Gün ışığı perdelerimle girdiği savaşı kazanıp, kendini güneşliğimin içinden geçerek belli ediyor. Yattığım yerde, yukarı kaymış pijamamdan açık kalmış bacağıma çarpan güneşin sıcaklığına dayanamayarak açıyorum gözlerimi.
Dün gece yaşadığımız üçüncü dünya savaşının izleri beynimde hala. Babam kırdığım potun ardından gelmesinin üzerinden bir saat geçmeden esip gürlemeye ve kızını hangi cüretle evlendirmeye kalkmamızdan başlayıp benim kızım küçücük evlenemez ile biten bir konuşma yapıyor. Küçük dediği kızı karta kaçtı yalnız. Geçen gün parmaklarıyla yaşını hesaplıyordu, yirmi yedi olduğunu fark ettiği anda inanamayarak baştan saymaya başladı. Saatlerce parmaklarıyla 1997'den başlayıp bugüne kadar saydı ve yirmi yedi yaşında olduğunu idrak ettiğinde kendini boğmaya kalktı. Yazık valla ne diyeyim?
Dinlediğimiz büyük konferansın ardından yatağıma gitmek üzere ayaklandığımda bu sefer ablam ve annemin gazabına uğradım. Vah çilekeş başım vah. Bu sabaha çıkmam bile mucize.
Yataktan kalkmadan telefonumu alıyorum elime. Dün gece fake hesabımdan takip ettiğim Pusat takip isteğime geri dönmüş ama geri takip etmemiş. Neyse önemli değil, önemli olan fotilerini görmem.
Yalnız dört tane fotoğrafı var, gerisi hep değişik doğa fotoğrafları. O da değişik açılardan çekildiği için anlayamıyorsun. Siyah beyaz yoğunlukta. Bir tanesinde de siyah beyaz ama yalnızca yeşil gözleri belli oluyor. Bunu sevdim, hoş fotoğraf. Diğer fotoğrafları kendi çekmiş olmalı yoksa çalıntı diye ihbar ederim onu. Güzel yetenek ama maşallah…
Diğer hesabımdan gelen bildirimle fake olandan çıkıyor ve gerçeğine dönüyorum. Bir kitap bloggerı takip isteği göndermiş, hemen kabul ediyorum. Kitaplarla ilgili şeyleri kitap okumasam da seviyorum.
İyice ayıldıktan sonra evin içinden gelen seslerle yataktan çıkma kararımı gerçekleştiriyorum. Bir anda kalktığım için adımlarıma mukayyet olamıyorum. Bir sağa bir sola gide gele kapımı açıyor ve salonda oturan aileme çapaklı gözlerimin arasından bakıyorum.
Annem babamın bavulunu evin ortasına açmış, bize getirdiği hediyeleri çıkartıyor. Hediyeleri gördüğüm anda yüzümü yıkamadan yerimde zıplayarak yanına gidiyorum. En sevdiğim şey hediye almaktır.
"Ne almış canım babam bize?"
Yere annemin yanına çöküyor, hala dünün siniri yüzünde olan babama bakıyorum gülümseyerek. Bana ne kızıyorsun ya? Ben mi evlenmek istiyorum? Benim o taraflarda hiç bezim yok.
"Babanız sizi düşünüyor da siz onu hiç düşünmüyorsunuz. Ah," diyor içini çekip arkasına yaslanırken dertli dertli. "İnsanın iki kızı olması ne zormuş."
"Merak etme baba, ablam da ben de artık evlenmeyi düşünmüyoruz. Babamız yaşlansak da bizi bakar. Oh be rahatlık resmen."
Yani ben öyle düşünüyorum ama ablamı bilemem.
Ben böyle söyleyince babamın gözleri biraz daha açılıyor ve yerinde hafiften dikleniyor.
"Yaşlanmak mı?" Ne oldu baba? Korktun sanki hafiften.
"Evet... Anne o benim galiba. Ben istemiştim karpuz tohumunu."
"Senden başka kim ister ki karpuz tohumunu zaten bu evde? Al." Tohum paketini kucağıma fırlatıyor ve sevgiyle kucaklıyorum. Ablam odasında olmalı ki annemin kenara ayırdığı hediyelerini ona getirme görevi bana düşüyor. Dur bakalım önce kendiminkileri süzeyim, sonra onunkilere bakayım ve hoşuma gideni çarpayım.
Sonra az önce afallatıp korkuttuğum babamı hatırlıyorum. Adamın yüreğine indi büyük ihtimalle. Başımı kaldırıp gülüyorum ama ne kadar şirin olduğum tartışılır.
Babam bana yeni bir defter, şipşak fotoğraf makinesi ve güzel bir gümüş kolye almış. Ablama da aynı şipşak makineden, kolye ve tahta takı kutusu almış. Küçüklüğümüzden beri böyle oldu. Ayrımcılık olmasın diye ikimize hep aynı hediyeleri alır ayrıyeten de kişiliğimize göre alır.
"Ben ablamın yanına gideyim," diyorum hediyelerini kolumun altına sıkıştırıp. "Hediyelerini bekliyordur şimdi."
Babam ağzının içinde homurdanırken annem bana göz belertiyor. Yeni uyanmış olan dedem, içliği ve kafasındaki uyku bonesiyle odasından çıkıyor bu esnada. Ağır adımlarla bavulun başına gidiyor ve içine bakıyor tepeden. Hiç kimseye günaydın deme zahmetine bile girişmiyor.
"Bana ne aldın bakayım?"
Hediye sevme huyumu kimden aldığımı da anlamış oldunuz böylece.
Kapıyı çalmadan ablamın odasına giriyorum ve taşıyamadığım hediyeleri ablamın vücuduna fırlatıyorum. Sızlanıp yorganı kafasına kadar çekiyor sorunlu. Şu sıcak yaz gününde pişik olmadan nasıl yaşıyor gerçekten merak uyandırıcı. Bir insan dört mevsim yorganla uyuyabilir mi?
"Bak baban sana ne ciciler almış."
Ih vıhlıyor. Yüzünü dönmemeye kararlı ama bana bu numaralar sökmez beyefendi!
"Şipşak makine almış," diyorum kutuyu yüzünün hizasına getirip iki yana sallayarak. "Sana bununla çok güzel fotiler çekerim. Tam instagirl olursun."
Tek hayali Şeyma Subaşı olmak olan ablam, makineyi görünce kafasını yarım açıyla kaldırıyor.
"İkimize kolye almış, gümüş, çok güzel."
Kolyeyi parmağıma asarak kaldırıyorum bu sefer. Dünya şeklindeki gümüş top etrafında dönüyor ağır ağır ve yeşil ile mavi kısımları birbirine dolanıyor. Çok güzel değil mi? Ben olsam iki saniye içinde aldığım hediye kokusuyla yerimde diklenir ve onları bağrıma basarım. Ama o gaddar attığı asırlık adımlarla evladına kavuşmakta tereddüt eden anneler gibi davranıyor. Mal.
"Ve son olarak takı kutusu! Hem de tahta, en çok istediğinden!"
Son açıyı da kapatıp sırt üstü yatarak bakıyor bana. "Sana ne almış?" Yüzü gözü ağlamaktan şişmiş çatlıyor neredeyse. Bu kadar mı ümitsiz vakaydın da babam izin vermeyince üzüldün?
"Karpuz tohumu, makine, kolye."
Gözlerinin hala yaşla dolabildiğine şaşırsam da burnunu çekip oturmasına ses etmiyorum. Yine de bir erkek için bu kadar ağlamak tuhaf geliyor bana.
"Şaşırmadım."
"İnsanlara yetiştirdiğim karpuzdan yaptığım yiyecekleri sattığımda, kapımda sipariş için sıraya girme lütfen."
"Senin yüzünden karpuzdan soğudum ben. Yemesem de olur."
"Zevksiz."
Kendi makinemi açıp kâğıdı yerleştiriyorum ve çirkin yüzünü çekiyorum şak diye. Ne olduğuna uğradığından kendine gelip salladığım fotoğrafa bakması zaman alıyor.
"Allahım çok çirkinim!" Ağlamaya başlıyor yeniden. Uf ya! Hiç beceremediğim işte ağlayan birini susturmaktır. Ne diyebilirim ki şimdi ona? Ağlama abla, desem hemen gözyaşlarını silip, tamam canım kardeşim sen istiyorsan ağlamam, mı diyecek? Geriliyorum. Ben olsam, ağlarken biri beni durdursun istemezdim.
"Kâğıdımı çirkin yüzüne harcamak zorunda değildim," diyorum ortamın ahengini değiştirmek için. "Bana bir tane kâğıt vermek zorundasın."
"Bana ne ya!" Diyor bir anda yaşlarını silip kaşlarını çatarak. "Ben mi dedim beni çek diye? Kendin ifşaladın beni."
"Olmaz, vereceksin kabul etmiyorum. Haksızlık bu. Bunun kâğıtları çok zor bulunuyor. Neden sana harcayayım? Ver kâğıdımı hemen ver!"
Yerinde iyice diklenirken makineye sarılıyor. Resmen ağlamayı bıraktı benimle kâğıt için kavga ediyor. Dönek misin dengesiz misin?
İki saat boyunca kâğıdı almak için benimle ağız dalaşı yapan ablam, sonunda benden dayak yiyerek çıldırıyor. Bir kâğıt için saç baş kavga ediyoruz.
Nihayetinde kâğıdı zorla alıp yatağına sırt üstü uzanıyorum.
"Ne uğraştırdın beni ya! Yoruldum."
"Sen de açın tekisin bir şey diyor muyum?"
"Kelimeleri kullanmana gerek yok abuş, cimciğin yeterli oluyor."
"Sinir etme beni, canım sıkkın zaten."
"O meseleyi düşünme," diyorum perdesini aralayıp ayaklarımı cama yapıştırırken. "Ablan senin için halletti."
"Ne yaptın?" diyor bana şüpheli gözlerle bakarak. Bana güveni sıfır, gözlerimi yaşartıyor.
"Bize yaşlanana kadar bakmak zorunda olduğuna dair izlenimler verdim. Gözü korktu. Akşama sabaha anneme görüşmeye gelsinler der."
"Bazen şu zekânla nasıl hayatta kalabildiğini merak ediyorum Yaz. Yaşayabilmen mucize gerçekten!"
"Yapma ya! Sen zaten pırlanta zihne sahipsin. Öyle ki içim aydınlanıyor fikirlerinle."
Bacaklarıma tekme atıyor sinirle. "Çek o toynaklarını camımdan. Silene kadar canım çıktı!"
"Uf çok sıkıcısın abla. Seni sen ve içi kaçmış temizlik hastalığınla yalnız bırakarak kendimi tarlama ışınlamayı diliyorum."
"Önce yüzünü yıka pis!" diyor yüzünü buruşturup ayağının ucuyla ezmek üzere olduğu bir böceğe bakar gibi. Yanağımdaki salya kalıntısının katılığı yüzünden rahat rahat konuşamasam da bu önemli değil.
"Sen de ağlamayı kes sulu göz."
"Rahat bırak beni"
"İyi bırakıyorum," diyorum ayağa kalkıp hediyelerimi ve çaldığım poz kâğıdını kucağıma alarak. Yattığı yerden başını kaldırıp mahzun kediler gibi bakıyor yüzüme. Küçük Emrah yanında halt yemiş.
"Hemen mi bırakıyorsun?"
"Yok, bir saatlik adımlarla bırakıyorum. Tüm gün ağlayıp sızlayacaksın, evde kafanın etini yiyip kurtlanacaksın. Hiç durup kendi psikolojimi sana teslim edemem abla. Bu yüzden gitmek zorundayım. Dilersen, benimle tarlaya gelebilirsin."
"Ne yapacaksın ki bugün?" diyor burnunu gürültüyle çekerek. Kapıyı açıyorum çünkü gelmeyeceğine eminim.
"Toprağı gübreleyeceğim."
"Defol şuradan mümkünse eve gelme."
"Karpuzlarımı yerken, Yaz bonlor çok gözöl deme ama sakın bana. Emeksiz ne olmuşta bu olsun?"
Diyorum ki salağa kalk babamla konuş, yatma aşağı mal mal. Tabii ki anlamıyor çünkü bu ailenin en zeki evladı benim. O pikesinin altına gömülürken ben banyoya gidiyorum. Elimi yüzümü yıkayıp üzerimi değiştirmek için odama gidiyorum. Diz kapağımdan aşağıya gelen kırmızı basma elbisemi giyinip belime kuşağımı bağlıyor ve saçlarımı iki yandan örüp yazma takıyorum. Annemin çeyizim için dizdiği yaşmakları tarla işi yaparken kullanmaktan büyük haz duyuyorum. Ben çeyize karşıyım arkadaşlar. Ne o öyle milattan öncesinde kalmış danteller, zigonlar, tüller, tülbentler? Evimde kullanmayacağım şeyler için emek verilmesine ve bu emeğe para verilmesine kesinlikle karşı olmakla birlikte gelecek üç yıl boyunca evlenmeyi düşünmediğimden çeyiz kelimesi kesinlikle bana en uzak kelime. Oysa ablam benim çeyiz hakkımı da üzerine alıp gitme potansiyelli olduğundan annem çeyiz hevesini onunla geçiriyor ve bana sen işe yaramazsın bakışı atmakla yetiniyor.
Güneş kremimi sürüp hasır şapkamı yazmamın üzerine takıyorum ve sırt çantamın içini gerekli eşyalarımla doldurarak odamdan çıkıyorum. Annemin babam için donattığı kahvaltı sofrası aynı güzellik ve kalabalıkla beni karşılayınca midemde bayram havası oluşuyor. Babamın yanağını öpüyor, tabağını dolduran dedemin yanağından makas alıyorum ve yerime oturuyorum hemen. Gözlerim dedemde çünkü kaşları sinirle çatılmış ve babama bakmıyor. Normalde çoktan uçuşuyla ilgili konuşmaya başlarlar ama bugün nedense susuyorlar. Ortamı yumuşatıp dedemi güldürmeyi kendime görev bilip dirseğimle dirseğini dürtüyorum.
"Şıt yakışıklı, oğlun ne getirmiş sana uzaklardan?"
Dedem asırlardır bu soruyu bekliyormuş gibi başını kaldırıp bana bakıyor çatık kaşlarıyla. "Ben pilotken her uçuşumda çocuklarıma ve babama hediyeler getirirdim. Babama bir keresinde siyah lale soğanı almıştım biliyor musun?" Yani bilmiyorum ama bilmiş oldum. Siyah lale soğanı mı? Kaldı mı böyle jestler be dedem?
"Siyah lale soğanı mı? Vay be dede!"
"Bak gördün mü ne güzel hediye! Hele çocuklara aldıklarımı görsen aklın şaşardı. Çok sevdiği oyuncudan imza bile getirmiştim!"
"Baba," diyor babam çatalını domatese batırırken bezmiş bir şekilde. Anlaşılan dedem tribe çok önceden başlamış, şimdi de devam etmekte sakınca görmüyor. "Ben de sana her gelişimde güzel hediyeler getiriyorum."
"Bahçe makası ne zamandan beri güzel hediye oldu Fuat?"
Dedemin babama bakışına gülecektim taa ki aldığı hediyeyi duyana kadar. Çatalıma sapladığım otlu gözlemeyi ağzıma götürürken durup dedeme bakıyorum hevesle. "Bahçe makası benim olabilir mi?"
Beni duymuyor çünkü şu an daha önemli işleri var. Babama sataşmak. Babam dün gece yediği şokun üzerine bu sabah dedemle uğraşamayacak kadar güçsüz düşmüş olmalı ki dedem konuştukça kendini yemeğe boğuyor. Dedem nihayet sustuğunda az önce sorduğum ama araya kaynayan sorumu yineliyorum. "Bahçe makası benim olabilir mi?" Dedem ve babam aynı anda çatık kaşlarıyla bana bakıyorlar. Tek istediğim bahçe makası, neden canlarını istemişim gibi bakıyorlar anlamıyorum.
"Seni tarlada mı doğurdum ben?"
Annemin sorusu benim de kafamda bir soru işareti oluşturuyor. Tarlada doğmuş olma ihtimalim oldukça yüksek bence. Direkt toprakla yıkamışlar beni.
"Doğuma giderken yolda tarla vardı," diyor dedem gözlerini kısıp o güne döndüğünü belirten bir baş sallamayla. "Çok iyi hatırlarım Venedik'e uçmuştum. Ben geldiğim gibi gelmek istemiştin, sana hediye aldığımı anlamışsın gibi."
Bahsettiği hediye komodinimde duran balerinli müzik kutusuydu. Açtığınızda içinden pembe elbiseli bir balerin çıkıyor ve çok şık bir müzik eşliğinde cam zeminin üzerinde dönüyordu. Yeni doğmuş bir bebek için kullanamayacağı bir hediye olsa da benim için yeri her zaman ayrıdır. Düşünsenize dünyaya geliyorsunuz ve sizi bekleyen bir hediye var. Kesinlikle dışarı çıkmak için harika bir sebep.
"Ne sıcaktı o gün değil mi baba?" Annem o gün ki sıcak evin içine tesir etmiş gibi boynunu yelliyor. İkisi doğduğum gün havanın ne kadar sıcak olduğunu konuşurken babam dedemin dikkatini dağıttığım için bana sessiz bir teşekkür yolluyor. Gülümseyerek tabağına kıymalı börek koyuyorum. Bu da benim hoş geldin hediyem.
Kahvaltının ardından annem masayı toplamaya zorlamadan sandalyemden kalkıyor ve sırt çantamı alıp büyüklerimi yanaklarından öperek evden dışarı çıkıyorum. Bahçeden çıkıp köy meydanına inen yola sapmak üzereyken dedemin seslenişiyle duruyorum ve yanıma gelmesini bekliyorum. Yanıma gelince koluna girip yavaşlığına eşlik ediyorum.
Uzaklara uçmayı seven bir pilotken bu küçük köye yerleşip tarımla uğraşmaya başlaması beni her zaman düşündürür. Bir nedeni olmalı, buralara gelmesinin bir nedeni olmalı, bunu ona her zaman sorarım ama cevap alamadığım tek soru budur.
"İyi ki," diyorum Harun abilerin evine yaklaştığımızda köyün rengârenk evlerine bakarak. "İyi ki buraya yerleşmişiz dede. İyi ki şu an buradayız."
Bana bakıp sevimli yüzüyle gülümsüyor. Altmış yaşında olmasına rağmen hala çok yakışıklı ve karizmatik ama tabii ki yaşlılığın verdiği yorgunluk yüz hatlarından okunuyor. Mavi gözleri çivit kadar parlak, bir erkeğe göre güzel olan burnu yüzüne orantılı. Babaannemin ona ilk görüşte vurulması kaçınılmaz olurmuş.
"Şehir insanı erken yaşlandırıyor, köy dinç tutar."
"Doğru söyle," diyorum ve parmağımı ona doğru sallıyorum. "Genç kalmak için taşındın değil mi köye?"
Ben doğmadan çok çok önce dedemin babası bu köyü almış ancak ben doğduktan sonra kullanmaya başlamışız. Annem ve babam kışın şehir merkezindeki evlerine gidiyorlar fakat ben pek şehir insanı olmadığım için dedemle burada kalmayı tercih ediyorum. Yazın bitmesine ve annemle babamın gitmesine az kaldı, annem giderse dedemle rahatça takılabiliriz.
Dudakları benden yine cevap alamayacaksın der gibi kıvrılırken uzanıp yanağımı sıkıyor yaramaz bir çocukmuşum da mazaratlığımı azarlıyormuş gibi. "Ne sandın küçük hanım?"
Kemreyi alacağım Harun abinin evinin önüne geldiğimizde duruyoruz. Dün park ettiğim patpatın yerinde yeller esiyor ama bir umut başka yere park ettiğini düşünüp umudumu asla öldürmüyorum çünkü dün akşam arayıp bana yardımcı olacağını bizzat söylemişti. Kemreleri patpata yükleyecek ve beni tarlama bırakacaktı.
Burada zile basmak diye bir şey yok. Eğer birine sesleneceksek, adını yüksek sesle bağırır ve dışarı çıkmasını bekleriz. "Harun abi!" diye seslenmeme rağmen hala dışarı çıkan bir kafa veyahut beden göremediğim için birkaç kere daha bağırıyorum ama Harun abi dışarı çıkmıyor. Onun yerine karısı Sultan abla çıkıyor dışarı ve Harun abinin babası Orhan amcayı hastaneye götürdüğünü söylüyor. Dedemle birbirimize bakıyoruz çaresizce. "Hastaneye götürecek zamanı mı buldu? Olacak iş mi şimdi bu dede?" Bunu tabii ki kısık sesle söylüyorum çünkü Sultan ablanın kayınpederinin hastaneye götürülmesinin bizim için ne kadar sinir bozucu olduğunu bilmesini istemem.
"Dur bakalım buluruz çaresini."
"Yaz," diyor Sultan abla düştüğüm çaresizliğe üzüldüğünü belli eden bir sesle dedemle fısıldaşmamızı bölüp. "Kemrelerin ahırda, Hüseyin'i uyandırayım da yardım etsin sana."
Dedemle halledebileceğimi söylesem bile beni dinlemeden evin içine giriyor. O gidince dedeme dönüyorum somurtarak. "Onca yolu kemre çuvallarımla nasıl gideceğiz? Herkül olsam yapamam."
"Dur dur," diyor beni sakinleştirmek için. "Buluruz bir yolunu."
"Bulur muyuz? Bu saatte kemre çuvallarımı tarlaya götürecek kimi bulabiliriz dede? Bize patpat, hiç olmadı kasalı bir araba lazım."
Ben sinirli sinirli söylenirken Hüseyin yeni uyandığını belli eden gözleri ve pijamasıyla birlikte dışarı çıkıyor. Ayağına giydiği terlikleri sürüyerek yanımıza gelirken bize huysuz bir şekilde günaydın diyor. Aynı huysuzluk bende de var. Babasının sorumsuzluğunun cezasını çekmek zorunda kaldığı için mutsuz ve hayata söver vaziyette olduğu için onu suçlayamıyorum.
Birlikte ahırdaki çuvalları almaya gidiyoruz. Çuvalın bir ucundan o bir ucundan ben tutuyorum. Bahçenin dışındaki duvara yaslayıp yanında soluklanırken alnımdan süzülen teri elimin tersiyle siliyorum. Daha çalışmaya başlamadan bu kadar yorulmak hiç işten değil.
"Keşke eski pikabını yaptırsaydık hemen şimdi böyle beklemezdik çaresizlik içinde." Çenemi havaya dikleştirip gözlerimi uzaklara dikiyorum ıstırap içinde. Tavrım dünyaya ve dünya düzenine…
"Babana vereyim de bakıma götürsün, birkaç güne hallolur kesin. Bugünü atlatalım hayırlısıyla."
"İyi de şimdi nasıl gideceğiz?" Çok gaddar bir torun olsam çuvalları dedemin sırtına yüklerdim ama ona bunu yapamayacak kadar değer veriyorum. Bu sebepten olduğum yere hacet pozisyonunda çöküyor ve ellerimi yanaklarıma koyarak etrafa yuvasız kalmış kuşlar gibi bakıyorum. Birine güvenip işini teslim etmek kesinlikle dünyanın en zor işi! Alın işte kendi işi olunca benim işimi hiç düşünmeden bıraktı. Ben de öylece ortada kaldım!
"Vecihi amca," diyor Hüseyin yanımızda uyuklarken. Acaba uykusunda mı konuşuyor diye kafamı kaldırıp yüzüne bakıyorum ama uykulu gözleri uzaklara dikilmiş. Aha çocuk halüsinasyon görüyor kesin. Biliyordum uykusuzluğun böyle bir etkisi olduğunu. "Bir araba geliyor."
Söylediği şey ile başımı hızlıca baktığı yöne çeviriyorum. Bu hareketim karşısında boynum kıtlasa da umursamıyorum çünkü gelen araba kesinlikle Orta Dünyayı kıyametten kurtaran Frodo kadar değerli görünüyor. Güneşin içinden kopup geliyormuş gibi son hızla bize doğru gelmeye devam eden arabaya kısık gözlerim ve açılmış ağzımla bakıyorum. "Arabanın önüne mi atlasam?" Önerim dedem ve Hüseyin tarafından 'yok artık' diyerek karşılanıyor. Bence gayet makul bir yöntemdi bu ama siz bilirsiniz.
Dedem yanımızdaki en mantıklı insan olduğu için arabanın önüne atlamak yerine elini uzatarak arabayı durduruyor. Tam önümüzde duran büyük siyah arabaya aynı yüzle bakmaya devam ediyorum. Kısık gözler ve anlamsızca açılmış ağız.
Arabanın camı gelişinin aksine yavaşça aşağı iniyor. Yerde ben, ayakta dedem ve arkamızda uyuklayan Hüseyin ile birlikte kesinlikle normal bir görüntü oluşturmuyoruz ama ne diyebilirim ki? Herkesin kendi tımarhanesi vardır.
Başıma daha ne gelebilir dediğim anda camın ardında beliren yüz, hayata koca bir neden sorusu sormama sebep oluyor. Pusat'ın gördüğü manzaraya karşı attığı ifadesiz bakışlar ben de durduğunda küçük bir kıpırdanmayla sonuçlanıyor ama bu kıpırdanmanın üzerinde duramayacak kadar çaresiz ve dumur olmuş durumdaydım. Bu sebepten ötürü dedemin onunla ne konuştuğunu ve onun neden isteksiz de olsa başını salladığını duyamıyorum. Ben ortama anlamsız ve uzaycı bakış açısıyla bakarken dedem bana dönüyor. Aynı anda Hüseyin de belimi dürtüyor ve aldığım uyarıyla birlikte ön doğru seğiriyorum. Düşmeden son anda yerden kalkmayı başardığımda dedem az önce söylediğini yineliyor. "Pusat seni tarlana bırakacak," diyor bana bu çok normal bir şeymiş gibi. Sanki her gün o bırakıyor beni tarlaya öyle bir normallikle bakıyor ikimize ve Hüseyin'e çuvalları arabanın kasasına koymasını söylüyor. Bunun üzerine Pusat arabadan inerek yardım etme kibarlığını bize gösteriyor. Üzerinde siyah bir kot pantolon ve siyah tişört var. Gri spor ayakkabılarının bağcıkları bağlanmamış. Bu demek oluyor ki evden aceleyle çıktı. Zaten saçları da karmakarışık, yeni uyanmış olması bile muhtemel.
Altı çuval kemreyi hep birlikte kasaya yüklüyorlar. Son çuvalı onlara bırakmadan kendi başıma sürükleyerek yanlarına götürüyorum ama kaldıramayacağım kadar ağır olduğu için kasaya yerleştiremiyorum. Çuvalı altından aldığım görünmez destek ile havaya kaldırıp kasaya yüklediğimizde hepsi bitmiş oluyor. Başımı kaldırıp şapkamın ardından yardım eden kişiye bakıyorum. "Teşekkür ederim," diyorum kibar bir insan olduğum için. İlk karşılaşmamızda beni kurtarmış olduğu için bir parçam ona karşı ılımlı fakat genel anlamda oldukça sinir bozucu bir kişiliği olduğu için ona karşı kibar olasım pek gelmiyor.
"Evet, bittiğine göre herkes işine dağılabilir," diyerek bizden ters yöne dönen dedeme bakıyorum kaşlarımı çatarak. "Sen nereye gidiyorsun dede?"
"Kahveye," diyor her zaman ki eylemi bu olduğu için gayet sıradan bir şekilde. "Nereye olabilir başka?
Ona doğru yaklaşıp bizi duymamaları için bir iki adım uzaklaşıyoruz. Başımı ona doğru eğip fısıldıyorum. "Beni, biricik torununu daha yeni tanıdığın bir adamın oğluyla aynı arabaya mı bindireceksin? Ya beni yolda boğazlamaya çalışırsa, sağı solu hiç belli değil." Bakışları bile ifadesiz, kemrelerimi arabasına yüklerken bile üç kere düşünmek durumunda kaldım. Sen nasıl torununu buna emanet edebiliyorsun? Yeteri kadar düşündün mü acaba?
"Seni boğazlamaya kalkarsa sen de onu zehirlersin," diyor bana her zaman insan zehirliyormuşum gibi. Ayrıca arabasındayken onu nasıl zehirleyebilirim? Osuruğumla mı?
"Nasıl? Zehri nereden bulacağım?" Zehirleyeceğimden değil de, hani ihtiyacım olursa diye…
Arkasına dönüp Süleyman amcaların ayva ağacından bir adet ayva koparıyor ve elime tutuşturuyor. "Ayva çekirdeğinde siyanür vardır. On tanesini yuttuğunda," dilini şaklatıp kafasını sağa düşürüyor. "Gidicidir."
"İyi de ayva çekirdeğini ona nasıl yedirebilirim?"
Elini şapkama koyup kafamı seviyor sevgi ve bilmişlikle. "Sen bulursun bir yolunu."
Şu konuşmamızı biri duysa, kesinlikle bir numaralı cinayet suçlusu olarak hapse atılırdık. Ayva çekirdeğiyle adam öldürme fikrini veren eski pilot Vecihi Yeşilsu ve aldığı tarladan karpuz yiyemeden dedesinden aldığı cinayet taktiği ile katil olan Botanik uzmanı Yaz Yeşilsu, Pusat Demirli'nin cinayet teşebbüsünde bir numaralı şüphelidir. Show Tv haberine çıkarsak yıllar önce çekilmiş e-okul fotoğrafımı şılak diye yayımlarlar. Dedem şanslı adam, onun havaalanı şirketinde oldukça güzel fotoğrafları var. Keşke ben de pilot olsaydım, havalı fotoğrafım olurdu.
Ayvayı bağrıma basıp ayaklarımı sürüyerek Pusat'ın ve arabasının yanına geri dönüyorum.
"Atla," diyor bana hiç bakmadan kendi koltuğuna oturup. Beni bırakıp gideceğinden korktuğum için hemen koşarak diğer tarafa geçiyorum. Yalnız araba sandığımdan bayağı yüksekmiş. Birkaç basamak daha ekleselermiş iyi olurmuş.
Elbisemin eteğini içe alıp firikik vermediğimden emin olarak kapının alt tarafındaki basamağa basıyorum. Tavandaki tutma yerini tutup kendimi arabanın içine çekip geniş koltuğa yerleştirdiğimde ise rezil olmadan atlattığım için rahat bir nefes bırakıyorum. Büyük bir sükûnet içerisinde arabayı çalıştıran Pusat hareket etmeye yeltenmeden hemen önce evin duvarına yaslanmış uyuyan Hüseyin'i görünce çok iyi bir insan olduğum için rahat duramıyorum.
"Kornaya basar mısın?" Bu soruyu beklememiş olacak ki kaşları anlamayarak çatılıyor.
"Neden? Tüm mahalleyi uyandırmak mı istiyorsun?"
"Mahalle zaten uyanmıştır merak etme, sen kornaya bas." Kibarlık önemli olduğu için ekliyorum, "Lütfen?"
"Anlamıyorum bu saatte, birden bire neden kornaya basayım ki? Oldukça sinir bozucu ve saygısızca olur. Gerçi tam da senden beklenilecek bir davranış olur son derece sa-"
O sinirli yüzüyle benden tamamen iğrenerek konuşmaya devam ederken direksiyona doğru uzanıyor ve kornaya basarak sözünü kesiyorum. Korna sesi duvara dayanmış uyuyan Hüseyin'i yerinden sıçratarak ayırırken ne olduğunu anlamaya çalışırcasına etrafa bakıyor. Pusat'ın açık camına doğru yaklaşıp gülerek el sallıyorum Hüseyin'e.
"Evinde uyu evinde!"
Bana el sallayıp evine geçerken ben de koltuğuma geri çekiliyorum. Pusat bana gerçek anlamda öldürecekmiş gibi bakarken elimdeki ayvayı daha sıkı tutuyorum. Böyle bakmaya devam ederse çekirdekleri kullanmam gerekebilir.
"Ne yaptın şimdi?"
"Hüseyin'i uyandırdım çünkü ben iyi bir insanım."
"Korna sesiyle birlikte tüm mahalleyi uyandırdığın yetmiyormuş gibi bir de sesle rahatsız ediyorsun. Bence sen iyi değil anormal bir insansın."
"Ne alakası var? Bu köyde insanlar sekiz olmadan uyanır. Hüseyin bu sabah benim yüzümden uyanmıştı ve uykusunu alamadığı için duvarda uyukluyordu. Ben de onu uyandırıp içeri geçmesi için yardımcı oldum. İnsanları anormalliklerine göre yargılamadan önce kendi bencilliğini kontrol altına alsan iyi olur seni Bay Bilmiş Ukala Sadece Ben Doğruyum!" Yeşil gözleri ben konuştukça o kadar koyu bir renge bürünüyor ki sustuğum anda ayvadan büyük bir ısırık alıyorum. O beni boğazlamadan çekirdeklere ulaşmam gerekiyor. Henüz olmamış rengi yeşil olan ayva ön dişlerimi kırmak için direniyor lakin ben çok süt içen bir çocuktum. Boyuma fazla yaramamış olsa bile kemiklerim oldukça güçlüdür.
Pusat çalıştırdığı arabayı bana tek kelime etmeden sürmeye başladığında ayvayı zorla yemeye çalışırken yan gözle suratına bakıyorum. Kaşları çatılmış halde yola bakıyor. Eli direksiyonu sımsıkı tutmuş, dar köy yolunda hızla ilerlerken arkama yaslanıp kendimi cama doğru yaklaştırıyorum. Eğer beni boğazlamak için arabayı durdurursa kapıyı kilitlemeden kaçabilmem lazım. Ayvanın bir yanını bitirip diğer yanına geçtiğimde midemde ekşi bir his oluşuyor. Olmamış ayvayı yersem böyle olması çok normal tabii. Ekşi his midemi bulandırıyor her an arabasına kusabilirim, her an. Oldukça sessiz oluşum garibine gitmiş olacak ki benim aksime direkt bana çeviriyor başını. Yüzümün hali ayva yüzünden oldukça kötü durumda… Bıkmış, kusmak üzere ve rahatsızlık içerisindeyim. Bunu nefesimden bile fark edebilirsiniz.
"Kusacak gibisin," diyor yüzünü buruşturarak. "Olmamış ayvayı yemek zorunda mısın?" İlk halinden eser kalmamış, çekirdeğine inmek üzere olduğum ayvaya bakıyorum çaresizce.
"Ben iyiyim," diyorum yutkunup bir ısırık daha alırken. "Sen yola bak, kedi köpek ezersin uğraştırma beni şahitlikle."
O başını iki yana sallayıp önüne dönerken ben de usulca cama dönüp vahşet içerisindeki yüzümle ağlamamaya çalışıyorum. Bu çok, çok zor arkadaşlar. Ah dede, başka cinayet yöntemi bulamadın mı da bana olmamış ayva yediriyorsun? Buna şaşırmak saçma olur, ben de olsam böyle bir taktik verirdim ama şu an midem için aynı hisleri söyleyemeyeceğim. Umarım ağrı tez vakitte geçerde arabasını kusmak zorunda kalmam.
Sonunda çekirdeğe yaklaştığımda geri kalanı yemeden parmaklarımla birlikte çekirdekleri çıkartıyorum ve elbisemin eteğinde biriktiriyorum. Biriktirdiğim çekirdekleri büyük bir ciddiyetle sayıyorum ama hesaplamadığımız bir şey çıkıyor ortaya. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz ve dokuz tane. On değil dokuz tane. Dokuz tane! Dedem on taneyle gidicidir demişti, dokuz taneyle zehirlenir mi bayılır mı? Kaçmaya sürem kalır mı? Ben şimdi ne yapacağım?
"Hayır ya hayır!" Büyük bir agresiflikle ayvanın içini parmağımla oyup karıştırırken onuncu çividi arıyorum ama yok, bulamıyorum. Otuz yaşına girmiş Joey gibi başımı havaya kaldırıp, Why God Why, dememek için kendimi zor tutuyorum inanın.
Yan koltuğunda dönen şeylerden bihaber araba kullanan Pusat ani çıkışım karşısında irkiliyor. Bilse elimdekilerin onun için hazırlanmış zehir olduğunu ne tepki verir acaba? Tamam, şimdi böyle söyleyince gerçek bir cinayet işleyecekmişim gibi gözüküyor ama öyle bir niyetim yok vallahi. Eğer bana saldırırsa diye önlem alıyorum kendimce.
"O bir ayva, biliyorsun değil mi?"
"Yok ya? Bilmiyordum."
"Buradan bakılınca bilmiyormuşsun gibi görünüyor. Karın deşen Jack gibisin."
"Ayva çekirdeğinin siyanür etkisi olduğunu biliyor muydun?" Düz sesimle gerçek bir karın deşen imajı çizmeye çalışıyorum. "Üzerinde kullanmaktan çekinmeyeceğime inanabilirsin."
"Katil çıksan şaşırmazdım," diyor önüne dönüp arabayı bizim evden onların evinin yoluna çevirerek. "Birçok seri katil senin gibi manyak ruh hastalarının arasından çıkıyor."
Ona sinirle bakarken camımı aşağı indiriyorum ve elimdekileri dışarı fırlatıyorum. Çalılığa uçan ve kaybolan ayva çöpünün peşinden yüzüme çarpan rüzgâra karşı büyük bir oflama çığlığı koparırken şapkam uçmasın diye çenemdeki iplerini sıkılaştırıyorum. Bir şapka vakası daha yaşayamam. Ayvanın peşinden bezgince bakarken evimi gördüğüm anda dikleniyorum.
"Arabayı durdurur musun, bir şey almam lazım evden."
"Hangi ev?"
"Şu mavi olan…" Parmağımla gösterdiğim yere bakıyor ve arabayı evimin önünde durduruyor. Bana hızlı olmamı söyleyen bezgin ve isteksiz bir bakış atınca arabadan inip kimsenin radarına takılmamak için parmak uçlarımda koşuyor ve bahçe kapısından çıkan gıcırtı yüzünden duvarı tırmanıyorum. Babam ve annem kapı gıcırtısını duydukları gibi dışarı çıkıp gelene bakmaya çok meraklıdırlar. Pusat'ın arabasında olduğumu görürlerse onu iki sat sorguya sokabilirler ve ben bunu kesinlikle onaylamıyorum. Aklı olan kimse bunu onaylamaz.
Küçük ardiyeme çıkan merdivenleri hızlıca çıkarken başımı çevirip evin önünde bekleyen Pusat'a bakıyorum gitmediğini teyit etmek için. Her an beni bırakıp gidebilecekmiş gibi durduğundan güvenilmesi zor bir insan.
Ardiyeme girip kazmamı, küreğimi, tırmığımı ve küçük orağımı kucaklıyorum. Aynı hızla fakat daha sessiz olmaya dikkat ederek merdivenleri inmeyi başardığımda görevini yerine getirmiş bir asker kadar gururluyum. Önce eşyalarımı duvarın üzerinden atıyorum sonra kendim tırmanıyorum diğer tarafa geçtiğim gibi yere düşmüş eşyalarımı arabanın arkasına yerleştiriyorum. Yerime geri döndüğümde nefes nefeseyim ve ter şakaklarımdan süzülüyor. Konuşamadığım için elimle yolu gösteriyorum devam et der gibi.
Sonunda pembe evi dönüp tarlama doğru inen yola geldiğimizde çakıllı yol yüzünden sallanmam bile etkilemiyor beni. Toprağa kavuşmak, onunla iç içe olmak, nefes alabilmek... Bir an önce dün sürdüğüm tarlamın içinde kaybolmak, kendi düzenimi oluşturmak ve fidanlarımı dikmem gerek. Ruhumu kaplayan acelecilik bir bitki bilimciye kesinlikle yakışmıyor çünkü bir çiçeğin büyüyüp filizlenmesi bile oldukça uzun sürebilen, sabır gerektiren bir durum. Öyle ki ben bir meyvenin büyümesi için tüm sonbaharı, kışı, baharı atlatıyor ardından yaza ulaşıyordum. Sabırsız ruhuma sabrı aşılayan ve bana beklemeyi öğreten toprağa da binlerce şükürler olsun. Doğanın her karışında insanı şükre kavuşturacak bir mucize vardı.
Tarlamın girişinde duruyor araba. Onu beklemeden hızlıca aşağı inip arabanın kasasındaki çuvallarımı almak için arkaya gidiyorum. Peşimden gelen Pusat benden hızlı davranıp kasanın kilidini açıyor ve çuvallardan birini tek başına kaldırıyor. Ben itiraz edip onu durdurmadan ilk çuvalı sırtlanıyor ve tarlamın girişine bırakıyor. İkinci ve üçüncü çuvalı da aynı şekilde bırakırken ben de kazmam ve küreklerimi aşağı indiriyorum. Orağımı almak için kasanın yanına geri döndüğümde alacağı son çuvalın altında oluşmuş deliği görüyorum. Fazla büyük değil ama zorlanırsa büyümesi olağan. Diğerlerinden daha ağır olan bu çuvalı tek başına sırtlanmasını istemediğim için bir ucundan tutmaya yelteniyorum ama beni engelliyor.
"Sen bırak ben hallederim."
"Ağırdır bu, Harun abi on lira fazla aldı benden bu çuval için. On lira ne demek biliyor musun? İki kilo demek, iki kilo kemre bir metre kare araziyi doldurur."
Beni dinlemediğini her haliyle belli ederek çuvala uzanıyor. Çuvalı aşağıya doğru çekip yere almak üzereyken düşecek gibi olunca aşağıdan destek vermeye çalışıyorum ama destek vermeye çalıştığım elim orak tutan elim olunca çuvalın sahip olduğu küçük delik büyüyor ve Pusat bir anda yirmi kilo kemrenin arasında kalıyor.
Ağzım şaşkınlıkla açılmış vaziyette etrafını sarmış kemre yığınına ve onun ne olduğuna uğramış hatta ne olduğunu idrak edememiş yüzüne bakarken dudaklarımdan tutamadığım bir kahkaha yankılanıyor.
İşte böyle boka batarsın Pusat Bey.