Ne demiş ünlü düşünür Yıldız reis?
Karpuz getir yiyeyim, aç koynunu gireyim, uyan uyan sar beni yar olduğun bileyim.
Şu sıcak Ağustos havasında patpatın tepesinde, kafamdaki şapkaya rağmen fokur fokur kaynayan beynim ve kuru dudaklarım arasına koyduğum ot ile birlikte tarlanın içinde ilerlerken aklıma gelen bu sözler canımın karpuz çekmesini sağlıyor. Şu an buz gibi yarım karpuzu tek başıma oturup yerim. Diğer yarımı da yanına yatıp izlerim. Var öyle psikopatlıklarım.
Tarlanın son bölümünü dönüyorum. Ellerim terden sırılsıklam olmuş, direksiyonu çevirirken kayacakmış gibi oluyor ama sımsıkı tutuyorum. Bir kere bırakırsam daha tutamam çünkü.
"Karpuz istiyorum karpuuuuz!"
Bağırarak son bölümü geçerken toprağı yerinden sökecekmiş gibi hızla gaza basıyorum. Keşke her mevsim yetişebilseydin Karpuz. Keşke seni biraz daha çok görebilseydim. Kış senin hasretinle geçiyor yemin ederim.
Patpatı sağ salim durdurup yere iniyorum ve sıcaktan pert olmuş vaziyette evden çıkarken ayarladığım çıkınımın yanına çöküyorum. Su kabımı elime aldığımda ise manzara içler acısı dostlar. Çünkü suyum bitmiş. Resmen kurumuş kalmış kabın dibinde üç damlacık.
Dudaklarımı birbirine bastırıp dilimle ıslatmaya çalışıyorum ama dilim bile kurumuş.
Gözlerim çaresizlikle etrafta dolanırken uzakta gördüğüm evde duruyor. Yavuz amcaların kapısındaki çeşmeden doldurma fikri o an o kadar serinletici geliyor ki anında canlanıp ayağa kalkıyorum. Şalvarımı düzelip, terden cülüm su olmuş tişörtümü havalandırıyorum ve şapkamı kafama oturtuyorum. Eve yaklaşırken son anda ağzımdaki otu atmayı akıl ediyorum. O ne öyle kovboy filminde miyiz?
Hey Yavuz! Kasabanın şerifi Yaz'a su vereceksin. Çıkar hemen o lanet olası suyu lanet olası Yavuz! Şerif susadı!
Suyu almadan önce izin istemek için kapıyı çalıyorum. Kocaman kapı yapmışlar yalnız. Annem görse, nasıl silecekler bu kapıyı diye ağlar.
Kapı silmek de anneme özgü bir adet zaten. Normal ev hanımlarının kapı sildiğini sanmıyorum. Kapı siliyor musunuz? Valla son sileceğim şey kapıdır.
"Kim o?"
"Benim," diyorum sesimden tanımasını geçtim 'benim' dediğim için kimliğim açığa çıkmış gibi rahatlıkla. Soruyu soran kişi açmaktan vazgeçebilir her an.
"Ben de onu soruyorum, kimsin?"
"Yaz, Yaz! Yaz Yeşilsu."
Kapı beş saniye sonra Pusat tarafından açılıyor ve benim geri dönme isteğim bir anda artıyor.
"Yeşilsu mu? Bu soyadını almak için çok beklediniz mi?"
"Büyük büyük dedelerimle ilişkimi yıllar önce kestim. Zira toprağın altında iskelet olmuş insanlarla iletişime geçmek biraz riskli."
"Mantıklı bir karar olmuş, ne istemiştin?"
Direkt sadede gelmesine şükrediyorum. Yoksa susuzluktan devrileceğim kapının önüne.
"Su," şişemi havada sallayıp arkadaki çeşmeyi gösteriyorum. "Çeşmenizi kullanabilir miyim?"
"Çeşme bozuk," dediği anda dilim sıcaktan eriyor. Bozuk mu? Çeşme nasıl bozuk olabilir?
Koskocaman çeşme. Yavuz amca babasının hayrına yaptırmıştı birkaç yıl önce. Şimdi o dedenin kemikleri sızım sızım sızlıyordur eminim. Hayrat olan çeşmeden nasıl su içilemez?
"Tamam o zaman," diyorum omuzlarım yorgunlukla düşerken. Vallahi dilimi yormaya gücüm yok. Ağzımı da fazla kıpırdatamam. Direkt bir köşede ölümü bekleyeyim çünkü eve gidemeyecek kadar susuz kaldım.
Arkamı dönüp gidecekken kolumu saran buz gibi parmaklarla ürperiyorum. Vampir misin mübarek? Serin serin iyi geldin oh!
"Dur, nereye gidiyorsun?"
Elimle uzakları gösterip, boynumu kesiyorum parmaklarımla.
Bu demek ki uzaklarda ölmeye gidiyorum.
"Çeşmede su kesildi dedim, evde su yok demedim. Şişeni ver."
Ben hareket etmeden üzerinde karpuz desenleri olan cam su şişemi elimden alıyor ve buz parmaklarını benden ayırarak eve geri giriyor. Onu beklerken ayakta durmaya dayanamadığımdan yere çöküyorum ve sırtımı kapıya yaslıyorum. Bugün kemreyle işim yoktu, sadece ter kokuyor olmalıyım.
"Yaz?"
Pusat'ın annesi Gülten teyze elindeki bütün karpuzla arka bahçeden çıktığında onu gördüğüme değil elindeki güzel meyveyi gördüğüme seviniyorum. Karpuz. Merhaba benim aziz ve güzel dostum, acaba hayal misin yoksa gerçek mi? Çünkü ben şu an susuzluktan her şeyi karıştırıyor olabilirim.
"Karpuz... Ve Gülten teyze…" Kadını görmezden gelemem ayıp, sonuçta karpuzu o taşıyor.
"Ne yapıyorsun kızım kapının önünde, sokakta kalmış kedi yavruları gibi?"
"Su bekliyorum." Sokakta kalmış susuz kedi yavruları gibi. Susuz ve karpuzsuz… Gözlerimi karpuzdan Gülten teyzeye çeviremiyorum bile. Onun yarısı benim olsa olmaz mı?
"Su mu bekliyorsun?"
"Çeşmeden su dolduracaktım, çeşme bozukmuş Pusat öyle söyledi. Evden dolduruyor şimdi gelir onu bekliyorum." Beni şu kadar konuşturduğu için her an kadını dava edebilirim, dilimde tükürük kalmadı tükürük, ağlamak istesem yaş bulamam içimde o derece kurudum.
"Çeşme bozuk muymuş?" diyor ve elinde güçlükle tuttuğu karpuzu yere bırakmaya yelteniyor ama ben sevgili karpuzun haşin bir şekilde yere konmasına müsaade etmiyorum. Az önce halsiz olan ben değilmişim gibi yerimden kalkıyor ve o yere koymadan karpuzu kucağıma alıyorum.
Seni tutabilmek güzel şey… Seni tutabilmek dünyanın sekizinci harikasını izlemek gibi bir şey... Ama ben artık sekizinci harikayı izlemek değil yemek istiyorum.
"Yere koymayalım şimdi, ben tutarım."
Anormalliğimi umursamadan çeşmenin başına gidiyor ve musluğu açıyor. Yalnız bir saniye, buradan şırıl şırıl su akıyor.
Elini tutuyor altına. "Iğğ sidik gibi kız bu. Sımsıcak. Karpuz da yıkanmaz burada." Bana dönüyor sanki yalan söyleyen benmişim gibi. Vallahi ben oğlunun yalancısıyım teyze, şu an istesem de yalan konuşamam. İyi de neden bozuk dedi bana bu çocuk?
"Sıcak diye öyle dedi galiba Pusat."
Neden böyle bir şey desin ki?
Karpuza sıkı sıkı sarıldığımı görünce gülüyor. "Öğle yemeği yiyecektik arka bahçede, gel sen de bize katıl."
"Yok, benim yemeğim var yanımda sağ ol Gülten teyze."
"Olur mu öyle şey gelmişsin buraya kadar. Hem karpuz da keseceğiz. Sen seversin karpuzu." Nasıl anladı ki bunu acaba o kadar derin tanışıklığımız da yoktu aslında. Sadece köye geldiğinde annemin günlerine katılır, komşularla konuşurdu. Çocukken bize geldiğini ve çok güzel şekerpare yaptığını hatırlıyorum. Onun dışında muhabbet etmişliğim yoktu ben sadece yemek kısmına odaklanıyorum.
Kollarımı doladığım karpuza sıkı sıkı sarılmam ona bu izlenimi vermiş olmalı ki bakışları bir bana bir karpuza kayıp duruyordu.
"Eh karpuz var madem…" Kucağımdaki karpuzu görmüyormuş gibi... "Geleyim bari."
O önde ben arkada karpuzla birlikte arka bahçeye gidiyoruz. Çimenlerin üzerine koydukları uzun masanın üzerindeki yemekler başımı döndürüp karnımı guruldatıyor. Acıkmış olduğuma o an kanaat getiriyorum.
"Sen otur canım ben çocukları çağırayım."
Kucağımda karpuzla sandalyeye oturuyorum ve yemeklere dalmamak için karpuza sıkı sıkı sarılıyorum. Kessek de yesek artık. Bizim evde masa hazırlanmadan herkes sofrada olur. Bunlar sofra hazır olmasına rağmen gelmiyorlar. Yazık yazık kıymet bilmek yok.
Gülten teyze içeri girdikten beş dakika sonra dışarı dört erkek çocuk çıkıyor. Biri on yedi yaşlarında, ikisi on yaşlarında ve en küçükleri de sekiz yaşlarında. Maşallah yaptıkça yapmış çocukları.
"Açlıktan ölüyorum ölüyorum! Şu an her şeyi aç köpekler gibi yiyebilirim." On yedi yaşında görünen çocuk beni fark ettiği anda çizdiği imajdan utanarak susuyor. "Merhaba," diyor çekingen bir sesle bu sefer.
"Merhaba," diyorum başımı sallayıp gülerek. "Ben Yaz şuradaki tarlanın sahibiyim."
Çok havalıyım kahretmesin.
"Sen o kızsın!" On yaşlarında olanlardan biri heyecanla yanımdaki sandalyeyi çekip oturuyor.
"Sabah seni patpatın üzerinde gördüm." Şımartma beni iltifatlarınla, alışırım sonra. "Tarlanın içinde çırpınıyordun." İltifat alacağım derken rezil oluşuma tanık olunca yüzüm düşüyor.
"İlk sürüşümdü ondan."
Yoksa arabayı da harika kullanırım, beni öğren rallici olduğumu bile düşünebilir ama patpat dediğimiz alet bir işkenceydi ve tarlamı sürene kadar ebemin hörekesiyle tanışmama neden olmuştu.
"Ben Barkın," diyor küçük elini uzatıp sıkmamı isterken. "On yaşındayım."
Tam kıvamında tahmin etmişim, aferin bana.
Karpuzdaki elimi istemeye istemeye çekip havalı bir hareketle saçlarını düzelten Barkın’ın elini sıkıyorum. "Ben de Yaz, yirmi dört yaşındayım."
"Olsun Yaz," diyor çapkın bir gülüşle. "Yaşın artık hiçbir önemi yok."
"Barkın!" Abisinin uyarısıyla gülüşüne bıkkın gözleri eşlik ediyor. Çapkınlığı yarıda kaldığı için mutsuz halde ellerimizi ayırıyor. Resmen hayatımda ilk defa bir erkek bana sarkıntılık etti ve o da on yaşında.
Hayattaki statümün en son noktası bu değildir umarım.
"Barkın'ın münasebetsizliğine aldanma sen hiç. Önüne gelen her güzel kıza böyle davranır."
Şu çocuğun hayatında bile ilk değilim. "Önemli değil canım, ne kusuru. Çok tatlı maşallah…" Koca adayı listemden elendi gitti şimdi gelsin sıradaki!
"Bu arada ben Yusuf," diyor on yedi yaşındaki çocuk.
"Ben de Yasin,” diğer on yaşlarındaki elini kaldırıp kendini gösteriyor ve sandalyeye oturuyor.
Küçük olan sekiz yaşındaki ise sadece bana el sallayıp dibimdeki sandalyeye oturuyor. "O Berat. Konuşmayı pek sevmez."
Berat elini çenesine yaslayıp hülyalı gözlerle bana bakınca gülümsemeden edemiyorum. Bana senin gibi kimse bakmadı çocuk. Yeşil gözlerinden öperim çocuk. Karpuz yanaklarından ısırırım çocuk.
Karpuz deyince aklıma kucağımda bebek misali duran karpuz geliyor. Keselim artık şunu yeter!
"Yaz'cığım," diyen Gülten teyzeye çeviriyorum başımı. "Karpuzu keseyim de dolaba koyayım soğusun serin serin yiyelim."
İç sesimi duymuş olabilir mi? Öyleyse bu biraz ürkütücü, her köyün girişinde yaşayan Karakadını eve çağırıp Gülten Teyze’yi okutabilirim ama buna gerek yok çünkü karpuza kene gibi yapışan benim.
"Ah tabii." Ayağa kalkıp karpuzu kollarına emanet ediyorum. Mutfak karışık olduğu için masada yer açıyor ve bıçağı karpuza körlemesine batırıyor. Bıçak karpuza sağlandığı anda çığlık atıyorum.
"Hayıır!" İçimdeki Yeşilçam güzeliyle birlikte yakınarak öne atılıyorum. Cırlamamla bahçe kapısından elinde su şişemle geçen Pusat korkuyla irkiliyor, Gülten teyze dehşetle bana bakıyor ve çocuklar ellerindeki çatallarla yemeklere dalmak üzereyken donakalıyorlar.
"Hayır, öyle kesme, canı acır. O da bizim gibi bir canlı Gülten teyze. Yapma."
"Kızım karpuz keseceğim alt tarafı, nasıl keseceğim başka?"
"Ödümü kopardın," diyor Pusat şişeyi önüme bırakırken. "Ölüm çığlıkları atıyorsun sandım. Üzerimize kalacaktı cesedin."
"Bir saniye şu an muhatabım olamayacak kadar önemsizsin."
Ayağa kalkıp Gülten teyzenin yanına gidiyorum. "Ben keseyim mi? Bizim evde karpuzları hep ben keserim."
Biraz düşünüyor, bu kızı yemeğe çağırmakla iyi mi ettim, diye. Ardından çok geç olduğunu düşünmüş olacak ki bıçağı elime veriyor.
"Kes bakalım." Gülten teyze pes ederek yerine oturuyor, ben masanın başına geçiyorum ve bıçağın keskinliğini kontrol edip karpuzu yan yatırıyorum.
"İyi izleyin insanlar, bu karpuz kesimini hayatınız boyunca ilk kez göreceksiniz. İlk izleyiş bedava, sonrası karpuzla. Evet başlıyorum."
Karpuzun baş kısımlarını kesip kenardaki çöp poşetinin içine yolluyorum. Görünen kırmızı kısımla gözlerim parlıyor. Ne güzel nimetsin sen ya! Bayılıyorum sana.
"Şimdi, yarısını ay dilim yiyebileceğimiz şekilde keseceğim, yarısı da küp küp olacak." Karpuzu nazik bir şekilde ortadan ikiye ayırıp bir yarısını başka bir tabağa alıyorum. "Şimdi yarım karpuzumuzu kırmızı kısmı aşağı yapışacak şekilde koyuyorum ve bir kere de dikine kesiyorum." Yarım karpuzu ortadan ikiye ayırdıktan sonra bu sefer daha ince dilimler halinde doğruyorum. Bu esnada kimseden çıt çıkmadığından, karpuzun kesim sesi duyuluyor yalnızca. Huzur canım bu ses huzur.
"Eveeet! Dilim karpuzlarımız hazır." Dilimleri yayık tabağa dikine dikine dizip diğer yarımı alıyorum bu sefer. Bıçakla birlikte yeşil kabuğu soyuyorum önce. Kırmızı haliyle çıplak kalan karpuzu gören izleyicilerim hayranlıkla 'vaoov' benzeri sesler çıkarıyorlar. Ben de ilk gördüğümde oturup ağlamıştım, yani bunlar hafif tepkiler.
Karpuzun yuvarlak kenarlarını keserek dikdörtgen olmasını sağlıyorum. Sonra dikine ve enine uzun dilimlerle küp olmasını sağlıyorum.
Masadaki yeşil üzümleri kürdanlarla birlikte üzerine batırdığımda işim bitmiş oluyor.
"Eveeet! Bitti. Şimdi dolaba koyup soğumasını sağlayabiliriz."
"Harika. Bunların hepsini on beş dakika da yaptığının farkında mısın?" diyor Yusuf şaşkınlıkla. Havalı bir gülüşle saçlarımı omzumdan geriye savuruyorum ve bu sayede şapkam kafamdan çıkıp yere düşüyor. Ellerim karpuz olduğu için saçlarımı düzeltemiyorum. Anlayacağınız karmakarışık bir hale bürünüyorum.
"Ben bir ellerimi yıkayayım en iyisi, bunları da dolaba koyayım siz başlayın lütfen beni beklemenize gerek yok."
"Yok kızım, sen gel öyle başlarız. Yoksa bu açlardan geriye bir şey kalmaz sana."
Dediğinde haklı çıkıyor. Ellerimi yıkayıp, saçımı başımı düzelterek masaya geri döndüğüm anda Gülten teyzenin ne demek istediğini anlıyorum. Beş çift el masada ne kadar yemek varsa hepsine aynı anda uzanıyor. En büyükleri Pusat'tan en küçükleri Berat'a kadar. Hepsi tabağını açık büfe gibi dolduruyor. Hatta tabakta yer kalmayınca yemeklerin üzerine kaçak kat çıkıyorlar. Erkek midesi, bu beş erkek kardeşte beşe katlanmıştı. Neyse ki ben bizim evden buna alışkınım. Babam ve dedem yemekleri sevmeseler bile israf olmasın diye silip süpürürler. Yemedikleri tek şey tabak ve çatallarıdır ki onların midelerine rahatsızlık vereceğini düşündüklerinden yeme gafletinde bulunmazlar. Ne büyük incelik ama…
Neyse ki dediğim gibi ben bu gösteriye alışkınım. Çatalımı onlar kadar profesyonel bir şekilde kullanabilir ve rakipleri olabilirim.
"Ya! Onda benim gözüm vardı!"
Yasin Barkın'a doğru Dabbe ya da Siccin potansiyelinde bir yüzle bağırınca ağzımdaki lokmayı yutamadan onlara bakakalıyorum.
"Yasin! Ayıp oluyor, lütfen kardeşine öyle bakma." Kadın haklı. Bir anda genç kurgudan korku filmine geçiş yaptık. Korkuttun Yasin sakin ol.
"Kız korktu senin yüzünden," diyor Yusuf köftesini ısırırken. "Alışkın değilsindir böyle bir manzaraya kusura bakma."
Ben senin kadar kibar birine alışkın değilim Yusufçuğum, manzara önemli değil.
"Hayır ya önemli değil, biz de dedemle bazen lokma kavgası yaparız. Genelde kavgayı babam sonlandırır ama kazanan hep ben olurum."
"Kocaman adamın önünden lokmasını mı alıyorsun?"
Pusat'tan gelen yorum tabii ki okuyucuları şaşırtmıyor. Suyundan bir yudum alıp bardağı masaya bırakırken bana bakıyor yeşil gözleri.
"Aramızdaki iletişim bunu güçlü kılıyor. İnsan ilişkileri bakımından bilgisiz olduğun için kapasitenin yetmemesi normal."
"En azından durmam gereken yeri biliyorum, bu da bir başarıdır."
"Yabani olduğunu kabul ediyorsun yani?" diyorum öne eğilip gözlerimi sinsilikle kısarak. Benim gibi dirseklerini masaya yaslayarak öne geliyor.
"Sen yılışık olduğunu kabul ediyorsan, ediyorum."
Birbirimize masanın iki ucundan savaş bakışları atmaya başlıyoruz. Işın kılıçlarından, bombalı tüfeğe kadar çıkıyor şiddetimiz. Hatta öyle hiddetleniyorum ki bıçağı sıkıca tutuyorum. Pislik çocuk. Dili doğranasıca…
"Karpuz!" diye bağırıyor birden Gülten teyze ve dikkatimi dağıtmayı başarıyor. "Karpuzlar soğumuştur ben getireyim."
Bıçağı yerine bırakıp arkama yaslanıyorum ve karpuzun gelmesini beklerken sabırsızlıkla soluyorum. "Karpuza dua et," diyorum Gülten teyzenin masaya bıraktığı tabağa gülümserken. "Yoksa bu bakışlardan sağlam kurtulamazdın."
"Çok korktum."
Göz devirerek dilimlerden bir tanesini elime alıyorum ve gözümden yaşlar akıta akıta ısırıyorum. Efsane. Efsane bir karpuz efsane! Süper!
"Allah’ım çok güzel!"
Dördüncü dilimi kemirirken gözlerimi kapamış kendimden geçmiş vaziyette tadına varıyorum. Şu an hiçbir şey moralimi bozamaz. Karpuzun kokusuyla huzur buluyor, tadıyla zevkten dört beş köşe oluyorum. Boğazıma silah dayansa dert etmem.
"Yavaş ye, boğulacaksın."
"Eğer öleceksem bu karpuz vesilesiyle olsun. Aldığım son tat onun olsun."
"Çok mu seviyorsun karpuzu?"
Soruya karpuzdan büyük bir ısırık alarak cevap veriyorum. Ağzımın iki yanı da karpuz doluyken gülümsüyorum.
"Çok mu? Şu surata baksana, bir level sonrası karpuz." Haklı olabilir zira yanaklarım ben yedikçe şişiyor ve kilo almayan bir bünyeye sahip olduğum söylenemez. Her ay mutlaka tartıdan ağlayarak inerim. Yine de kabul edip susacak değiliz.
"Bir level sonra öküz olmaktan iyidir."
"Oo Yaz konuştu Pusat dumur oldu!" Çocuklar tarafıma geçip beni desteklerken kürdanlardan birini alıp havalı havalı ağzıma atıyorum Pusat'a 'ne oldu rengin morardı' diyen gözlerle.
Bulaşma bana, bulaşırım sana.
"Yaz!"
Uzaklardan bir ses bakışlarımı bozarak yerimde sıçramamı sağlıyor. Bizde genetik bu anlaşılan. Sesimizle çevremizi derinden etkileyebiliyoruz.
"Yaz neredesin Yaz!?"
Sandalyemden kalkıyorum ve sesin geldiği yöne, bahçeye giren ablama dönüyorum. Sanırım köyü korsanlar bastı çünkü bu kadar endişeyle bana doğru geliyorsa canımız tehlikede demektir.
"Abla? Ne oldu?"
"Yaz," diyor karşısına geçtiğim anda bin küsürüncü kez adımı söylerken. "İşin bitti mi?"
Gerçekten mi? Bunu demek için mi geldin buraya? Keşke çok heyecanlanmasaydın, telefon diye bir şey icat etmişler, harika bir şekilde iletişim kurmanı sağlıyor.
"Bunun için mi köy yanıyormuş gibi koşarak buraya geldin ve hepimizin ödünü karşı ki dağa kaçırttın? Karpuz yiyorum görmüyor musun?" Sence işim bitmiş mi abla?
"Babam geliyor," diyor kollarımı iki yandan tutup konuşma heyecanını eylemlerine yansıtarak bedenimi silkelerken. Ee ne var bunda? İnsan babası gelecek diye bu kadar endişe eder mi?
"Ee ne var bunda? Babamız geliyor görücü de- ağğğıı!" Cümlemin yarısında idrak ettiğim gerçekle yıkılıyorum. Arkada bizi izleyen Demirlik ailesinin fertlerine bir şok daha yaşatıyoruz. Bugünü hiç unutmazlar şimdi.
"Ne yapacağız şimdi?"
"Dedem bana tarla aldı," diyorum çaresiz bir fikir verme amacıyla. "Kendimizi oraya gömebiliriz."
"Çok parlak fikirler bunlar. Harcanıyorsun bu dünyada. Yürü hadi yürü!"
Gitmeden aceleyle masadakilere dönüyorum.
"Her şey çok lezzetliydi Gülten teyze ellerine sağlık."
"Ne demek kızım, böyle pat diye kalktın olmadı ama başka sefer hep birlikte gelin daha rahat otururuz."
Eğer yaşarsak geliriz.
"Çocuklar sizinle de tanıştığıma çok memnun oldum. Arada gelin tarlaya yanıma."
"Bir dakika," diyor Barkın yerinden kalkıp yanıma gelirken. "Hemen gidiyor musun? Daha karpuz kesecektik?"
"Biraz daha kalmak isterdim ama…" Masadan üç kürdanı aynı anda elime alıp gözünün önüne tutuyorum gülerek. Bunlar son gülüşlerim haberim yok. "Karpuzu zaten kestik." Şimdi sıra bizde Barkın, babama afiyet olsun.
"Yani gidiyorsun öyle mi?"
Ablam giriyor bu sefer devreye aceleyle. "Evet, canım benim maalesef Yaz ablanı almak zorundayım çünkü eğer gitmezsek bir daha görebileceğini sanmıyorum."
"Gel lan buraya." Barkın’ı ensesinden çekip sandalyeye oturtan Pusat'a göz deviriyorum ama bir şey dememe izin vermeden ablamın kolumu kopartırcasına çekmesiyle odağımı adımlarıma verip aceleyle koşmaya başlıyorum.
"Ne olacak sence?" Tarlaya uğrayıp eşyalarımı topluyor ve patpata biniyoruz birlikte. Arabayı çalıştırıp tarladan çıkarmaya çalışıyorum çaresizlikle. Ablam yürüyerek daha hızlı gideceğini söylediği anda tarladan çıkıyor bizim eve doğru hızla hoplaya zıplaya yol alıyoruz.
"Canlı kalacağımızı hiç sanmıyorum."
Babamız pilot olduğundan onu bir ay içinde çok sık göremiyoruz. Kendisi sık seyahat etmenin verdiği yorgunluk ve stresle hırpalansa da mesleğine âşıktı ve bırakmamakta ısrarcıydı. Babam her sefere gittiğinde içimizden birinin en önemli anını kaçırır. Doğum günü ve mezuniyet buna örnek olabilir. Bazen düğünlerimizi de kaçıracağını düşünüyorum ama düğünden önce kaçırdığı daha önemli bir şey var.
Ablama gelen görücü.
Görücü dediğime de bakmayın, sevdiği insanın ailesi.
Bir akşam çat kapı eve daldılar. Hiçbir şeyden haberimiz yoktu. Televizyonun önünde pijamalarımızla meyve soyup yiyorduk sadece. Sonra kapı çaldı. Komşudur diye ben açtım kapıyı ve hep birlikte yakalandık!
Yüzlerine karşı bu saatte ne işiniz var kapımızda gidin haber verip öyle gelin, demek vardı ama elimizden gelen gülümseyerek içeri davet etmek oldu. Esas azarı enişte adayımız yedi. Ablam neden haber vermeden geldiklerini sorarken bir köşede asrın hatasını yapmış olan enişte beye acımadım desem yalan olur.
On kusurlu hareketten biri ablamdan habersiz iş yapmaktır ki bu durumda sana eziyet etse azdır.
Dedem çizgili pijamaları, annem pazen pijama takımı, ablam ayılı pijamaları ve bende ablamın çamaşır suyu olmuş tişörtüyle babamın eşofman altıylaydım. Büyük sedirimize yan yana dizilmiş karşımızdaki insanlara uykulu ve şok olmuş gözlerle bakıyorduk. Gecenin onunda yapılacak iş mi bu?
Geldiler, dedemle konuşup tanıştılar ve evliliği konuştular. Dedem babamdan daha sakindi bu konuda, fırsattan istifade izni kaptılar. Babam bizi verme taraftarı olmadığından dedeme güvendiler herhalde.
Patpatı sahibine bırakıp yürümeye başlıyoruz.
"Kim diyecek babama? Dedem demesin utanırım. Annem mi dese? Hemen demek zorunda mıyız?"
"İstersen düğüne çağırırız direkt orda öğrenir. Salak mısın abla? Söylemek zorundayız. Ne kadar saklarsan o kadar boka batarsın."
Yürümeyi bırakıyor ve bana bakıyor şüpheli gözlerle. "Kardeşim bu kadar bilgece sözler söylemeyi nereden öğrendi?"
"Ben her zaman bilgece sözler söylerim," diyorum omuzlarımı dikleştirip kendine güvenen bir sesle. Egom ağzımın kenarlarına bulaşmış olabilir.
"Seni tanımasam inanacağım bu dediğine. Hem," diyor bir anda tükenmiş halini üzerinden sıyırıp kenara fırlatarak. "Sen ablana salak mı dedin?"
"Yoo."
"Dertliyiz ama salak değiliz çok şükür! Salakmış! Sensin salak! Ablaya salak demek cesaretin kaçıncı boyutu?"
Ne zaman evlenecek bu? Artık kendi evinde kocası ve görümceleriyle uğraşabilir mi? Bıktık, yıldık artık bunun atarlı hallerinden!
"Ya! Ne cimciriyorsun kolumu? Rahat bırak beni seni paçoz!" Amerikan dublajı sesimle ona cevap verirken ellerimi belime koyup Safiye teyze misali duruyorum. İçim batı dışım doğu, karmaşa içerisinde yuvarlanıp duruyorum işte.
"Önce salak şimdi paçoz! Ölmeyi bayılmak falan sanıyorsun herhalde!"
Bana doğru tırnaklarıyla hareket ettiği anda geri geri koşmaya başlıyorum. Cidden ölüm tarafından kovalanıyorum şu an. Yok böyle bir abla. Terminatör mübarek.
"Dur ya tamam, özür dilerim. Valla istemeden oldu. Bilirsin dilim benden bağımsız çalışıyor. Mukayyet olamıyorum."
Peşimden koşan ablamla birlikte evimize kadar geliyoruz. Sportif kişiliğim sağ olsun bahçe kapısını açmakla uğraşmadan tırmanarak diğer tarafa atlıyor o kapıyı açmakla uğraşırken eve giriyorum. Eve girdiğim anda ikinci linçi yemem bir oluyor ama. Yok, ben bu evde gün yüzü göremeyeceğim. Vah çilekeş başım vah!
"Kız kaç kere dedim sana şu eve tarlada giydiğin pis giysilerle girme diye!"
Annem kokumu almış gibi kapının önünde elinde oklavayla dikiliyor. Gözleri ateş fışkırıyor, yüzü gözleme kızartmaktan kıpkırmızı olmuş. Kocası geliyor ya döktürüyordur şimdi yemekleri. Oh ziyafet!
"Ablam öldürecek beni, sinirini benden çıkartıyor yine. Hâlbuki bir şey de demedim. Yani abartılacak bir durum yoktu ama dinlemiyor ki insanı. Babam gelecek diye götü tutuştu, alev aldı mübareğin bir tarafları. Sevmeseydin o zaman kardeşim. O zaman görücüye de gelmezlerdi sorun kalmazdı. Haksız mıyım ama anne?"
"Geç içeri," diyor yılmış bir sesle. Resmen kelimelerimle annemi nakavt ettim ve azar yemeyeceğim. Mutluyum dostlar.
"Çıkar üstünü banyoya at, duş al kokuyorsun yine. Kaybol gözüm görmesin seni anca çiftçilik yap. Bir işin ucundan tutmazsan nasıl evleneceksin sen?" Oklavayla merdivenleri gösteriyor.
"Ne evlenmesi yine nereden çıktı bu konu! Dur daha ablam evlenmedi sakin ol. Bana gelene kadar babamın bu konuya iyice alışmış olması lazım."
"Yaz!"
Oklavayı münasip yerlerime sokmak suretiyle bana doğru gelmeye yeltendiği anda üzerimdeki kıyafetlerden kurtulup yalnızca tayt ve sutyenle kalıyorum. Ellerim havada, teslim olmuş halde merdivenleri çıkıyor ve doğruca banyoya yollanıyorum. Neyse halimize şükredelim. Bahçe hortumuyla yıkanmakta vardı.
Banyodan sonra yorgunlukla yatağıma kıvrılıyorum. Buhar tenime çöktüğünden gözüme uyku giremiyor ama. Gerçekten mi? Bu kadar yorgunum nasıl uyuyamam nasıl?
Can sıkıntısıyla telefonumu alıp instoşkoda gezinmeye başlıyorum. Hala tatilde olan mı var ya? Sonbahar geldi sonbahar! Yaz bitti! Evinize dönün artık. Tatil hikayelerine karşılık kendime güzel bir selfie çekiyorum ve üzerine elma emojisi koyup paylaşıyorum. O esnada bir takip isteği bildirimi beliriyor ekranda. Üzerine tıkladığımda ise gördüğüm isimle şok oluyorum.
Pusat mı? Şu Yavuz amcanın Pusat. Silah olan değil yani. Oha. Parmaklarına ne oldu da beni takip etti bu manyak? Kafasına silah falan mı dayadılar yoksa? Hemen cevap versem mi? Yoksa bekliyeyim mi azıcık? Ne kadar bekliyeyim mesela? Beş dakika mı? Beş saniye mi? Beş sene mi?
Parmağım benden habersiz takip isteğini kabul ediyor. Beş saniye yeter umarım.
Yattığım yerde ters dönüp bacaklarımı annemin sinir olacağını bile bile cama yapıştırıyorum. Koskocaman camın her bir köşesi ayak izimle dolu çünkü ardımda iz bırakmayı çok seviyorum.
Takip isteği gönderip göndermemek konusunda beynimle büyük münakaşaya girdiğim esnada peş peşe üç takip isteği daha geliyor. Demirli ailesinin genç fertleri teker teker beni takip ediyorlar. Tuhaf ama yadsınamayacak bir durum. Tanıştığın insanlara takip isteği gönderebilirsin. Ama hep birlikte, aynı anda göndermek tuhaf değil mi? Bari bir gün ara bıraksaydınız gençler.
Çocukların isteklerini kabul edip geri dönüyorum ama Pusat'ı takip etmiyorum. Takibe takip yapmayı genel olarak sevmem. Bu da benim serseri serbest stilim.
Yeterince dinlenmiş hissettiğimde yatağımı terk edip acıkan karnımı doyurmak için odamdan çıkıyorum. Uzun süre ablamla uğraşmadığı için sıkılan sinsi yanım pis pis gülüyor içimden.
"Yeni gelin," diye bağırıyorum merdivenleri inerken. "Neredesin yeni gelin, müstakbel gelin. Annesinin evde kalmaktan kurtulmuş kızı!"
Son üç basamağı atlayarak mutfak ile kapı arasına düşüyorum ve kapı eşiğinde, üzerinde üniforması ve elinde şapkasıyla dikilen babamın kıpkırmızı yüzüyle karşılaşıyorum.
Kolonyalar, soğanlar, naneler, bağrışmalar ve ablamın gözyaşıyla ortaya karışık bir kaos çıkıveriyor. Son anda mutfaktan çaldığım karpuz dilimiyle kendimi odama atıyorum ve hem annemin babamın bağrışından fırsat bulduğu anda üzerime sabitlediği ateş atan gözlerinden kaçıyorum hem de ablamın bana dalmak üzere olan ellerinden... Dedem ben odama kaçarken arkamdan göz kırpıyor. Herkes sakinleştiğinde bana gizlice yemek getirecek, biliyorum.