Telefonu kapattıktan sonra bir süre ne yapacağımı düşünmeye başladım . o sırada bahçede oynanan voleybol maçını izlerken elim parmaklarım annemin numarasını çevirdi fakat arama tuşuna basmaya elim varmıyordu ir türlü. çünkü aramışken ağlarsam o da kendini tutamayabilirdi. Serhat’ı aradım amcamla telefonu kapattıktan sonra. Hemen açtı telefonunu:
- Alo, serhat. Annemi bulabildin mi? Evde miydi, nasıl?
- Alo, Ezgi. Buldum buldum teyzemi. İyi şimdilik endişeli ama okula geçmişti evde aradığımda. Konuşmak ister misin?
Hayır anlamında kafamı salladım ama cevap vermem gerekiyordu. Ağzımı açmaya çekiniyordum, bir an evvel tenha bir yere çekilmek ve içimi boşaltmak istiyordum. Hazır olmadığımı söyledim:
- Hayır Serhat. Şimdi değil. .. henüz değil. Ben.. eve gelicem. Duramıyorum burada duvarlar üstüme üstüme geliyor. Annem nasıl?
- Sakin görünüyo. Çok konuşamadık. Dersim var diyip gitti. Şimdi ben de onu kantinde bekliyorum, dersten sonra yanıma gelecek. Sen nasılsın, okulda kalabilecek misin?
- Yok, dedim. Serpil ablama haber verecek amcam. Gelip alıcaklar beni. Ben eve gelicem, çok halsiz hissediyorum kuzen ama duramıyorum da okulda. Amcam karakoldaydı, demin konuştuk numaraları aramış ve sadece sizin konuştuğunuz Murat bey bakmış telefonuna. Kuzen babam senin yanında nasıldı, tedirgin mi duruyordu. Kimseyle konuşurken gördün mü?
- Ne diyim kuzen, bilemedim şimdi. Tedirgin denmez de ikide bir saatine bakıyordu işte. Sanki bir yere yetişmesi lazımmış gibi. İş görüşmesinden çıktıktan sonra Murat bey bir eyler yapalım dedi ama eniştem başka sefere inşAllah diyip erteledi. Sonra da bana önden benim gitmemi, kendinin de halletmesi gereken işleri olduğunu, halledip geleceğini söyledi ve beni durağa bırakıp gitti. Yorgundum kuzen yoksa valla bakardım telefonuma ama uzun yol sonrası kendimi yatağa attığım gibi uyuyup kalmışım. Mesajını görür görmez aradım seni biliyon.
Hemen suçlu hissetmişti kendini öyle demek istememiştim. Şu an kimseyi teselli edecek takatim yoktu ama kısaca şunu dedim içine su serpmek için:
- Serhat, şu an inan bana kimseyi teselli edecek halim yok. Kendini suçlu hissetmeni gerektirecek bir durum yok kuzen sana bir şey demiyoruz zaten. Suçlama kendini, burada kimsenin bir suçu yok. Babam telefonunu amcamın arabasında düşürmeseydi işler daha kolay olacaktı. inşAllah çıkıp bir geri gelsin babam da sonra mantıklı bir açıklama yapacaktır elbet. Ben kapatıyorum. Annemle konuştuktan sonra ara beni emi?
- Tamam kuzen. Dikkat et kendine. Gelişmelerden haberdar et bizi de. Hadi Allah’a emanet olun.
Serhat, annemin iyi olduğunu söylemişti ya daha rahattım artık. Bir an evvel eve gitmek istiyordum. Nerede kalmıştı yengem, gelmesi hemen hemen yarım saati bulur. Hele ki bir de amcamla buluşup arabayı teslim alması demek 1 saate yakın sürecekti okula gelmesi. Kütüphaneye geçip boş boş raflara bakarak vakit geçirmeye çalıştım. Bir şeyler okuyacak havamda değildim. Kitaplıkların son bulduğu ve duvarın pencereyle kesiştiği alan zooloji ve bitki bilim konusuna ayrılmıştı. Elime gelen rast gele birini alıp açtım. İçindeki resimleri inceledim. Aldığım kitabın cildi biraz yıpranmıştı, eski basımlıydı. Kitabı incelerken aklıma bugünkü kitap kulübü toplantısı geldi. Dün okula gideceğim saati iple çekiyor, zaman bir an evvel geçsin istiyordum. Şimdi ise babamdan haber almadan geçen her dakika endişem biraz daha katlanıyor, vakit geçsin istemiyordum. Okuldan çıkmayı ve annemin yanına gitmeyi iple çekiyordum.
Tenefüs zili çalarak 4. Dersin bittiğini haber verdiğinde melek ile konuşmak için yukarı çıkacaktım. Öyle bir kırgınlık vardı ki üzerimde zombi gibi görünüyor olmalıydım şu an. Bazen eriyip sıvıya dönüşmek istersin ya hani. Kemiklerin bile dik dururken yorar seni. Öylece olduğun yerde sıvı halde yayılıp etrafı islersin. Konuşasın gelmez. Öyle ki göz kırpmak bile istemezsin. Aynı öyle hissediyordum şu an. Yine de kitap kulübü toplantısına gelemeyeceğimi melek’e haber vermem gerektiğinden yavaş adımlarla kütüphaneden çıkarken bana doğru koşan biri hızını alıp duramayınca çarpıştık. Kim olduğuna bakamadan gözlerim buğulandı ve aniden sessiz sessiz hıçkırarak ağlamaya başladım düştüğüm yerden kafamı bile kaldırmadan.. bir anda patlamıştım sanki. Ağladığımı görüp başıma toplanan kalabalığı yararak yanıma yaklaşan Türkçe öğretmenim Feyzullah hocam kurtarmıştı beni. Koluma girip ayağa kaldırdı. Ağlamış halimin görülmesini istemediğimden arkasına doğru saklandığımı fark edince uzun ince bedenini bana siper yaparak beni çıkardı kütüphaneden. Niye ağlamamızı engelleyemiyoruz. Kimimiz üzüldüğünde, kimimiz sinirlendiğinde, kimimiz çeşitli duygularına tepki olarak ağlayıverir. Kimimiz de sinir boşalması yaşar ve pat diye boşaltırız içimizde biriktirdiğimiz göz yaşlarını. Normalde ağlamayı zayıflık olarak gören insanlardan değilimdir. Aslında hala öyle düşünmüyorum. Sadece neden ağladığımın sorulmasını şu an istemiyordum. Kendimi yakın gördüğüm arkadaşlarım ile bile şu anda konuşmak hatta karşılaşmak dahi istemiyordum. Yalnız kalmaya ihtiyacım vardı ya da anneme ihtiyacım vardı şu anda.
Emrullah hocanın peşi sıra giderken gözlerim kapalıydı, sadece siper olarak kullandığım bedenine arkadan tutunduğum kazağıyla sürükleniyordum. Beni ilk geldiğimde müdür yardımcısının odasını sorduğum çay ocağına götürdü. İlk gün gördüğüm ablalardan biri yine oradaydı, sesinden tanımıştım. Hocam sandalyelerden birini çekip beni oturttu. Yumduğum gözlerimi orada araladım. Abla bana bir bardak su uzattı aldım ama konuşamadığımdan teşekkür edemedim, suyu da içemedim çünkü hocamın arkasındayken ağlamamı zar zor kesebilmiştim ve ağzımı açtığım an tekrar ağlamaktan korkuyordum. Hocam yanımdaki sandalyeyi çekip oturdu ve hiç bir şey demeden önce bir kaç dakika yere baktı benim gibi. Abla bana ne olduğunu merak etmiş, hocama işaret ettiği kaş gözle cevap arıyordu.
Sakinleştiğimden emin olunca ablaya baktım ve “teşekkürler” dedim. Sonra hocama döndüm, o da kafasını kaldırmıştı yerden. Beni sorgulamaması iyi gelmişti. Zaten babamdan haber alamadığımı anlatmıştım kendisine. Durduk yere bir şeyler söylemem gerektiğini hissettim yine de:
- Ben kitap kulübü toplantısına katılamıycam... Kitabı da okumadım zaten. Melek’in yanına gidiyordum.
Emrullah hoca benim şu anda neyden bahsettiğimin farkında olup olmadığımı kontrol edercesine dikkatle bana baktı. Sonra tebessüm edip yere eğdi kafasını ve devam etmemi ister gibi tekrar bana baktı. Ciddi modda dinliyor gibiydi. Ben de devam ettim:
- Melek’in yanına gidiyordum.. haber vermek için.. birlikte gidicektik de.
Hoca hala sessizce beni dinliyordu ifadesiz bir yüzle.
- Serpil ablam, yengem olur kendisi, o gelicek beni almaya. Birazdan gelir. Onu bekliyodum ben. Gidebilir miyim, halsiz hissediyorum?
- Tamam; dedi hocam. Merak etme ben Melek’e de söylerim katılamıycağını. Sen düşünme toplantıyı kulübü falan. Düştüğünde çarptın mı bir yere, canın yandı mı, ondan mı ağladın yoksa...? haber yok mu hala; diye sordu. Son soruyu biraz düşünerek sormuştu.
- Hala yok; dedim. Canım yanmadı düştüğümde, sağ olun hocam. Boşluğuma denk geldi. Arkadaşın da canı yanmamıştır umarım.
- Tamam, o da sağlam görünüyodu. Sen yengen gelene kadar bekleyebilirsin burada. Sonra yengen gelip Hüseyin hocanın yanına bir uğrasın da çıkış için evrak versin müdür yardımcısı tamam mı? Ben şimdi gidiyorum. Eğer bir şeye ihtiyacın olursa bizimle yani hocalarınla istediğin zaman konuşabilirsin. Tamam mı?
Emrullah hoca o kadar cana yakın bir insandı ki sırdaşım gibi gelmişti o an için. Tanıdığım hocalar arasında unutamayacağım hocalardan biri olmuştu o gün yaptıkları ve sonrasında yapacaklarıyla.
Kafamı sallayıp tebessüm ettim. Hocam arkasını dönüp giderken kazağında çekiştirdiğim yerin sarktığını gördüm. Yürüyemez haldeydim, tutunmuş, peşi sıra sürükleniyordum zaten, adım atacak halim yoktu çünkü. Mahcup hissettim kendimi hoca çıkmadan “teşekkür ederim hocam. Bugün yaptığınız her şey için, sağ olun.” Hocam her zaman dercesine bir gülümsemeyle çıktı çay ocağından.
Melek’e toplantıya katılamayacağımı da kendi söylemeyi teklif ettiği iyi olmuştu. Hem şu an arkadaşlarım da dahil kimseyle karşılaşmak istemeyişimden hem de yanlarına gittiğim zaman muhtemelen beni tutacakları soru yağmuruna tutulmak istemediğimden teklif üzerine derhal olur anlamında başımı sallamıştım.
Biraz sonra Serpil ablam aradı, nasıl olduğumu sordu. “iyiyim, çay ocağında oturuyorum.” Dedim. O da trafik olduğunu arabayı okul çevresine park edip yürüdüğünü söyledi. Birazdan yanımda olacakmış. Eşyalarımı toplamamı söyledi tamam dedim, zaten hepsi çantamdaydı. Sahi çantamı kütüphanede unutmuştum. Şimdi kütüphaneye gitmek istemediğim için orda bırakmaya karar verdim. Zaten nöbetçi teslim alırdı. Almasa da içinde değerli bir şeyim yoktu. Cüzdanım ve telefonum eşorfmanımın ceplerindeydiler. Birkaç dakika içinde Serpil ablam geldi. Beni yokladıktan, iyi olduğumdan emin olduktan sonra müdür yardımcısının odasını sordu. Tarif etmek için kapıya öneldim ama istersem burada bekleyebileceğimi, kendinin de birazdan geleceğini söyledi. kalktığım yere oturdum ve 3. Katta sol koridordaki Hüseyin hocanın odasını tarif ettim. “Hüseyin ÇINARCI”, dedim. “Dersime giriyor, beni tanıyor.” Serpil ablam çıkarken geldiğimde odada olup bana su uzatan abla bu sefer de çay ikram etmişti. Gelip yanıma oturdu o da, Emrullah hocanın oturduğu sandalyeye:
- Ne oldu bilmiyorum ama üzülme dedi. Her şeyin çaresi var. İç şu çayından biraz kendine gelirsin.; dedi. “Sen dün geldin di mi, bize müdür yardımcısının odasını sormuştun?” diyerek doğru hatırlayıp hatırlamadığını teyit etmek istemişti anlaşılan.
- Evet. O bendim, adım Ezgi. Ezgi BAŞAT.
- Hoş geldin hanım kız. Ben de Hayriye. Kaçıncı sınıfsın sen bakiim?
Kafamı dağıtmaya çalışıyordu sanırım:
- 2. Sınıfım ben; diye karşılık verdim.
- Hmm. Bu sene bölüm seçiceksin o zaman. Hangi şubedesin?; diye sordu.
- 10-H; dedim. Beni moddan çıkarmaya çalıştığını anlıyor ama çıkamıyordum. O da üstelemedi sağ olsun. Serpil ablam çok vakit geçirmeden dönmüştü yanımıza. Ayıp olmasın diye bu sefer çaydan bir yudum alıp teşekkür ettim Hayriye ablaya. Hafifçe kafasını aşağı yukarı sallayıp “yüzün hep gülsün güzel kız” diye dua etti sessizce ardımdan ama duymuştum, minnettarca yüzüne baktım ve tebessüm ettim.
Serpil ablamın koluna girmiştim, kol kola arabaya kadar yürüdük ve doğruca eve geçtik. Amcamın belediyede işi bitince eve geleceğini ve ne yaptığını, ne yapmamız gerektiğini konuşacağımızı söyledi. İstersem beni anneme götürecekmiş. Bu halde toplu taşımayla seyahat etmemi istememişler. Sadece dinleyip olur anlamında kafamı salladım. Yolda çantamın olmadığını fark etti ve istersem geri dönüp alabileceğini söylediyse de gerek olmadığını, bir arkadaşıma emanet ettiğimi söyledim. Eve geçince ufak bir çay demleyip menemen hazırladı. İnsanın aç olup iştahın olmaması çok değişik bir durum bu arada, ilk o zaman fark ettim. Normalde açlığa gelemem ama dünden beri bir şey yememiş olmama ve aç hissetmeme rağmen bir sıvıya dönüşüp hareketsizce etrafı isleme ihtiyacı duyduğum hissi yaşamaya devam ediyordum. Yengem üzülmesin diye birkaç lokma ekmek banıp atım ağzıma. Sonra bana örgü örmeyi öğretmeye başlamayı teklif etti, hem de biraz yatıştırırmış beni filan ama ben biraz uzanmak istediğimi söyledim ve müsade isteyip odama geçtim. üzerimi dahi değişmeden kapıyı kapatıp arkamı yaslayarak çömeldim ve telefonuma baktım. Serhat’ın aramasını gördüğüm gibi kalkıp Serpil ablamın yanına geçip onu geri aradım. Telefonu direkt annem cevaplamıştı. Hoparlöre alıp annem ile konuştuk.
Serhatların evine geçmişler okul çıkışı, geçen sene vefat eden dayımın eşi Peri yengemle oturmuş aramamı bekliyorlarmış, aradıklarında telefonumu açmadığım için meraklanmışlar. Birazdan eve geçeceğini, ama evde bir başına durmak istemediği için Peri yengemle birlikte bizim evde kalacaklarını söyledi. Başta yanıma gelmeyi düşünüyormuş ama babam eve gelirse evde karşılamak için evde kalmış ve Serkan amcamı aramış. Amcam beni kendi elleriyle eve getirip anneme teslim edeceğini söyleyip karakolda o anda olduğunu söylemiş ve kapatmışlar. Sesi normal gelse de tedirgin olduğunu biliyordum. Şu an hepimiz amcamın gelmesini bekliyorduk. Sonra amcam kendi arabasıyla beni ve Serpil yengemi alıp annemlere bizim eve geçicez. Amcamın dediklerine göre ne yapmamız gerektiğini, karakolda geçenleri anlatıcak ve ne yapmamız gerektiğine hep birlikte karar vericektik.
Konuşmayı fazla uzatmadık. Herkes kendi iç dünyasıyla baş başa kalmak üzere kendi köşesine çekilmişti. Ben yine odama geçtim ve babamla olan son mesajlarımıza bakıp bir ipucu aradım kendimce. Konuşmayı tercih etsek de gün içinde kaçamak kaçamak mesajlaşmayı severdik babamla. Bazen o toplantıda sıkılınca yazardı, bazen ben derste yazardım (çok yapmıyordum tabii, konuşmanın sonunu “şimdi dersine dön kız yeter bu kadar geyik. Benim de işim gücüm var. ” yazarak tatlı bir azarla bitirirdi.).
aradan bu kadar kısa zaman geçmişken ruh halimdeki dinginleşme tuhafıma gitmişti. ağlamamak içi kendimi sıkmıyorken şu an kuru gözlerle etrafımı seyrediyor, olan biten her şeye mantıklı bir akılama arıyordum. iş karakola havale edildiyse bizim de artık bir şeyler yapmamız gerekiyordu. Aklıma, dışarıda her gün mutlaka birkaç tane gördüğüm ama dikkatsizce bakıp geçtiğim kayıp aranıyor yazıları gelmişti. İnsan nasıl katlanıyormuş bu bilinmezliğe şimdi anlıyordum,manladım ki katlanamıyormuş. Acaba o ilanı asanlar kavuşabilmiş midiler, eskimiş halde senelerdir gördüğüm yüzler asıldığı unutulmuş olduğu için mi oradaydılar, aksini düşünmek istemiyordum. aynı çaresizliğe düşmüş biri olarak görmeyecek kadar alıştığım ilandaki kayıp yüzlerin hepsinin bulunması için dua ettim içimden. Yine arkamı kapıya yaslamış ve çömelmiş pozda kafamı dizlerime dayayıp karanlıkta düşüncelerimi toplamak istedim. O sırada çalan zil kadar çok az şeyi böylesi umutla beklemiştim. Uzun süredir çömelmiş pozisyonda oturduğum için kalkarken sızlayan bacağımdaki yaramı umursamadan kapıya koştum.