8 - Anne

2145 Words
Hayat çoğu zaman tesadüflerden ibarettir. Hiç beklemediğin anda, hiç beklemediğin insan karşına çıkar ve hiç ummadığın olayların akışı içerisinde bulursun kendini. Göz ucuyla baktığım masada oturan iki kişiden birinin yüzü bana dönüktü. Enver beye fark ettirmeden bir kaç defa bakış atmama nazaran sonunda kesişen bakışlarımızla buna bir son vermem gerektiğini anlayarak önüme döndüm. Hakkımda tekrardan yanlış şeyler düşünmesini istemiyordum. "Demek patronun, baya da gençmiş. Yanındaki kim peki, karısı falan mı?" dedi masada eğilerek. "Hiçbir fikrim yok anne. Büyük ihtimalle öyledir." derken, annemin aniden arkasında kalan masaya dönmesi ile adamın gözünde anne kız meraklı konuma düşecektik. "Anne önüne döner misin? Yanlış anlaşılacağız, meraklılar gibi... Hem kahveni bitirdiysen kalkalım." derken eğilip bükülüyor, şekilden şekle giriyordum. Hırkalarımızı giyinip çantalarımızı alırken Enver Bey ile göz göze gelmenin ardından, kısa bir baş selamıyla gergin ortamdan koşar adım uzaklaştım. Bugün ki tesadüflerin haddi hesabı yoktu. Önce Cem'in karısı ve oğlu, sonrasında yıldızlarımız barışmayan patronum... Annemin sabahki uyarılarını dinleyerek hiç evden çıkmamalıydım. Henüz kaderle imzalanmamış bir barış sözleşmemiz varken, bu özgüven sarsılmış ruhuma iyi gelmiyordu. Hele ki o bal rengi gözleri olan babasının küçük kopyası yakışıklıyla karşılaştıktan sonra, zihnimden çıkmayan bakışları, masumluğu kendime kızmama sebep oluyordu. Eski eşimin küçük oğlunun benliğimde yarattığı bu denli sarsıntı çocuk sevgisinden mi yoksa ona olan benzerliğinden mi geliyor kestiremiyordum. Taksiden inerek poşetleri elime aldım ve annemin arkasından bahçeye doğru yöneldim. Bir adım ötemde duran annemle aynı yere baktığımda gördüğüm kişinin varlığı artık sebepsizce alıştığım bir şeydi. Ne yapsam vazgeçmiyor, ısrarlarına devam ederek bir şeyleri düzeltebileceğini düşünüyordu. Fakat akıl etmediği tek şey o ne kadar ısrar ederse ben de o kadar ayak direyecektim. Ne kaldı ki bir evladı babasından ayırmak gibi bir saçmalığın içine aşkımdan ölsem dahi giremezdim. "Anne sen eve geç, ben birazdan geleceğim." dedim poşetleri annemin eline tutuştururken. O giderken bende Cem'in yanına ilerledim. Dün akşam yaşananları düşününce sızlayan dudaklarım ve bugün gördüğüm küçük çocuk acıtıyordu kalbimi. Kim bilir belki de hem kendime hem de o masuma ihanet etmiştim istemeden de olsa. "Ne istiyorsun." derken kızgın çıkan sesim kendime olan öfkemden kaynaklıydı. "Bugün, Buse ile karşılaşmışsınız. Sana kötü bir şey demedi değil mi?" derken soğuk tavırlarımı umursamadan konuşuyordu. Dün ki olanlardan başka bir şey konuşuyor olmak beni memnun etmeliyken, şu an onun eşinden bahsediyor olmamız hiç de istediğim bir şey değildi. Adının 'Buse' olduğunu şu an öğrenmiş olsam da anlamamazlıktan gelerek sorgular gibi tek kaşımı havaya kaldırdım. "Buse benim... " "Eşin." dedim. Onun, dile getiremediğini söylemiş olmam, öfkemi bir kez daha perçinlemişti. Öfke, kızgınlık veya kıskançlık adı ne olursa olsun onlar hakkında hiçbir şey duymak istemiyor, yeterince yıpranıyordum. "Evet karşılaştık. Bir tek onunla değil, oğlunla da tanışma şansına eriştim. Çok tatlı bir oğlun var ama aynı şeyi annesi için diyemeyeceğim." dedim cümlemin başında sahte tebessümüme sonlara doğru alayı da ekleyerek. "Kötü bir şey mi dedi Su? Bak onun adına özür dilerim." elleri durumu anlatmak ister gibi sağa sola savrulurken bir adım daha yanıma yaklaşmıştı. "Özür dilenecek bir durum yok. Her kadının yapması gerekeni yaptı, kıskanmak kadının doğasında var Cem. Hele ki seviyorsa." Histerik gülüşüm ve dolan gözlerim onu bana bir adım daha yaklaştırmıştı. Suratımı avuçlarının içine alıp, ne ara aktığını bilmediğim yanağımdan süzülen bir damla yaşın üzerine öpücük kondurdu. Dudaklarının değdiği yerlerde yeşeren her bir çiçek, etkisinden kurtulmam ile bir bir çürüyerek toprağa karışıyordu. Dün yaptığım saçmalıktan cesaret alarak bu yakınlığa kalkıştığını tahmin etmek güç değildi. Onu affetmeye başladığımı düşünmesine izin vermemek için ellerinden tutarak her birini bir tarafa savurdum. "Hayır, hayır bir daha bu denli yakınlaşmamalıyız. Dün olanları unut, büyük bir hataydı. Yapmamam gereken bir şey yaptım. Ben bir kadınım Cem ve bana yapılan kötülüğü karşımda ki kadına yapamam." "Su ölüyorum görmüyor musun? Ben büyük bir hata yaptım, tamam kabul ediyorum. Ama kendimce haklı sebeplerim vardı. Anlatamıyorum, anlatsam da anlar mısın bilmiyorum? Ama ne olur benden uzak durma." "Ne yapmamı bekliyorsun. Bana ev açmana izin verip, akşamları karının yanından gelmeni mi beklemeliyim? Ya da ailenin yanından gelince yüzüne gülüp koynuna mı girmeliyim? Öyle bir şey olmayacak Cem, ben aşkımdan ölsem de böyle bir şey olmayacak." Yumuşak bakışlarında bir anda öfke kıvılcımları belirdi. Konuşmak için araladığı dudaklarını bir süre sonra geri kapattı. Söyleyeceği şeyi yutarak, ellerini gür saçlarına daldırdı ve koparmak ister gibi geriye yatırdı. Ben dik duruşumdan taviz vermezken onun sakinleşme çabalarını beklemekten başka çarem yoktu. Öfkeli bakışlarının adresi beni bulurken son kez isyan eder gibi salladı elini. "Nasıl böyle konuşuyorsun sen, beni tanımıyormuş gibi... Lanet olsun." dedi bağırırken. Sesine binen öfke onda hiçbir zaman tanık olmadığım tondaydı. "Ben sadece olanı söyledim Cem. Senin tam olarak istediğin şeyleri dile getirdim. Ne kaldı ki seni artık tanıdığımı da düşünmüyorum." "Su beni zorlama. Ben o kadar adi bir insan mıyım? Hem bana evet desen hayatımda tabi ki bir tek sen olacaksın. Bir başkası umrumda bile değil. Buse bile... " Söylediği her bir kelimenin öfke sınırıma bindirdiği bir darbe ile yıkılan saygı duvarım yerle bir olmuştu. Öfkeme kapılarak suratına geçirdiğim avuç içimin şiddetiyle çıkan ses ile kendime gelirken şaşkınlık içerisindeydim. Havada asılı kalan elime baktıktan sonra, tamda gözlerimin içine bakan kızarmış bir çift göze döndü bakışlarım. İkimizde öfkeliyken yaptığım eylemin doğruluğunu sorgulayacak durumda değildim. Yutmam gereken sözlerine vermem gereken cevapları geç olmadan dile getirdim. "Ben yuva yıkmam, hele ki bir çocuğu babasız asla bırakmam. Sen ne haysiyetsiz bir adamsın. Madem beni seviyordun, madem bu kadar aşıktın, neden evlendin bir başkasıyla. Çocuğun yaşından da belli ki kazanın üzerinden bir sene bile geçmeden birlikte olmuşsunuz." İki kolumu birden kavrayan sertleşmiş elleri tenimi sıkarken ağzından çıkan sözlerle kalbime binen ağır yükü taşıyamaz oldum. Ben hayatım boyunca böyle bir şey yaşamamıştım, hayatım boyunca hiçbir şeye bu denli şaşırmamıştım. "Tansu senin oğlun, anladın mı? Tansu ikimizin oğlu." ✴️✴️✴️✴️✴️✴️✴️✴️✴️✴️✴️✴️✴️✴️✴️ Tansu senin oğlun... Tansu ikimizin oğlu... Tansu benim oğlum... Bir kadının bebeği olacağını öğrendiği gün hayatında dönüm noktası olurdu. Geçirdiği hamilelik süreci, sonrasında bebeğini kucağına alışı onun için en önemli anlardı. Eminim ki her annenin unutamadığı ilk ve tek andı o minik bedeni kucağına alışı; öncesinde de karnındaki varlığı. Gülmek ile ağlamak arasında kalmış bir ifade ile boşluğa bakıyor, olanı, olabilecekleri, sebepleri, sonuçları tartıyordum. Vardığım tek cevap koskoca bir hiçlikti. Ya benimle dalga geçiyordu ya da ortada çok büyük bir oyun vardı. "Ama bugün karın bana ‘oğlumdan uzak dur’ dedi. Bu bir şakaysa hiç komik değil. Hem ben nasıl...? " "Kaza olduğunda iki aylık hamileymişsin. Nasıl fark edemedik bilmiyorum. Komaya girdin ama vücut fonksiyonların normal çalışıyordu. Bebeği doğurmanda hiçbir sakınca yoktu. Her gün ellerimle sildim seni Su. Temizliği severdin pis kalmak istemezsin diye her gün temizledim bedenini. Her gün saatlerce ikinizle de konuşuyordum. Beş ay sonra, yani bebeğimiz yedi aylık olmuşken doğum kasılmaların başladı. Doktor yaşayıp yaşayamayacağı hakkında kesin bir şey söyleyemedi. Bir kilo sekiz yüz gram doğdu. Çok küçüktü, makinelere koydular ufacık bedenini. " Olanları anlatırken tekrar yaşıyor, üstüne bir de bana yaşatıyordu. Hiçliğin içinde kaybolmuşken tutunacak bir dal bulmuş olmanın hafifliğini yaşayamadan, vücuduma binen ağırlığı taşıyamadığım için sandalyeye oturdum. Tam karşıma çektiği sandalyeye oturarak kollarını dizlerine dayadı ve parmaklarını birbirine kenetledi. Bir şarkının ritmine ayak uydurur gibi dökülen yaşlarımız birbirine uyum içerisinde çalıyordu bestesini. O anlatırken ağlıyor; ben dinlerken ölüyordum bir kere daha. Sessizdi iç çekişlerim, ne hıçkıra hıçkıra ne de bağırarak döküyordum yaşlarımı. Sessizlik yemini etmiş yüreğime ulaşamayan bir çığlık takılı kalmıştı boğazımda. "Sonra." diyebildim sadece. "Sonra, bir aydan fazla küvözde kaldı. Kendini toparlayana kadar makinelere bağlıydı. Doktorlar, sende doğum yüzünden gelişen komplikasyonlar nedeniyle uyanmana çok az olasılık veriyorlardı. Bebeğimizi yanına getirdim, kucağına verdim fakat sen gözlerini açmadın Su. Her gün sana yalvardım bebeğimiz için uyan diye. Onu evimizde, mutlu yuvamızda büyütelim diye. Sensizlik ölümden beterken senden bir parçayla avundum." derken eğik başını kaldırmış bana bakıyordu. O hiçbir zaman ağlamaktan utanan bir adam olmamıştı, tam da şimdiki gibi. "Neredeyse iki ay olacak uyanalı, böyle bir şeyi nasıl gizlersiniz benden. Aklım almıyor, bir oğlum olduğunu nasıl söylemezsin. Peki o kadın, o da neyin nesi. Bana oğlumdan uzak dur derken benim oğlum olduğunu biliyor olmasını nasıl açıklayacaksınız. " Öfke kontrolümü kaybetmiş, ellerimi deli gibi sağa sola savuruyordum. Benim oğlum olduğunu bile bile sarf ettiği sözleri düşündükçe adeta çıldırıyordum. Böyle pervasız davranışlar içerisine girmiş olması, ona olan anlayışımı yerle bir ederek yerine öfkeyi bırakmıştı. Ben ki en çok onu düşünerek uzak kalmıştım Cem'den. Bir kadına yapamam bunu derken, hem cinsimden böyle bir karşılık görmemek yeterince mide bulandırıcıydı. "Tansu'yu çok benimsedi, kendi oğlu gibi. Bu yüzden elinden alınacağını sandığı için böyle davranıyor." "Elinden alınmak mı? O benim oğlum Cem, bu kadar benimsemesine nasıl izin verirsin." dedim bu sefer öfkelenme sırası bendeyken. Sonra yumuşayan bakışlarıma binen meraka yenik düşerek devam ettim. "Peki neden onunla evlendin? Aşık mı oldun?" Dudaklarımdan firar eden, dilde acı tat bırakan en ağır kelimelerdi. Sorduğum sorunun cevabı beni daha da sarsabilirdi, şu an da hayatıma bomba gibi düşmüş başka bir gerçek varken bu sorunun yeri miydi? "Ben deminden beri ne anlatıyorum Su. Tek aşık olduğum kadın sensin. Bu hiçbir zaman değişmedi." Sandalyesinde geri yaslanırken ben sadece olduğum yerde durarak başımı ellerimin arasına aldım. Sustum... Bugün ki küçük bedene olan sevgimin sebebini düşünürken, annelik dedim kendime... Bilmeden de olsa annelik sevgisi mi duymuştum yani? Ellerimi saçlarımın arasından kurtaran Cem avuçlarının içine alırken göz bebeklerime odaklandı. Bir oğlum olduğunu öğrenmiştim, şaşkındım ama bu onun beni terk ettiği gerçeğini değiştirmiyordu. Ellerimi ellerinden kurtardım ve birbirine bağlayarak dizlerimin üzerine bıraktım. "Tansu bir yaşına yeni girmişti. Erken doğumdan ötürü çok zor büyüdü. Anneannesi ve babaannesi hep onunla ilgilendiler ve o kadar güzel bakıldı ki hemen toparlayıp, olması gerektiği boya ve kiloya ulaştı. Tek eksik sendin, tek eksik bir annesinin olmasıydı. Buse şirkete yeni başlayan bir avukattı ve zamanla aramızdaki ilişki boyut değiştirdi." "Tıpkı biz gibi..." dedim sahte tebessüm dudaklarımda peyda olurken. "Demek ki benim pek bir farklılığım yokmuş gözünde, sen herkese aşık olabilecek bir insanmışsın." "Sözümü kesme de dinle." yükselen ses tonuna karşın öfkeyle kapanan gözlerim sabırla geri açıldı. "Dinliyorum, devam et." "Aşık falan olmadım, sadece arkadaştık. Olanlardan haberi vardı, senden, oğlumuzdan... Bazen gelir Tansu ile ilgilenir, oyun oynardı, annen bile sevmişti. Tansu onu olmayan annesi gibi görüyordu." "Onun bir annesi var." dedim bağırmanın uçlarında gezinirken. Her bir cümlesi öfkeme mermi atarak düşman ediyordu daha da kendine. "Tamam, pardon öyle demek istemedim. Her neyse, aramızda saygı sevgi bağı oluştu, bende Tansu için evlenmeye karar verdim. Korkma seni biliyor, yani bir annesinin olduğunu, Buse'nin gerçek annesi olmadığını bilerek büyüttüm." dedi ve aklına gelen şey ile gülümsemeye başlayarak devam etti. "Hatta bugün seni gördüğünde çok şaşırmış, bana sordu o annem miydi diye. Fotoğrafın odasında baş ucunda duruyor, bir defa da hastaneye getirmiştim onu." Oysa hiç sezmemiştim beni tanıdığını. Ya ben çok dalmıştım küçük yüzüne, ya da o fazlasıyla şaşkındı. En azından biliyordu beni ya, başka ne isterdim. Her ne kadar elimde büyümemiş olsa da, bir yabancı gibi bakmayacaktı bana. Annesi olduğunu bilerek korkusuzca yaklaşarak alışacaktık birbirimize. "Şimdiye kadar duyduğum en güzel cümle buydu. Eğer bu kötülüğü de bana yapmış olsaydın emin ol beni tamamen kaybederdin." Görüş açısını yitiren gözlerime netlik kazandırmak için ellerimi kullandım. Duyduklarımı kabullenmem için zamandan çok ağlamaya ihtiyacım vardı. Bu hayat benden bir tek sevdiğim adamı değil bir de oğlumla geçirmem gereken yıllarımı çalmıştı. Acının dem vurduğu geçmişime ortak olan hayallerim bile yoktu. Hayal kuracak, yad edecek bir geçmişe bile sahip değilken, geleceğe dair umutlarım çoktu. "Oğlumu istiyorum. Yanımda olmasını, onunla kaybettiğim zamanları geri kazanmayı istiyorum. Ben onun sevgisini istiyorum Cem." "Peki ya ben... Beni istemiyor musun? Bir aile olamayacak mıyız?" derken gözlerinde beliren çaresizliğin yarattığı masumluğa aldanmamalıydım. Hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Yeri gelir aldanır, güvenirsin belki ama hiçbir zaman emin olamıyorsun doğrudan yana. Bir kere aldığın yaranın üzerini örtmeden kurumasını beklemek gerekiyordu. Açık yara kadar çabuk kabuk bağlamıyordu üstü kapatılan. "Sebebi her ne olursa olsun ben aldatılmış bir kadınım. Bununla yaşayamam, affedemem üzgünüm. Hem o senin karın, zor günde yanında olan kadın. Ben oğlumu alacağım, sende bu zor gününde ona destek olacaksın. Bilmiyorum belki kendi çocuğu olsun ister. " Ne kadar da duygusuz söylemiştim bu sözleri, oysa yüreğimi yakıp kavuran gerçeklerdi bunlar. Ben bir oğlum olduğunu öğrenmiştim, bir aşk kaybetmiştim. Sıraladıkları benim için bir bahane olsa da onun için açıklanası bir sebepti. Şuan da tek derdim oğluma kendimi kabul ettirebilmekken Cem ikinci planda bile değildi. "Su, yalvarırım bize bunu yapma. Hem sensiz hem de oğlum olmadan yaşayamam. Siz benim ailemsiniz." "Önce oğlumu bana getir, gerisini şu an düşünmek dahi istemiyorum." "Tamam getireceğim ama bırakalım da bugün Buse vedalaşsın. Yarın sabah getiririm tanışırsınız. Yanında kalmaya gelince, bunu ona sorarız olur mu?" "Tamam." diyebildim sadece. Kararı benim küçük oğlum verecekti. Benim oğlum... Ben yıllardır uykuda olan bir anneydim, her şeyden önemlisi de bir anneydim. En acısı onu emzirememiş, büyütememiş ve ilk adımlarını görememiştim. Annelik görevlerini hakkıyla yerine getirememiş olmak, bundan sonrasını etkiler miydi bilmiyordum. Şu saatten sonra yapmam gereken onu sahiplenmekti. Küçük bedenine doyasıya sarılmak, o anne sevgisi tadarken bende anneliği onun sevgi dolu kollarında tadacaktım. Cem arabasına binip giderken, aklı burada kalmış gibi bakışlarını üzerimde bırakarak gitti. Ben ise boş gözlerle yere bakıyor, nasıl anne olunur onu düşünüyordum. Galiba anne olmayı dört yaşındaki oğlumdan öğrenecektim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD