üçlü takılan bir grup oğlan hemen yan sıraya yaslanarak muhabbete katıldılar. Onlardan biri az önce Arda abinin kardeşi olan Mustafa’ydı. Mustafa gözlüklü, havalı görünümlü biriydi ama konuşurken kibirli değildi. Aksine nazik bir çocuktu. Konuşurken gözüne dökülen kahve rengi uzun saçlarını elinin tersiyle kulağının arkasına ittiriyordu. Arkada topuz yaparak toplamıştı saçlarını. Arda abi sınıf ortasında benimle alay ederken kendi halinde takılan tek kişiydi. Bir ara saçlarını açıp tekrar topuz olarak topladığında saçlarının omzuna kadar uzandığını görmüştüm. Bir sene sınıfta kaldığı için herkesten bir yaş büyükmüş benim gibi. Ama ben sınıfta kalmamıştım, annemler beni okula geç başlatmıştı. Yanındaki 2 kişi de adlarını söylemiştiler: Enes ve Miraç. Sadece adlarını öğrenmiştim ki sıradaki dersin hocası geldi. Elindeki yeşil renkli devlet kitabından anlamıştım ki dersimiz coğrafya idi. Hoca sınıfta Arda abiyi görünce tuhaf şekilde komik bir bakış attı. Sınıfın müzik atölyesindeki diğer yarısı hocanın ardından girdiler ve enstrümanları toplamanın vakit aldığı bahanesiyle geç kaldıkları için özür dileyip yerlerine oturdular. Sınıf artık normal bir sınıfa benziyordu. Gerçi önceki okulumdaki sınıf mevcudumuzun yarısı olmak tuhaf hissettiriyor ama alışırım. Hoca Arda abiyle hoşbeş ederken biz de kitaplarımızı çıkardık. Arda abiyle henüz çok konuşamamıştım. Bu okuldan geçen sene mezun olduğunu biliyordum sadece. Hoca da zaten “ hoca geldikten sonra gir çık yapılmaz, alışmışsın üniversiteye bakıyorum. Otur aşağı” diyip dersten çıkmasına izin vermedi. - Aramıza yeni biri katılmış arkadaşlar. Hep birlikte tanıyalım; diyip beni ayağa kaldırdı. Önceki derste dediklerimi tekrarlayıp oturdum. Bu sefer olması gerektiği gibi hoca da kendini tanıttı. Sonra arkadaşlar teker teker ayağa kalkıp kendi adlarını söyleyip bana hoş geldin dediler. Sonrasında hoca deresi nasıl işlediğini anlattı. Notları kitaba tutturuyormuş, ayrı bir defter almama gerek yokmuş. ilerleyen ünitelerde yanımızda atlas kitabı taşımamızı isteyecekmiş. Son dersin 20 dakikasını belgesel izletmeye ayırıyormuş. Konuşkan biriydi hocamız. Adı Muammer ÇETİN. Orta yaşlarda ve küçük bir kızı varmış. Tanışma faslını çok da uzatmadan dere başladık. Coğrafya dersini eski okulumda kitaptan okuyup geçtiğimiz için hızlı ilerliyordu ancak Muammer hoca, her konu başlığında durup örnek veriyor. Sorulabilecek soru varsa cevap istiyor, dolayısıyla eski okulumdan konu olarak geride kalsa da dersi zevkli geçiyordu. Art arda 2 dersimiz olduğu için ilk dersin bitiminde kitaplarını masada bırakıp yanımıza geldi. Arda abi de bizimleydi. Sanki geçen seneden beri tanışıyormuşuz gibi samimi bir ortam bulmuştum. Geçen tenefüs müzik sınıfında olduğu için tanışamadığım bazı kişiler de muhabbet için aramıza katıldılar. Tenefüs bitip ders başladığında kaldığımız yerden konuya devam ettik. Son yirmi dakika kala hocamız dersi bitirip projeksyonu açması için sınıfın en uzun boylusu olan Selim’i görevlendirdi. Zaten hep öyledir, sınıfın en uzun boylu kişisi projeksyonu açmak ve film perdesini indirmekle görevlendirilir değil mi? Açtığı Türkçe dublajlı belgesel çok ilgimi çekmişti. Daha önce televizyonda verilen belgesellerden daha özenli çekilmişti. Habitatları anlatan serinin 2. bölümünden bir kesit izledik ve tenefüs zili çaldı. Keşke bitmeseydi diye geçirdim içimden ama “haftaya devam edicez” dedi hoca ve iyi dersler dileyip çıktı. Arda abi de onunla birlikte öğretmenler odasına geçti, hazır gelmişken diğer hocaları da görmek istediğini söyledi. Sonraki dersin öğretmeni biraz gecikti. Sonra kapıdan içeri tanıdık bir yüz girdi, Hüseyin bey. Yani dersimiz kimyaydı.” Eee, sabah siz tanışmışsınızdır tanışacağınız kadar. Biz de tanıştığımıza göre hoş geldin diyip derse geçelim değil mi? Hoş geldin aramıza Ezgi” “hoş buldum hocam” diyip tebessüm ettim. Sert mizaçlı duruyor ama ben Hüseyin hocayı da çok sevdim. Eski Türk dizilerindeki fabrikatörlerin kalın çerçeveli gözlükleri klasik bir müdür yardımcısı havası katıyor. Buna karşın ilk izlenimimde uyandırdığı gibi öğrencilerin yanında her zaman ciddi durmak gibi bir çabası yoktu. Kimya dersinde de sınıfta durmayıp, laboratuvara inmemiz gerekiyormuş. 25 kişilik sınıf laboratuvardaki 5 yuvarlak masaya göre 5 gruba ayrılıyor, deney yapılmasa dahi ortam değişikliği olsun diye hoca burada dersini işliyormuş. Defter kitapları alıp 1. Kattaki laboratuvara indik hoca eşliğinde. Laboratuvar sınıfı gezdiğimde gördüğümden daha küçük göründü gözüme, belki de içi kalabalıklaştığındandır. Yuvarlak masaların etrafında hareketli tabureler vardı. Her masanın ortasında bir anatomi haritası vardı. Duvarların rengi ise neredeyse görünmüyordu çünkü zaten alçak tavanlı odada duvarlara boydan boya dolaplar sıralanmıştı. Sadece duvarın sağ ve sol köşesindeki dar pencereler ve aralarındaki kara tahtanın olduğu yere dolabı sığdırmayı başaramamışlar gibi duruyordu. Dolapların birkaçı fizik, çoğu ize biyoloji ve kimya derslerine ait materyallerle doluydu. Beherglaslara ellemek için, sac ayağını kurup bir şeyler karıştırmak için can atsam da hocamız bugün deney yapmayacağımızı söylemişti. Ben, Yaren, Emre, Berk ve Melek bir grup oluşturup masaya yerleştik. Kantin de bu kattaydı ve laboratuvar sınıfına geçerken burnumuza gelen enfes kokular, öğlen arasının yaklaşması heyecanıyla karnımızı acıktırmıştı. Hepimiz fısır fısır ne yesek diye konuşuyorken hocamız girdi sınıfa ve bize bir sunum izleterek derse başlayacağını söyledi. Ardından Selimi yanına çağırarak projeksyonu açmasını ve beyaz perdeyi indirmesini rica etti. her şey tamam olunca perdeleri çekip sadece projksyonun aydınlattığı karanlık sınıfta fark asit baz tepkimelerini gösteren br video izledik. teneffüs zili çalmadan hemen önce ortaokul öğrencileri gibi sınıf uğultusu başlamıştı. hocamız videoyu bitirmeye vaktimizin kalmadığını anlayarak duraklattı ve ışıkları yaktı. öğlen arası saati gelmiş, dersin başından beri hemen karşımızda yer alan kantinden gelen mis gibi tost kokusuyla iştahımızı kırk dakika boyunca iflah etmiştik. kokusu öyle çekiciydi ki hemen kantine koşmaya niyetlenmiştim .
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD