Enver Bey ile göz göze geldiğimde tavrını surat ifadesinden ölçemiyordum. Acaba aynı şeyleri yaşayarak kovulacak mıydım diye düşünmekten alamıyordum kendimi. Ya da bunun bir kaza olduğunu kabul edip ona göre davranacak mıydı? Tereddüt içerisinde yerden destek alarak ayağa kalktım.
"Ben... Ben çok özür dilerim. Tamamen kazaydı, lütfen kusura bakmayın. Sakarlığım tuttu. "
Kötü bakışları bir gram olsun yumuşamamış, üstüne bir de alaylı ifade eklenmişti. Gelecek olan sözlere kendimi ne kadar hazırlamış olsam da, herhangi ters bir sözü sineye çekecek gücü hissetmiyordum kendimde.
"Dalgın olduğu kadar da sakar... Ama aferin sana, hatalarını bilmen de bir meziyet. "
Ukala demiş miydim daha önce? Tabii ki demiştim. Bu adamın kendini beğenmiş tavırlarına karşın özür dilemiş olmaktan dahi pişmanlık duymaya başladım. Hatta elimdeki bardaklar dolu olsa bu defa kafasından aşağı da dökebilecek rehavete sahiptim.
"Bakın Enver Bey, ben buraya çalışmaya geldim. Bir çocuk gibi sizden azar işitmeye değil. Memnun değilseniz çıkarırsınız olur biter."
Bu işe fazlasıyla ihtiyacım vardı fakat bu her lafı kaldırabileceğim anlamına gelmiyordu. Oldum olası haksızlığı kabullenen biri olmamıştım. Adamın şu an yaptığı tam da buydu. Kazara olan bir durumu aleyhine çevirmiş olması zekasını değil, kişiliğini gösterirdi. Böyle bir tepki beklemiyor olacak ki bir süre yüzümün her bir milimini ezberler gibi baktı. Alaycı tavrına binen şaşkınlık, gözle görülür bir şekilde okunuyordu suratından. Yanan tenini dahi unutmuş, kafasında kuracağı cümleyi bariz bir şekilde tartıyordu.
"Hayır işten çıkmanıza gerek yok. İşinizin başına dönebilirsiniz. "
Bir kere özür dilemiştim, bu yüzden ikinci bir özre gerek duymadan işimin başına döndüm. Masaya yerleşir yerleşmez göz ucuyla asansöre doğru ilerleyen Enver beye baktım. Açılan kapıdan içeri girerek görüş açısına beni aldı. Her ne kadar bakışlarımı çekmek istesem dahi kaçırmadığı gözlerine eşlik eden bakışlarımın bana ihanetine göz yumdum.
"Yaman kızsın, başkası olsa bu sözlere cesaret edemezdi. Ya kovulsaydın." dedi Gamze öncesinde göz kırparak. Umursamaz tavrımı takınarak bilgisayarla uğraşmaya başladım fakat aklım başka bedenim başka yerdeydi.
"Kovulsaydım başka iş bakardım." dedim kendimi toparlarken. Evet başka bir iş bulabilirdim; kimseye boyun eğmeden gururumla çekip gidebilirdim fakat bu gibi durumlarda takındığım tavır nereye gidersem gideyim başıma iş açacak gibiydi.
Daha fazla bu konuda konuşmak istemediğimi ses tonum ile belli ettim. Kimsenin uyarmasına gerek yoktu, bende dedikoduyu seven bir insan değildim. Ne kaldı ki buradaki dedikodu malzemesi tam olarak bendim. Konu kapanmış herkes işine odaklanmıştı. Tüm gün boyunca sakin geçen iş gününe rağmen, bedenen değil beynen yorulmuştum. Endişe, merak damarlarımda adrenalin gibi gezinirken, durumunun ne olduğunu ve benim hakkımda kafasında ne gibi düşüncelerin oluştuğunu sebepsizce merak ediyordum.
Servisten iner inmez eve doğru yol aldım. Bahçe kapısını kapatmak için döndüğümde, karşı yolda arabasında bekleyen Cem'i görmek beklediğim şey değildi. Kısa bir bakışmanın ardından verdiği el selamına kafamı sallayarak karşılık verip eve girdim. Bir nefes kadar yakınım derken abartıyor sanmıştım, belli ki o gayet ciddiydi. Böylesine ısrarcı tavırlarına ne kadar ayak diretiyor olsam da, kalbimdeki uçurumlardan attığı her bir taş tanesiyle sürüklüyordu sevdamı da. Ve ben benliğimde verdiğim savaşta, her hareketiyle bir asker daha kaybediyordum.
Sofraya oturmadan önce camın önüne gidip perdenin kenarından hala arabanın içinde olan Cem'e baktım. Bir tabak hazırlayıp tepsiye yerleştirdim ve dışarı çıktım. Ben arabaya doğru ilerlerken o da beni görüp arabadan dışarı çıktı.
"Acıkmışsındır." dedim elimdeki tepsiyi ona uzatırken.
"Yorgun görünüyorsun. Su, orada çalışmamalısın." dedi ve tepsiyi arabanın üzerine bıraktı.
"Zamanında senin yanında da çalışıyordum unuttun mu? Ben çalışmaya alışkınım Cem, bunları düşünmemelisin. Hadi yemeğini ye ve evine git."
Gözlerim anıların zihnime üşüşmesi ile dolarken, hala taze duran anılar burnumu sızlattı. Evet zamanında onun yanında çalışmıştım ve bu şekilde bağlanmıştık birbirimize. Filizlenen aşkımıza giden yola aynı şirkette çalışarak temel hazırlamıştık.
❇️❇️❇️❇️
"Cem Bey, Haldun Altan arıyor efendim. Bağlamamı ister misiniz? İsterseniz burada olmadığınızı söyleyebilirim."
Haldun Altan yılışık bir adamdı ve Cem onu hiç sevmezdi. Çoğu zaman başından savma işi de bana kalırdı. Tabi bu süre zarfında patavatsız tavırlarından nasibimi alıyordum.
"Hayır Su, direk bağla fazla muhatap olma şu adamla."
Dudaklarıma sirayet eden gülümseme, kalbime ulaşan bahar ile birlikte içimde umut çiçekleri yeşertiyordu. Şu kısa süre zarfında, patron çalışan sıfatından çok arkadaş olmuştuk fakat benim duygularım arkadaşlık denilemeyecek kadar yoğundu. Bu kıskanç halleri umutlanmama sebep oluyor ve hayal kırıklığı olasılığını kat kat artırıyordu.
Çıkış saati geldiğinde Cem'e çıkacağımı bildirip gitmeyi planlıyordum. Çantamı toparlayarak odasına doğru yöneldim. Kapıyı çalıp içeri girdikten sonra çıkacağımı belirterek gidiyordum ki, seslenişi ile geri döndüm.
"İşin yoksa bir yerlere gidip bir şeyler içelim mi?"
Hayır demek ne mümkündü, hele ki böyle masumane bakarken...
"Neden olmasın, hatta çok iyi olur."
Teklifini tereddütsüz kabul etmemin ardından, sıcak tebessümüne karşılık verdim. Şirketten çıkarak kapıya getirilen aracına bindik ve nereye gideceğimizi bilmeden yolu seyretmeye koyuldum. Yolculuk sırasında aracın içini çevreleyen erkeksi kokusu buram buram burun deliklerimden içeri süzülürken mest olmamak elde değildi. Arkadaş sıfatı altında bu adamla gezip eğlenmek yüreğime ağır geliyor fakat kalbime söz dinletemiyordum.
"Ne düşünüyorsun." dedi saniyelik bakış atmadan önce.
"Hiçbir şey" dedim gülümserken. "Sadece seninle vakit geçirmek hoşuma gidiyor."
Belki de bu adamın gülüşüne aşık olmuştum. Gülerken gözlerine ulaşan mutluluk hareleri, gülüşüne bin bir anlam katıyordu. Araba durmuştu; aynı zaman gibi... sadece göz teması vardı aramızda o da saniyelerle kısıtlı kaldı. Farkında değildim belki ama, gelmiştik ve inmemiz gerekiyordu. Camdan dışarıya başımı çevirdim ve daha önce bir kez geldiğimiz küçük mütevazi kafe olduğunu fark etmem ile inmemi söylemesi bir oldu. Cem'in peşi sıra arabadan çıkıp geldiğimiz mekana yöneldik. Cam kenarı bir masada oturup iki kahve siparişi vererek beklemeye başladık. Cem'in tuhaf hareketlerine anlam veremiyorken, suratıma bir bakıp bir etrafı süzmesi garibime gitmişti.
"Bir sorun mu var Cem."
"Var, hem de büyük bir sorun var. Su, nasıl söylemeliyim bilmiyorum, açıkçası pek romantik de sayılmam. Her neyse, konu şu ki ben sana aşık oldum. "
Aniden söylediği sözlerin şaşkınlığı içerisinde ellerim halimi belli etmek ister gibi dudaklarımı buldu. Bir taraftan gülüyor, bir taraftan duyduklarım yüzünden gözümden firar eden yaşlara engel olamıyordum. Doğru mu duymuştum? Bana aşık olduğunu mu söylemişti?
"Sen... Sen yani şimdi bana... "
Devamını getiremedim, sözler dudaklarımdan çıkmıyor; kelimeler bir araya gelemiyordu. Elini yüzüme uzatarak, gözlerimden akan yaşları baş parmağıyla silerken, diğer taraftan da yanağımı okşuyordu. Kapanmak için inat eden gözlerimle verdiğim savaşı saniyelik de olsa kaybettim.
"Evet sana aşığım. Deli gibi kıskanıyorum, elimi uzatsam dokunacak kadar yakın olupta dokunamamak ne kadar zor bilemezsin. Senden bir karşılık beklemiyorum ama umudum var, belki zamanla sende beni seversin. Olmaz mı?"
Buna verilecek en güzel cevabı, masada hafif eğilip dudaklarının üstüne dudaklarımı bırakarak verdim. Şaşkınlığını attıktan sonra kendine gelip öpüşüme karşılık verdi. İlk kez bir erkeğin dudaklarına değen dudaklarımda çıkan ateşin sıcaklığı çoktan kalbime ulaşmış, hatta yakıyordu. Yanarken ateşe değen parmaklar acır mıydı? İşte onun sevgisine uzattığım elim acıdan çok haz duyuyordu.
Zaman durmuş saat dönmeyi unutmuştu. Neredeydik, etrafımızda kimler vardı umurumuzda değildi. Önemli olan tek şey birbirini kaybetmiş gibi bulan iki insanın sevgiye olan hasretiydi. Bir aşk yeşermiş, kış olan gönülleri ilk baharla taçlandırmış, sonunda yazı müjdeliyordu.
Dudaklarımızın arasına giren serin hava birbirimizden ayrılsak dahi gözlerimi açmama yetmiyordu. Doyumsuzluğu yaşamak bu olsa gerekti. Alnıma bastırdığı anlı gözlerimi ona kaldırmamı sağladı ve ellerim pürüzsüz suratını avuçlarken dilimden aşk döküldü.
"Seni zamanla değil her zaman severim. Sen yeter ki böyle güzel sev, ben hep seni severim. Aşkın gözü körmüş gerçekten, böyle severken birbirimizi fark edemediysek."
Güzel gülümseyen adamdı o... O hep gülsündü, ben hep izlerdim.
❇️❇️❇️❇️❇️❇️❇️
Anılar dün gibi canlı ve taze zihnimde duruyordu. Canımı yakan, bir zamanlar onunda dediği gibi yakın olupta dokunamamaktı. Yakınlığa binen hasret, aşkın alevine eserken söndürmüyor, daha da harlıyordu. Gözlerindeki yaşanmışlık hissine kapılan benliğim anıların güzelliğine kapıldı ve dayanamayarak dudaklarına hapsettim dudaklarımı. Gözleri kocaman açıldı ve o gün ki gibi önce şaşkına uğramasına sebep oldu, sonrasında ise kendine gelerek elleri yanaklarımı buldu. Birbirimize aç bir şekilde can bulurken, yaptığım hatanın büyüklüğünün farkındaydım. Kalbime bindirdiğim bir yük daha ağırlığa sebep olurken onun aitliğini sorgulamak için çoktan geç kalmıştım. Kendimi geri çekerek ellerinden kurtuldum ve yüzüne baktım. Mutluydu ama ben mutsuzdum, ben onsuzdum.
"Ne olur gelme Cem, bana bu işkenceyi yapma. Elimi uzatsam dokunacak kadar yakın olupta dokunamamak ne kadar zor bilemezsin." dedim, az önce olanlar onun suçuymuş gibi. Oysa onun kadar bende günahın içine batmıştım.
Atıfta bulunduğum maziden anıyı hatırlamış olacak ki buruk bir şekilde tebessüm oluştu dudaklarında. Az önce hasretle öptüğüm dudaklarda beliren acı tebessüm canımı yakarken, ardıma bile bakmadan geri döndüm ve eve koştum. Kapanan kapının ardından yere çöken bedenim, tutmakta zorlandığım gözyaşlarım, acımın sadece bir kısmının göstergesiydi. Ağlamak yetmiyordu özleneni geri getirmeye ya da zaman geri akmıyordu. Ağlamak sadece kadere isyanımı sessiz dile getirişimdi belki de.
✳️✳️✳️✳️✳️✳️✳️✳️✳️✳️✳️
Yatakta uzanmış, dün ile ilgili düşüncelerime gem vurmaya çalışırken, duymadığım pişmanlık kendime kızmama sebep oluyordu. Geçmiş geçmişte kalmalıydı, her anı yeni bir umut ışığı sızdırmamalıydı aralanan kapıdan. O çoktan vazgeçmişse benden, yalan sözlerine kanmamalıydım her seferinde.
Uykusuzluktan şişmiş gözlerle indim aşağıya. Annem kahvaltı sofrasını çoktan bahçeye hazırlamış, beni bekliyordu. İlkbaharın serin havası, kuş cıvıltıları ve beyaz çiçek vermiş ağaçlarıyla sabaha günaydın demek ayrı bir güzeldi. Melankolik havamdan ne kadar kurtulamamış olsam da anneme bir şey belli etmeme derdindeydim.
"Anlat bakalım, bugün ne yapıyoruz?" dedim yanağından sıkarken.
Gülümseyen annem ne kadar mutlu görünmeye çalışsa da, keyifsiz bir hali vardı. Pek dertleşemesek de benim yaşadıklarımı az çok tahmin eder, gizli gizli üzülürdü benimle. Anneydi o, elbette biliyordu çektiklerimi. Belki de pişman oluyordu, vicdan azabı çekiyordu kim bilir. Ama bilinen bariz gerçek bu işte bir suçlu varsa kesinlikle o değildi.
"Sen değilsin sanki yıllarca uykuda olan. Hiç dinlenmiyorsun kızım. Azıcık otur evinde."
"Evde durdukça düşünüyorum ve bunalıyorum anne. Kafamı dağıtmaya ihtiyacım var. Ben kahvaltıdan sonra biraz yürüyeyim, sende hazırlanırsın çarşıya gideriz. Olmaz mı?" dedim içini rahatlatmaya çalışırken.
"Tamam madem, ben evi toparlayana kadar sende yürüyüş mü yapıyorsun, ne yapıyorsan yap. "
Yanağına bıraktığım sesli öpücüğün ardından, evden dışarı çıktım. Yavaş adımlarla yürüyorken, geçtiğim yerler çocukluğumdan anılarla doluydu. Her bir sokakta geçen gençlik anıları, çocukken oynanan oyunların eşliğinde çocuk cıvıltıları hala burada canlı gibiydi. Şaşıyordum çoğu zaman her şeyi bu kadar net hatırlıyor olmama. Demek ki zaman uykuda geçmiş olsa da, zihnimde her şey beş yıl öncesi kadar yeniydi.
Yorulmaya başlamam ile ilerde ki parkta biraz dinlenmek için banklara yöneldim. Sabah saati olmasına rağmen park kalabalıktı. Arkama yaslanarak koşan, oyun oynayan çocukların verdiği huzuru seyrettim bir süre. Sonra çocuk olmak istedim bir an, masum ve korkusuz. Her şeye rağmen mutlu ve huzurlu...
Ayağıma çarpan topu elime alarak etrafımda gezdirdim gözlerimi. Bana doğru yaklaşan çocuğun tanıdık simasına baktım uzunca ve aklıma gelen kötü sahne ile donakaldım. Bu oydu; onun oğlu...
"Topumu verir misin." dedi incecik sesine binen neşeyle.
"Al bakalım. " derken gözlerimi ondan alamıyordum. O kadar babasına benziyordu ki... Onun gibi kumral teni, onun gibi keskin bakışları vardı. Çocuksu sesi içimdeki kelebekleri hareketlendirmiş, masumane bakışları yüzümü gülümsetmişti. Benim sevdiğim adamın oğluydu o. Başka bir kadından olan oğlu.
"Tansu hemen buraya geliyorsun." dedi sarı saçları beline kadar uzun, beyaz tenli bir kadın. Hatrı sayılır güzelliği, Cem'in beni terk edişinin sebebini açıklar gibiydi. Tüylerim diken diken olmuştu; yüz yüze gelebileceğimizi hiç düşünmemiştim. Ters bakışlarını es geçerek tekrar küçük çocuğa döndüm ve dümdüz saçlarını okşamaya başladım.
Parmaklarımın içinde kaybolduğu saçlar hem yakıyor, hem de iyi bir his veriyordu. Yüreğimde dinmeyen yangının közleri alevlenmişti. Benim halimi görür gibi bakıyordu gözlerime. Kaza olmasaydı onun gibi bir evlada bende sahip olabilirdim belki.
Öfkesine yenik düşerek yanımıza ulaşan kadın, çocuğun elinden tuttu ve "Oğlumdan uzak dur." dedi. Direk gözlerime bakarak söylemişti bunu en içten öfkeyle. Bir cevap vermemi beklemeden çocuğu da peşinden sürükleyerek uzaklaşırken arkalarından baka kaldım. Benden nefret etmesine bir anlam veremezdim. Aldatılan, terk edilen ben iken, onun beni bir tehdit unsuru olarak görmesi saçmalıktı.
✳️✳️✳️✳️✳️✳️✳️✳️✳️✳️
Annemle çarşıda dolaşıyor ve bir çocuk gibi her mağazaya giriyordum. O kadar yorulmuştuk ki hem dinlenmek amaçlı hem de acıkan karnımızı doyurmak için bir restorana girdik. Siparişlerimizi vermiş yemeğimizi yerken, bir taraftan da muhabbet ediyorduk.
"Anne, ben hastanede yattığım sürece, Cem ziyarete geliyor muydu? "
"Hem de her gün."
"Evlendikten sonra da mı? "
"Evlendikten sonra da geliyordu. Her gün aynı saatte... Bir gün bile aksatmadı."
"O zaman neden başka bir kadınla evlendi. " dedim buruk bir şekilde. Her gün aynı saatte hiç aksatmadan yatalak karısını ziyarete gelen adam, neden terk ederdi. Vicdan azabıydı belki de onunki sadece. Diyetini de böyle ödemişti, kim bilir. Ben hala annemin bir cevap vermesini beklerken, onun kararsızca düşünür hallerine baktım ve vereceği cevabı bekledim.
"Bu sorunun cevabı bende değil Su."
Bilmiyor olabilir miydi ya da Cem'in ona bir sebep sunmadan benimle boşanması normal miydi? Çaresiz olabilirdi, ben kadar habersiz de olabilirdi. Sorduğum sorunun aramıza soktuğu gerginliği savuşturmak için garsonu çağırdım ve yemeğin üstüne iki kahve istedim. Annem ile sessizce kahvelerimizi içiyorken tam karşımdaki kapıdan giren kişiler ile oturduğum sandalyede doğrularak az önceki gerginliğin tekrar üstüme sinmesine izin verdim.