Misafirlerimizle oturmuş yemekleri yerken aklımdan bunlar geçiyordu. o sırada kapı çaldı, saat hızla ilerliyordu ve neredeyse 9 olmuştu. Bir ara Merve abla kısa süre için müsade isteyip Nisa ile Kadir'i alıp apartmanın önüne indi. Evden çıkmadan önce çocuklar ile Mahir'in bir sarılmaları vardı ki şu bunaltılı halimle gözlerim yaşarıyordu neredeyse. Sanki bir daha uzun süre görüşemeyeceklermiş gibiydi. Nisa ile Kadir'in anneleri gelmiş, çocukları merdivenin aşağısında teslim edip geri çıktı yanımıza. Mahircik çocuklar gittikten sonra ancak etrafı incelemeye fırsat bulabilmişti. Yanıma gelip az önce onlara verdiğim kağıt kalemin nerede olduğunu sordu, çekine çekine. Öyle tatlı bir çocuk ki. Annesi maviş maviş gözleri parıl parıl parlıyordu. Kuş kadar ağzı var dedikleri olsa olsa bu kadar olurdu. Herhalde, minnacık dudakları hafiften çıkık duruyordu. Bariz elmacık kemikleri konuşurken bile tombul tombul ortaya çıkıyordu. Bir de yetmezmiş gibi sol yanağındaki gamzesi vardı. Şimdi daha yeni tanıştığımız için kucağıma alıp mıncıra mıncıra sevemedim tabii ki ama zor tuttum kendimi, ısırasım geldi o tombik yanakları.
Ben ona kağıt kalemi bıraktıkları yeri hatırlatırken Merve abla da gelmişti. Biraz daha havadan sudan muhabbet ettik. Sonra ben Mahir’in yanına gidip onunla konuştum. Resim çizmesini bekliyordum ama o farklı bir şeyler yapmıştı. Anlayamadığım farklı renklerde olan bir sürü yuvarlak ve çubuklar çizmişti sıra sıra. Merve abla yanımıza gelip:
-aman da aman benim oğluşum ne mektuplar yazmış yine bana.; diyince fark ettim ki küçük Mahircik kendi kafasına göre kiril alfabesi gibi bir dil uydurmuş. Doğru ya ben de anneme yazmaya çalışıyormuşum küçükken ama ben alfabe uydurmaya üşenmişim her halde ki babamın gazetesindeki kelimeleri çiziyormuşum. Hoşuma giden kelimeleri yan yana yazıp anneme mektup diye verirmişim. Annem üzerlerine tarih atılmış vaziyette hala saklıyor onları.
Sofra ve muhabbet faslı çocukların gitmesinin ardında çok uzatılmadı saat de baya geç olmuştu zaten, herkes bir anda kalktı. Hepsiyle tanıştığıma memnun olmuştum. Çiğdem abla hemen bizim üst dairede oturuyormuş. Merve abla karşı apartmanda, Esra abla ise alt mahallede oturuyormuş. Nerede nasıl tanışıp kaynaştıklarını sormaya fırsat bulamadım ama bir dahaki sohbetimizde soracaktım. Bir dahaki sohbet demişken Merve abla benim Mahir ile çok ilgilendiğimi görünce istediğim zaman gelip Mahir ile oynayabileceğimi söyledi. Seve seve kabul ettim.
Misafirlerden sonra yengeme babamlardan haberi olup olmadığını sordum. elindeki telefonu kulağına dayarken kendinin de haberi olmadığını söyledi.. amcamı aramıştı ama onun da haberi yoktu. Hepimizi saran panik havası yerini zaman geçtikçe endişeye bırakıyordu. amcam yarım saatte bir mesaj atıp haber alık mı diye soruyordu.
Amcam işlerini bitirmeyi bekleyemeyip elinde bir çanta evrak ile birlikte eve gelip kapıyı çaldığında saat 11 olmuştu ve biz hala serhat ile babamlardan haber alamamıştık. Evden birlikte çıkacaklar ve Serhat’ın staj yapabilmesi için babamın bir arkadaşını ofisinde iş görüşmesine katılacaklardı. Yengem, kahvaltıdan sonra saat 11 gibi amcam ile eş zamanlı olarak evden çıktıklarını, akşam üstü evde olmayı planladıklarından benim kaçta okuldan çıktığımı sorduklarını söyledi. Babam çıkarken “ neyse, olmadı okuluna bir uğrar görürüz” demiş ve çıkmışlar. Babam telefonunu amcamın arabasında unuttuğundan sadece Serhat’ı arayabiliyorduk ama en başta cevap alamadan uzun uzun çaldırdığımı telefonun şarjı bitmişti anlaşılan ki artık çalmıyor, direkt operatöre bağlanıyordu.
Aslında başta aklıma gelmemişti, aklıma gelince de kararsız kaldım. Şimdi eve de geçmemişlerse annem tek başına evde kafayı yer herhalde diye düşünüyordum ama sonunda annemi arayıp “babam nasıl?” diye sanki eve gittiklerini biliyor, hal hatır soruyormuş gibi durumu öğrenmeye çalışmaya karar verdim.
Annemi aramamla telefona cevap vermesi bir oldu. o da telefon elinde arama bekliyordu sanırım. bozuntuya vermeden;
- Alo, annecim nasılsın?
- İyiyim kızım, sen?
Çok uzatamıyıcaktım, panik havası yerini korkuya bırakırken ağlamamak için direniyordum:
- İyi.
Sustum, yutkundum. İlk onun konuşmasını istedim çünkü nasıl soracağımı bilemedim.
- Kızım, babana söyle daha geçe kalmasın, niye bu saate kadar çıkmadı ki zaten. Akşam üstü evde olurum demişti bana.
Anemin bu sitemli azarı üzerine dayanamadım ve ağlamaya baladım:
- Anneee. Babam ile Serhat’tan haber alamıyoruz.
- O ne demek? Ezgi, baban eve de mi uğramadı?
- Hayır anne, sabah çıkmışlar ama hala gelmediler. Babam da telefonunu Serkan amcamın arabasında unutmuş. Serhat’a da ulaşılamıyooo. Annee, babam yola falan çıkmamış mı mesajlarına bi baksana. Ben korkmaya başladım, iyidirler di mi?
annemin sesi bir süre için gelmedi. Sonra sertleştirdiği sesiyle “yok, mesaj falan göndermemiş”, dedi. Artık telefonda ağlıyordum. Annem tepkisiz bir ritimle sakin olmamı söylüyordu. Sonra telefonu bir kapatalım ben görüştüğü arkadaşı kimmiş bi öğrenmeye çalışayım diyerek cevabımı beklemeden telefonu kapattı.
Amcamdan babamın, arabada unuttuğu telefonunu isteyip son aramalar sayfasında dün gün boyu ve b sabah konuştukları kişilere baktım. Sabah Serhat ile konuşmuş, ilk aramasında. Muhtemelen buluşup yola çıktılar. Sonraki arama amcam ileydi. Amcamın, hastanede olduğumuzu babama haber verdiği telefon konuşmasıydı sanırım. Ardından rehberinde Filozof diye kayıtlı biriyle konuşmuştu. Benim hastanede olmam dolayısıyla ertelenen iş görüşmesi olabileceğini düşündüm. sanırım Filozof diye kayıtlı kişi Serhat’ın staja başlayacağı okuldaki babamın bahsettiği arkadaşıydı. Adını hatırlamıyordum, demiştim isim hafızam kötüdür.
Sıradaki arama, babamın çalıştığı mimarlık ofisindeki ortağı Murat abi ile olmuş, ertelenen iş görüşmesi sebebiyle bugün için işe gelemeyeceğini haber vermiş olabileceğini düşündüm. Sonrasında balkonda konuşurken rast geldiğim konuşma için annem ile konuşmuştu. En son akşam üstü vakitlerinde telefonda kayıtlı olmayan 2 farklı numaranın aradığını gördüm. Birisi yurt dışı kaynaklı bir telefondu. Erkan amcam” bu saatte aramayalım, zaten biri 40 yaşında (babamdan bahsediyor) diğeri 20 yaşında kocaman adamlardan bahsediyoruz. Yarın sabaha kadar haber alamazsak ben arıycam bu numaraları” dedi. İçime sinmese de kabul ettim ve Filozof diye kayıtlı kişi ile rehberde kayıtlı olmayan diğer 2 numarayı not aldım.
Aklım babam ile Serhat’ta olduğu için ne bu günkü dersleri tekrar edebilmiş ne de yarınki kitap toplantısı için hazırlık yapabilmiştim. Aslında en azından hakkında konuşulacak kitabın özetini okumayı düşünüyordum ama şu anki kafayla bir şey yapamayacağımı, okusam da anlamayacağımı bildiğimden çantamı hazırlayıp yatağa uzandım. Yarın Türkçe, biyoloji, beden eğitimi ve matematik derslerimiz vardı.
Yatağa uzansam da düşünmekten uyku tutmadı. Babam ile Serhat’tan haber alamamanın huzursuzluğu içinde uykuya dalmışım fark etmeden. Sabah yine erken uyandım, tavuklu saatimin alarm sesine. Telefonumu yokladım, gece telefonunu açınca okur da dönüş yapar diye Serhat'a mesaj yazmıştım. Mesajımı görür görmez hemen beni aramasını, meraktan aklımızın çıktığının, niye haber vermediklerinin hesabını sormuştum. Ama henüz görmemişti anlaşılan. Hala formamı almamıştım, mavi bluzumun üzerine siyah eşorfmanımı giyip hazırlandım saçımı yine at kuyruğu şeklinde topladım ve mutfağa geçip koca bir bardak su içtim ama kahvaltı hazırlamakla uğraşmadım, bir şey yiyesim de yoktu zaten. Akşamdan hazırladığım çantamı alıp çıktım. Yengemle amcamı uyandırmak istemedim çünkü ben yattıktan sonra uzun uzun bir şeyler konuştuklarını sönmeyen ışıktan anlamıştım. Kapıya yapıştırdığım blok nota okula gittiğimi, derslerden sonra kitap kulübü toplantısına da katılmam gerektiğini, babamlardan herhangi bir haber alırlarsa diye telefonumu yanıma aldığımı yazmıştım.
Otobüsten indikten sonra yolu bulmam kolay oldu, zaten aynı dünkü gibi yarı yolda üniformalı diğer öğrencilerle kesişiyordu yolum. İlk dersimiz Türkçeydi. Her ilk dersimde olduğu gibi yine kendimi tanıtmam ile başladık derse. Sonra hoca ders işleyiş ve düzenini anlattı ve arkadaşlarımdan kendilerini kısaca bana tanıtmalarını istedi. İlk dersin yarısı muhabbetle karışık geçti, sonrasında hocamız kipler konusunu işlemeye başladı. Kimya hocası Hüseyin bey aksine Türkçe hocamız Emrullah hoca derste yazdırma taraftarıydı. Yazdırdığı açıklamalar bitince akıllı tahtadan alıştırma cümleleri açıp yapmamızı istiyordu. İsteyen istediği örneği defterine not alsın diye zaman veriyor sonra tekrar yazdırmaya başlıyordu.
Babam ile Serhat’tan haber var mı diye sürekli telefona bakmaktan kendimi alamıyordum. Normalde okula telefon getirmemiz yasaktı ama derste kullanmadıkça hocalar bir şey demiyormuş. Derste sürekli telefonla ilgilenmem doğru değil biliyorum ama endişem gittikçe artıyordu. Hoca ismimi söyleyip derse odaklanmamı isteyince telefonu ortadan kaldırsam da derse odaklanamıyor, iç sesimle düşünceye dalıyordum. İlk dersin bitiminde hoca beni yanına çağırarak ilk dersten bu tavrımın çok hayal kırıklığına uğrattığını söyledi ve ikinci derste de böyle yapmamam için telefonu kendisine vermemi istedi. Hatamın farkında olduğumu söyleyip özür diledim ve normalde böyle olmadığımı, çok önemli ailevi bir haber beklediğimi söyleyince hoca daha çok soru sorup irdeledi. Ben de anlayışlı davransın diye anlattım. Burada yengemlerle kaldığımı, babamdan ve kuzenimden, beni bıraktıktan sonra döneceğini söylediği saatten dönmediğini, haber alamadığımızı anlattım. Hoca da beni çok iyi anladığını söyleyip birkaç teselli cümlesinden sonra telefonu vermeme gerek olmadığını, istersem ikinci derse girmeyip kütüphanede sessizce kafamı dinleyebileceğimi söyleyince ders atmosferini de bozmamak adına teşekkür edip kabul ettim. Çantamı sıramda bırakarak kütüphanenin olduğu giriş kata indim. Saat 9 buçuğa geliyordu ki telefonum titredi. Kütüphanede olduğum için titreşime almıştım. Arayan kişi Serhat’tı. Koşar adım (bacağım hala sızlıyordu, dün pansuman yapmayı unuttuğum için de bandajı biraz kanlanmıştı) bahçeye çıktım ve telefonu açtım:
- Alo!! Ezgi?
- Alo, Serhat!! Neredesiniz, niye açmadın telefonu? Dünden beri size ulaşmaya çalışıyoruz, ne kadar merak ettik haberiniz var mı?
- Ne Ezgi, ne diyosun? Bir şey anlamadım. mesajlarını gördüm ama... Eniştem daha gelmedi mi? Seni görmeye okula gelip sonra geri dönecekti.
- Nasıl yani, babam seninle değil mi, ne diyosun Serhat, neredesin sen şu an? Telefonun neden kapalı?
- İş görüşmesine Mahir abi ile birlikte gittik. 1 saat kadar durduktan sonra işleri olduğunu söyleyip beni otobüs durağına kadar bıraktı. Kendi de seni okulda ziyaret edip eve dönecekti. Yani bana öyle demişti. Ben de kalayım dedim ama toparlanmam için eve gidip son boş günlerimi iyi geçirmemi söyledi ve beklememe gerek olmadığını söyledi
- Telefonuna niye bakmadın, sonrasında da hepten kapandı. Sadece dün gece kaç defa aradık seni haberin var mı?
- Telefonu iş görüşmesinden sonra sessizde unutmuşum, eve gelir gelmez de uyuyup kaldım. Ne bileyim, gerek duymadım haber vermeye, nasıl olsa Mahir abi yanına gelicek diye.
Serhat’ın iyi olması içimi bir nebze olsun rahatlatmıştı ama babamın tek başına olması ve hala ses çıkmaması kalbimin sıkıştığını hissetmeme neden oluyordu. Annem de kim bilir ne haldeydi şimdi. Serhat’tan annemi bir yoklamasını isteyip, haber alırsa ilk bana söylemesini istedim. O da telaşlanmıştı çünkü babam habersiz bırakılmaktan nefret eder ve aynı şekilde haber vermeden asla bu kadar uzun süre ortadan kaybolmazdı.
Telefonu kapatıp Serkan amcamı aradım. Anneme haber verme işini Serhat’a yüklediğimde Serhat zaten kapıdan çıkmış bizim eve doğru gidiyordu. Annemin okulda da olabileceği ihtimalini hatırlatıp evde bulamazsa da mutlaka annemin yanına gidip gözleriyle görüp iyi olduğundan emin olmasını istedim.
Aradığım sırada amcamın telefonu meşgul çalıyordu. Ben de Serhat ile olan konuşmamızı kısaca özet geçen bir mesaj attım. Aramalardan edindiği bilgileri merak ettiğimi ve müsait en yakın zamanda aramasını istedim.
2. dersi de bitirmiştik. Sıradaki ders matematikti. Ve durumdan sadece Türkçe hocamız Emrullah hocaya bahsetmiştim yani haber vermeden diğer derslere katılmamazlık yapamazdım. Sınıfa çıkıp hocayı beklemeye başladığımda tayfa toplanıp neden ikinci derste sınıfta olmadığımı, iyi olup olmadığımı sordu. Karnım ağrıyordu, hocadan izin istedim deyip geçiştirdim. Hemen ardından matematik hocamızın sınıfa girmesiyle herkes geçmiş olsun dileklerini söyleyip yerlerine dağıldı. Matematik öğretmeni kıvırcık, siyah renkli uzun saçlarını arkadan toplamıştı, rahat giyimli, uzun boylu ve zayıf bir adamdı. Kısaca kendini tanıttı, adı Nuri Parlak’mış. Derste deftere kuralları yazdırıyor onun dışında fotokopi dağıtıp onun üzerinden soru çözümü yaptırıyormuş. Dersi işleyiş tarzını anlattıktan sonra benden kendimi tanıtmamı istedi. Arkadaşlarımın kendilerini tanıtmasına gerek olmadığını, onları da zamanla tanıyabileceğimi söyleyip beni yanına, öğretmenler masasına çağırdı. Türkçe öğretmenim kendimi iyi hissetmediğim için derse katılamayabileceğimden bahsetmiş, şimdi nasıl olduğumu ve derse katılmak isteyip istemediğimi sordu. İzin verebilirse minnettar olacağımı söyledim, izni alınca da bu kez çantamı da yanıma alıp indim kütüphaneye. Belki de sayılarla uğraşıp kafamı dağıtabilirdim ama canım çok fena sıkılmıştı.
Saat 10 olmuştu. Önce amcamı aradım:
- Alo, amca! Amca, ne oldu; mesajımı görmedin mi? Neden aramadın?
- Kısım, endişelenme sakın. Babana ulaşacağız, az kaldı inşAllah. Sabah ilk iş not aldığın numaraları aradım. Sadece Filozof diye kayıtlı kişiyle konuşabildim. Burada bir üniversitede felsefe öğretmeniymiş, Murat bey. Mahir’in kardeşi olduğumu, dün kendisiyle buluşup buluşmadığını sordum. abim Serhat ile birlikte 12’de iş görüşmesine gitmiş. İş görüşmesi olumlu sonuçlanınca Murat bey birşeyler yemeye dışarıya çağırmış ama abim acilen halletmesi gereken bir işi olduğunu söyleyip başka zaman yaparız demiş. Bana ters giden birşeyler mi var diye sorunca abimden dün sabahtan beri haber alamadığımızı, tek bildiğimizin kendisiyle buluşacağı olduğunu söyledim. Sen şu anda nerdesin?
- Karnım ağrıyor diyip izin istedim hocadan, okuldayım hala ama sınıfta değilim.; dedim.
- Kızım, babanın şüpheli tavırları var mıydı son zamanlarda?
Bu soru üzerine gerçekten karnıma ağrılar girmeye başlamıştı. son zamanlardan kastı neydi, ne gibi tuhaf davranışlardan bahsediyordu amcam. Aklıma hiçbir şey gelmiyordu.
- Alo, Ezgi. Kızım orada mısın? Babanda son zamanlarda farklı bir şeyler gözüne çarptı mı?
- Amca, bunu niye soruyosun şimdi? Bir şey olmuş, ne oldu? amca ne olur anlat, kafayı yemek üzereyim. Hayır aklıma bir şey gelmiyor. son zamanlarda olan tuhaf bir şey yoktu diye düşünürken aklıma babamın bu okula gelmem konusunun ne kadar üzerinde durduğunu anımsadım. ani aldığımız taşınma ve benim okul değiştirme kararımın sebebini açıkça biz bile bilmiyorduk. bir gece babam geç gelerek beni uyandırmış ve ertesi gün okul nakli başvurusunda bulunmamı önermişti. uykulu halimle bir anlam veremesem de ertesi sabah babam okuluma uğrayıp başvurunun tamamlandığından emin olmak istemişti. bu anlattığım sadece bir hafta öncesiydi. benim okul naklim için acele etmemize rağmen ev taşımak konusunda aynı aceleye yer verilmemiş olması benim de tuhafıma gitmişti. sanki beni birilerinden kaçırıyorlar veya evden uzaklaştırmak istiyorlar gibi hissetmiştim. annemin benden fazla bilgisi olmalıydı elbette ama okulumun naklimin gerçekleştiği okulun açıklanması ile kapıldığım heyecan yüzünden oturup adamakıllı konuşmamıştık hiç .
amcam hala hatta olmasına karşın sessizliğimiz sürüyordu . telefonumun azalan şarj uyarısı ile bozulan kasvetli hava ile düşüncelerimden sıyrılmıştım. nerede olduğunu ve mümkünse beni erkenden okuldan almasını söyledim. amcam şu anda gelemeyeceğini ama Serpil ablamı arayacağını söyleyerek biraz beklememi istedi. yargım yüzde 10'un altına düş,, neredeyse kapanacaktı. dediklerini onaylayarak konuşmayı bitirdik. bahçede başka sınıftan öğrenciler voleybol oynarlarken onları seyre daldım. dersin sonunda çalan zille yani yaklaşık yarım saat içinde Serpil ablam bahçeye girdi ve yanıma oturur oturmazhalsiz göründüğümü söyleyerek ateşime baktı. ateşim olmadığını biliyordum yanan yer dışım değil içimdi. içime doğan tuhaf boşluk hissi hala rahatsız ediyordu ki Serpil ablam çıkardı ağzındaki baklayı. ona amcamın nerede olduğunu sorduğumda karakolda olduğu için kendisinin geldiğini söyledi.