Felsefe

2354 Words
Öğlen arası 40 dakika sürüyor. Yanıma fazlaca almış olduğum yengem yapımı hamur kızartmalarını, ilk teneffüs sırasında bizim sırada toplaşan kalabalığa ikram etmiştim. bence bir şeyleri paylaşmak insanlar arasındaki bağın daha hızlı kurulmasını sağlıyor. biz de bir anda samimi arkadaşlar olmaya başlamıştık. hamurların hepsi bittiğinde benim payıma düşen miktar doymama yetmemişti. kantine gitme kararımdan vazgeçerek tecrübeli arkadaşlarımın tavsiyesine uymaya karar vermiştim. çalan zelili birlikte yemekhaneye gitmekte anlaştık. Müzik grubundan da bize katılan arkadaşlar arkadaşlarda olmuştu ama isimlerini tam hatırlamıyorum. Bugün çok fazla kişiyle tanışmıştım. Hatta birbirleriyle karıştırmamak için için fiziksel görünüşlerini, bende uyandırdığı hisleri ve önemli bazı özelliklerini unutmamak için onları dinlerken içimden tekrar etmiş, herkes sıralarına dağılınca da çaktırmadan defterimin arka sayfasına not almıştım. Absürt gelebilir ama ne yapayım, şimdi konuşurken biri sizi başkasıyla karıştırsa ne hissedersiniz. Ben iyi hissetmezdim. Neyse diğerlerini de yarın çalışmaya niyetlenmiştim. Kişi başına birer hamur kızartması düşmüş ve anca yetince haliyle öğlen arasında bir şeyler atıştırmak açlığımı yatıştırmak farz olmuştu çünkü yine aç hissediyordum. Melek, kitap toplantısına beni de eklemek için edebiyat öğretmeninin yanına uğraması gerektiğini ama hemen geleceğini söyleyip ona da yemekhanede yer tutmamızı istedi. Biz Yaren ile 4. kattaki yemekhaneye geçtik. En üst katta yemekhane haricinde birkaç sınıf daha vardı. Yemekhane ile kantin farklı yerlerdeydi. Birinde ev yemeği yapılıyorken kantin daha çok büfe tarzı işletiliyordu. O gün yemekhanede yemeye oy birliğiyle karar verince yaren ile koşarak yer kapma çabasına giriştik. 4. Kata kadar merdivenleri tırmanıp koridorda yemekhane için ayrılmış salona girdik. Koridor buram buram mis gibi nohut pilav kokmuştu. Salona giriş çift kanatlı açılan bir kapıdan yapılıyordu. İçeride camlı vitrinlerin arkasında personeller istenilen miktarda yemeği tabaklara dolduruyorlardı. Tek başına yiyenler için baştan başa pencereli duvarda tezgah gibi masanın önüne bar tabureleri sıralanmıştı. Onun dışında ikişer, dörder, altışar kişilik masalar ve her birinde farklı renkli plastik takım sandalyeler vardı. Kapının hemen arkasında kalan küçük sehpada baharatlar ve soslar dizilmişti, hemen yanında da kasa yer alıyordu. Birimiz yer tutarken diğeri kendi yemeğini alacak, yemeğini alan kişi gelince de nöbetleri değişeceklerdi. Önce ben iki kişilik masalardan birine eşyalarımızı bırakıp yan masadaki boş sandalyeyi bizim masaya ilave ettim ve oturup Yaren’in gelmesini bekledim, fazla uzatmadan geldi. Nöbetleri değişirken ben en baştan kararsız yapım hakkında uyardım ve yemekler hakkında fikrini sordum: - Kararsız biri olarak yemekleri seçmem biraz sürecek. Tavsiyeniz var mı üstad; diyip gülümsedim. Damak zevklerimiz uyuşuyor mu bilmiyorum ama onun tepsisindeki etli nohut ve şehriyeli pirinç pilavı enfes kokuyordu. İstersem menüde ezogelin veya mercimek çorbası da olduğunu, bulgur pilavı veya döner de alabileceğimi söyledi. Yemekhanenin yemekleri güzel oluyormuş, zamanla en de anlarmışım. Vitrinlerin başından bir tepsi alıp sıraya geçtim. Fazla uzun değildi, sıra hemen bana geldi. Bulgur pilavı ve eli nohut yemeği aldım ama gözüm az ilerideki şekerpare tatlısındaydı. Tatlı tezgahına ilerlerken bir kutu da ayran aldım ve kasaya ilerledim. Tam menü için 12 lira ödedim. Çok uygun gelmişti bana. Eski okulumda yemekhane yoktu, sadece kantinimiz vardı. Bir tosta 8 lira ödememiz gerekiyordu. Bu okul beklediğimden fazlasıydı. Gerçekten kendimi çok iyi hissediyordum . ailemden uzata olmak aklıma geldikçe hüzünlendirse de buraya çabuk uyum sağlayacağımı hissediyordum. Biz yemeğimizi bitirmek üzereyken Melek gelebilmişti nihayet. O yemek almadı çünkü henüz tanışmadığım edebiyat hocası dışarıdan söylerken Melek’e de bir şeyler sipariş etmiş, bahçede bir yandan kulüp hakkında konuşurken bir yandan da yemeklerini yemişler. Melek bizim onu yemekhanede beklediğimizi hatırlayınca kalkıp gelmiş. Yarın okul çıkışı kitap kulübü toplantısı olacağını haber verdi. Okulda son sınıfların üniversiteye hazırlık kursları olduğu için genelde dışarıda bir mekan belirleyip toplanıyorlarmış. Buraları çok bilmediğim için birlikte çıkıp mekana geçmekte anlaştık. Dersin başlamasına 5 dakika kala laboratuvar sınıfında aynı masaya oturduk. Günün geri kalanındaki 3 ders çok hızlı geçti. Öğlen arasından sonra bir ders daha kimya dersimiz vardı. Hüseyin hoca videoda izlediğimiz deneyin amacını, tepkime olayını ve tepkimeye giren maddeleri anlattı. Derste not tutturmayı zaman kaybı olarak gördüğünden ders başında herkese kendi notlarından hazırladığı çıktılardan dağıttı ve hızlı hızlı konuyu anlatıp geçti. Son iki dersimiz felsefeydi. Felsefe öğretmeni saçlarına ak düşmüş yaşlıca bir hanımefendi. Adı Firuze PEKCAN, okul dışından gelmesi ve belki de yaşı sebebiyle bırakın yeni olduğumu fark etmeyi, başından beri dersine girdiği öğrencilerin birkaçı hariç ismen bilmiyordu. Derste şans üzerine konuştuk. Devlet kitabından başlayıp bağımsız kaynaklardan çıkardığı notlarla ve kendi düşüncelerini açıklayarak ders işliyordu.: - ŞANS. Bugünün başlığı bu olsun. Şans, hayatında müdahale etme imkanın olsa da olmasa da başına gelen şeylerde çıkarına sonuçlanmayı sağlayan anlaşılamaz kelimelerimizden biri. Şanslı doğulur mu olunur mu diye bir soru yöneltsem cevabınız ne olur? Hoca şiir gibi konuşuyordu. Hem mantıklı hem şüphe çekici. Dediklerini dinlerken bir yere takılıyor aksini savunmam gerektiği fikrine kapılırken hoca kendi düşüncesini nedeniyle açıklayınca “vay be haklıymış” deyip dinlemeye devam ediyordum. Yengem evde, benim için gelecek misafirlere hazırlık yapıyor biliyorum ama inanın o ders uzasın akşama kadar dinlerdim. Hoca devam ediyor: - Türk Dil Kurumu şans kelimesini “mantıkla açıklanamayan birtakım rastlantısal olayların nedeni olan güç, baht, talih felek” olarak tanımlamış ve kelimenin ilk kez kullanımı Mehmet Bahaettin’in Yeni Türkçe Lugat kitabında karşımıza çıkıyor. Fransızca “change” sözcüğünden geçen şans kelimesi düşme, payına düşme, rast gelme, kısmetindeki anlamına gelen Latince “cadentia” sözcüğünün evrilmiş hali olarak türemiştir. Kökenine yeterince indiğimizi düşünerek esas tartışmalı kısma geçelim Aksi olan görüşte yani şansın elde edilebilecek bir vasıf olduğu, doğuştan gelmediği, ayrıcalıklı doğulmadığı ve ancak arayan ve çabalayan insanın şansı elde edebildiği durum mümkün olabilir mi? Eğer çok emek harcayan kişi çabalarının sonucunda şansı elde edebiliyorsa buna şans denebilir mi? Eğer öyleyse başarı dediğimiz şeyin şanstan farkı nedir? Ben sessizce dinliyor şimdilik söz hakkı almıyordum. Hoca durmadan devam etsin istiyordum. Ama arkadaşlardan söz alıp kendi fikirlerini beyan edenler de oluyordu. O sırada felsefecinin beni soktuğu farklı boyuttan tekrar somut boyuta dönüyordum. Sınıfa bir göz attım. Belki de hocayı ilk defa dinlediğim içindir ki diğerleri pek de derse ilgili durmuyorlardı. Melek ile Ceren arkamda fısıldaşıyor, Mustafa saçlarını açmış tokasıyla uğraşıyor, Yaren sıra altından hocaya çaktırmadan yarın kritiğini yapacağımız kitabı okuyor, henüz tanışmadığım birkaç kişi birbirlerine kağıt fırlatıyordu. Sınıfın genel hali hoca için motivasyon kırıcı olmalı ki dersi erken bitirdi ve son soru üzerinde düşünmemizi istedi. Son olarak sorusu olanları dinleyeceğini söyleyerek dersi sürdürmeye çalışıyordu. Mustafa şaşırtıcı bir şekilde söz isteyerek konuşmaya başladı. Söz istemesini hoca da tuhaf bulmuş olacak ki yüz ifadesi değişik bir biçim almıştı söz hakkı verirken. Tabii ki sonradan anlaşıldı ki amacı dersi kaynatmak ve son dakikalarda ders havasını dağıtmakmış. Resmen daha bir ay vakti olan sınavlardan bahisle bu konudan nasıl soru soracağını ve sınav usulünün nasıl olacağını sordu. Sorusunun bitimini izleyen tenefüs habercisi zil çalmasaydı da hoca bu soruya cevap vermeye tenezzül edecek gibi durmuyordu. Sinirlenmemişti ama boş insana bakarcasına attığı bir çift bakışı bana atsaydı benim için ne kadar kırıcı olacağını düşündüm. Neyse ki Mustafa umursamaz biriydi ve sorusuna cevap alamamayı bile tınlamadan yan sırasındaki Berk ile konuşmaya başlamıştı bile. Önceki okulumda hocamız kitaptaki metinleri okutur, her ders deftere bir filozof hakkında bilgi yazdırır ve bırakırdı. Hiç böyle felsefi muhabbet yapan bir öğretmenim olmamıştı. Dersin tesiriyle çıkışta bizimkilerden ayrılıp okulun kütüphanesine uğradım. Dönüş yolunu bir şekilde markete bakkala sora sora bulurum diye düşündüm. Kütüphane giriş kattaydı. İlk kapıdan girince devralma ve iade etme işlemlerinin yapıldığı kasa gibi bir masa vardı, başında nöbetçi öğrenci bekliyordu. Hemen yanında bir kapı daha vardı ki burası okulun konferans salonu kadar büyük sayılabilir ölçülerdeydi. Duvarlar eskitme ahşap desenli kapaklı kitaplıklarla çevriliydi. Kitaplıkların önündeki kocaman etiketlerde türlerine göre ayrılmış kitaplar belirtilmişti. Ortada kalan alanda ise öğrencinin rahat ders çalışabileceği büyüklükte yaklaşık 60 tane masa dizilmişti. Okul çıkış saati olduğu için çok dolu değildi. Kitapların olduğu salona geçtiğim kapının dibine bir içecek otomatı konulmuştu. Az sonra nöbetçi öğrenci kendine kahve alınca odayı mis gibi kahve kokusu kapladı. Kitaplıklara göz atarken aradığım rafı buldum fakat yüksekte kaldığı için tabure aramaya başladım. O sırada Arda abi yanıma geldi. Niye hala çıkmadığımı sordu. Ben de son dersimizin felsefe olduğunu ve Firuze hocadan çok etkilendiğimi anlattım. Hayatımda ilk defa bir felsefe kitabı alıp okumayı denemek istiyordum. Uzun boylu olduğu için bana yardım etti ve gözüme kestirdiğim bir kitabı uzattı. - İstersen sana birkaç örnek verebilirim; dedi. Can kulağıyla dinledim. - Senin gibi yeni felsefe dünyasına yeni adım atanların doğrudan felsefe kitabı okumasındansa önce düşünce dünyasını değiştirmesi gerekir; Diyerek bana birkaç ütopya kitabı uzattı. Kendinin de felsefe okuduğunu ve bunda Firuze hocanın etkisinin büyük olduğunu anlattı. Ona da zamanında Firuze hoca böyle söylemiş. Teşekkür edip kitabı teslim aldıktan sonra okulun bahçe kapısının önünde Mustafa’yı da katıp durağa kadar yürüdük. Aslında onların durakla işi yokmuş, kaybolmıyım diye eşlik etmişler. Vedalaşıp durakta ayrıldık. Otobüse atlayıp doğrudan eve vınladığımda saat 5’e geliyordu. Teyzem beni kapıda karşıladı ama niyeti başkaydı. Kapıyı açar açmaz çantamı uzanıp aldı ve bir elime kartını diğer elime de çöp poşetini sıkıştırdı: - Dönüşte de markete uğra da salça, limon, isot al kuzum; diyip el salladı. Yardım edicem diye söz vermiştim bir kere, mecbur gidilecek. Evin çapraz karşı köşesinde market olmasına rağmen ayağım alışsın diye dün gece amcamla gittiğimiz Hakkı dedenin dükkanına gittim. Amcam geç gelme nedenimizi akşam bizimkilere anlatırken öğrenmiştim maviş gözlü beyazlar içindeki amcanın adını. Girdiğimde kimse kasa boştu, kimse yoktu. Alış verişimi bitirip kasaya geldiğimde seslendim: “kimse yok mu?” Dün gece Hakkı amcanın yanında gördüğüm uzun saçlı çocuk sebze reyonundan kasaya doğru gelirken: “bunları alıcaktım, kasada kimse olmayınca seslendim” dedim. -Hakkı amca yok mu?; diye sordum. - namaza gitmişti kahvede akranlarıyladır.; dedi. - ben buraya yeni geldim, aynı okuldayız sanırım; dedim, onun üstündeki formayı işaret ederek. Kaçıncı sınıf olduğumu sordu, “2. Sınıf” dedim. O son sınıfta olduğu için ağır bir ders temposu olmuyormuş. O yüzden genelde derslere girmesi gerekmiyor, gününü okulun kütüphanesinde geçiriyormuş. Muhabbeti saracak birine benziyordu ama acele etmezsem teyzem bulgurlar yerine beni haşlardı. “görüşmek üzere, hayırlı işler” diyip ödemeyi yapıp ayrıldım oradan. Eve girer girmez günümü yengeme anlatmaya başladım. Bir yandan üstümü değiştiriyor diğer yandan bağıra bağıra odanın mutfakta yemek yapan yengeme müdür yardımcısını, sabahki hoş geldin şakasını, arkadaşlarımı, yemekhaneyi, laboratuvar sınıfını, her şeyi anlattım. Saçlarıma tülbent bağlayıp elime toz bezini aldım geçtim salona bu kez de oradan başladım anlatmaya; kütüphaneyi, Firuze hocadan ne kdar etkilendiğimi, Arda abi ve Mustafa’nın bana durağa kadar eşlik ettiğini kitap kulübüne üye olduğumu ve yarın arkadaşımla birlikte dışarıda olacağımızı anlattım. Yengem ben gelene kadar zaten işin büyük kısmını yapmıştı. Ben gelince de sohbet eşliğinde tüm hazırlıkları tamamladık. Saat 7’ye geliyordu kapı çaldığında. Birbirinin peşi sıra 3 kadın ve 3 küçük çocuk girdi içeri kadınlara terlik uzatıp içeri buyur ettik. İçlerinden biri olan Çiğdem abla; başı örtülü, şık giyimli genç bir kadındı. Ekru renk bir elbise üstüne turkuvaz renkli bir hırka çekmiş, bordo bir şal takmıştı. Diğer hanımlardan biriyle çok muhabbet edemedim. Yoğun bir şiveyle konuştuğu için her dediğini hemen anlayamıyor, birkaç saniye sonra anlayıp ancak cevap verebiliyordum. Uzunca boylu olan Esra abla; “aslında daha önce gelicektik de hem yerleşirsin dedik hem de dünkü olayın ardından dinlen istedik. Çok geçmiş olsun Ezgicim” diye lafa girdi. Önemli birşey olmadığını, kesiklerden biri için pansumana gittiğimi söyledim. Kan tutmasından bahsetmek istemedim. Aslında kimseye bahsetmiyorum. Sonuçta benim bir zaafım bu. İradem dışında tepki verip kendimden geçiyorum, ne kadar az kişi bilirse iyi diyerek annem ve babama da bu konu hakkında konuşmalarını istemediğimi belirtmiştim. Şimdi Serpil yengem ile Serkan amcam da biliyordu, onlardan da aramızda kalmasını rica ettim. Yengem benim fikrime katılmıyormuş, kendi yaşadığı gibi; bana ne olduğunu anlamayan biri telaşa kapılabilirmiş, bu bir zaaf değilmiş. Saklamak için çabalamama gerek yokmuş. İstersem beni psikolog bir arkadaşına götürebilirmiş. Bu konuyu erteleyip işimize dönmüştük. Komşulardan üçüncüsü Merve ablaydı. Bir dal gibi uzun ve incecikti, çok narin bir görüntüsü vardı. Karadenizli olduğu gözlerinin mavisinden belliydi. Sarı sarı, lüle lüle saçlarını at kuyruğu toplamıştı. Birlikte gelen 3 küçük çocuktan biri Merve ablanın oğlu da Mahir’miş. 4 yaşını bitirecekmiş 1 ay sonra, kreşe gidiyormuş. Gelen diğer 2 küçük misafir Mahirciğin arkadaşları Nisa ile Kadir, kreş çıkışı çok ısrar edince Merve abla onları da alıp gelmiş. Odama geçip onlara oynamaları için ne verebilirim diye bakındım. Aslında evde kendi odamda sevdiğim bazı araba ve pelüş oyuncaklarımı sergilemeyi sevsem de buraya gelirken yanımda oyuncak tarzı şeyler getirmem gerekeceğini hiç düşünmemiştim. sadece bana uğur getirdiğini düşündüğüm pelüş köpeğim Lottie'yi getirmiştim ama onu da kimselere emanet etmeyi göze alamazdım. 10. yaş günümde çift haneli yaşlara geldiğimi ve oyuncaklardan artık sıyrılmam gerektiğini söyleyen babama inat kutlamaya gittiğimiz lunaparktaki poligon atışıyla benim için kazanmıştı ve 10 yaşımdan beri benim uyku arkadaşımdı. baktım ki çocuklara verecek oyuncak bulamıyorum çantamdaki dosyamdan kağıt ve hobi boyalarımı çıkarıp koydum önlerine ama Nisa dışında diğerlerinin pek ilgisini çekmedi ve onlar kendi oyunlarına devam ettiler. Nisa tam bir cici kızdı. Pespembe giyinmiş, saçlarını salık bırakıp oyuncak prenses tacını takmıştı, gidene kadar çıkarmadı. Kağıt kalemi görünce sevinmiş görünüyordu. Tatlı tatlı teşekkür edip yerde boş bir alana serildi. Mahir ile Kadir ise hiç oralı görünmüyorlardı. Onlar uzattıklarını almayınca ben de Nisa'nın yanına bırakıp yemek masasını hazırlamaya başladım. Sonra bir de baktım ki verdiklerimi koltuğa bırakıp çantalarından çıkardıkları arabalarıyla evin içinde dört dönüyorlar. Saat artık 8 olmuştu. Amcam, belediyede işlerin uzadığını, eve iş getirmekle uğraşmamak için bu gece mesaiye kalacağını haber vermişti. Muhabbet iyi hoştu da babamlardan ses seda yoktu. Bana bir şey demeden eve döneceklerini sanmıyordum. Telefonda anneme bugün akşam üstü gibi çıkarız dememiş miydi, niye hiç bir haber almamıştık? Saat sekize gelirken amcam telefon etti ve eve iş getirmemek izin mesaiye kalması gerektiğini haber verdi. evdeki misafirlerin de kalkmak izin acelesi yok gibiydi zaten. aklımda hala babam olduğu halde yardımcı olamadığım izin yengemin tek başına hazırladığı leziz yemekleri tıkınmayı sürdürüyordum. bir yandan da gözüm çocukların üzerindeydi. Nisa, verdiğim kağıda bir kaç çöpadam çizmiş kimisine ip ip saçlar ve etek ekleyerek önlerine kendince masa çizmişti. bir ara yanından kalkıp ne çizdiğini sordum ve çizimini övdüm. çok sevinmiş bir halde her birinin kim olduğunu anlatmaya başladı. en baştaki Serpil ablam yanında annesi ve ben. kağıdın köşesine de kendini ve arkadaşlarını çizmişti . ortamda yumuşak v samimi bir hava olmasına karşın içimde nedenini anlayamadığım bir huzursuzu hissettim. ara sıra geliyordu böyle darlanmaları bazen bir şey olmadan kendiliğinden geçip diyordu ama bazen sanki öncelden içime doğmuş gibi peşinden bir kötü haber alıyordum. illinin olmasını dileyerek hanımların konuşmasına odaklanmaya çalıştım. yeri geldikçe konuşmaya katılıyor onun dışında çocukları izlemeye dalmış buluyordum kendimi. Misafirlerimiz yemekten sonra kahve faslına geçmişken o sırada kapı çaldı. Zil sesinin muhabbeti bölmesi üzerine diğer herkes de saate bakmayı hatırlamış ve geç olduğunu fark ederek bardaklarındaki kahvelerin son yudumunu getirmeye başlamışlardı. Saat 9'a geliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD