Dedem ayaklanıp bana doğru yürürken arkamda duran varlığını hissetmek hiç işten değil bu yüzden dönüp ona bakmak yerine sanki hiç gelmemiş gibi masaya geri dönüyor ve sessizce oturup kurumuş beyaz ojenin üstüne karpuz çizmeye çalışıyorum. İnce fırçanın yardımıyla karpuzun kabuğunu yapıyorum önce ama çok hassas bir işlem olduğu için bozulmaması adına yavaş olmam gerekiyor ama kulağım bir yandan dedem ve adını anmak istemediğim, iki hafta boyunca görmek istemediğimi belirttiğim Pusat’ta olduğundan daha da yavaş hareket ediyorum.
“Öğleden sonra nişan varmış sanırım.” Nişan değil söz. Ablam önce aile arasında söz kestirmeyi tercih ediyor, sözden bir saat sonra ise kasabanın mesire alanında bir nişan organizasyonu yapıldı, kuduruk olduğundan dolayı bütün adetlere peş peşe basmaya çalışıyor zira Eylül’ün ikinci haftası okullar açılıyor ve o Trabzon’a geri dönecek. “Annem baklava yapmış.”
Baklava, bol şerbetli ev baklavası… Gülten teyzenin koca yürekliliğine mi duygulansam yoksa şu an ayağa kalkıp tepsiden bir tane aşıramayacak kadar gururlu oluşuma mı ağlasam bilemiyorum. “O,” diyor dedem harfi fizana kadar uzatarak. “Aç bakayım tepsinin kıyısını, tadına bakalım.”
“Dede!” Panikle başımı kaldırıp sanki geldiğini yeni fark etmişim gibi onlara dönüyorum. Pusat’ın elinde üst üste duran iki tepsi var. En üsttekinin üzeri folyo ile kapatılmış ve dedem o ince örtüyü kaldırmak üzere. “Yeme, nişanda yiyeceğiz onları annem kızar bozduk diye.”
“Bir şey demez benim gelinim bana, senin yediğini söylerim sana kızar.” Yaramaz bir çocuğun muzipliğiyle gülerek folyoyu sıyırıyor ve Pusat ikimize tip tip bakarken iki parmağının arasına aldığı baklava dilimini ters çevirerek ısırıyor. “Oh, oh,” diyor ilk ısırığı aldığı anda ağzımın sularını akıtacak şekilde. “Ne güzel olmuş ya sanki Gaziantep’ten gelmiş, çıtır çıtır.”
“Annem Antepli,” diyor sanki bunu sormuşuz gibi. Ne alaka, bizim için önemli olan baklavanın lezzeti. “Güzel yapar baklavayı.”
“Belli belli, harika olmuş.”
“Ya dede yemesene!”
“Gel sen de ye, boşu boşuna azar işitmezsin.”
“Ben yemediğime göre azar da işitmeyeceğim yerinde olsam yemezdim çünkü seni ispiyonlayan ben olacağım!” Karpuzun kırmızı dilimini oluşturmayı başardığım için kuruması adına bırakıyor ve ayağa kalkıyorum hızla. “Anne!” diye bağırarak yürürken dedem ağzıma bir dilim baklava sıkıştırıyor ve çığlığım boğuklaşarak yerini lezzet iniltisine bırakıyor. Parıldayan gözlerle ağzımda patlayan şölene inanamayarak dedeme bakıyorum. “Çök gözöl!”
“Dedim sana, bir de annene ispiyonlayacaksın beni, kötü torunsun Şenay!”
“Ne Şenay’ı ya?”
“Şenay kim?” Pusat benimle aynı anda Şenay’ın kimliğini sorgularken hala ağzımda olan lokmamla ona ters bir bakış atıyorum. Sus, konuşmaya hakkın yok, sadece baklava ver ve git.
“Yaz,” diyor dedem beni işaret ederken tepsiden bir dilim daha ağzına atarak. “Adını Şenay koyacaktım ama en sıcak günde doğduğu için annesi Yaz olsun istedi. Şenay koysaydım şimdi gökte oluyordum.”
“Melek olarak.”
“Pilot olarak.” Göz deviriyorum zira dedem pilot olmamamı adımın Şenay olmamasına bağlamaya bayılır. “Yaşamayı tercih ederim.”
“Uçak kazalarının ihtimali düşüktür.”
“Dev kanatları olan metal yığınının gökte süzülmesi ne olursa olsun bana güvenli gelmeyecek. O yüzden,” derken tepsiden bir dilim daha alıyorum ve bir ısırık alıyorum. “Arabaları tercih ederim dedeciğim.”
“Ne bu kaldık ayakta, çardağa geçin de şu baklavaların tadına daha rahat bakalım.”
“Pusat niye geliyor, bıraksın baklavaları gitsin.”
“Sen niye kovuyorsun ki çocuğu? Gelmiş buraya kadar, soluklansın gider. Geç bakalım evlat.” Evlat mı? Ne evladı be dede? Bundan evlat olur mu? Fırsatçı, yalancı, yarışçı, ikiyüzlü herif!
“Ben tepsiyi bırakmak için gelmiştim,” diyor kibar olmaya çalışarak ama dedem onun gitme çabasını algılamak yerine kolunu tutup tepsiyle birlikte masaya geri götürüyor. Bakışlarım sakın oturmaya yeltenme derken bana inatla yumuşayan bakışları keyfe bürünüyor. “Ama azıcık otururum, hava baya sıcak.” İkisine şaşkınlık dedeme ise bunu teklif ettiği için sinirle bakarken beni umursamıyorlar bile. Dedem masaya bırakılan tepsiye gömülüyor, şeker hastası olmadığı için büyük bir rahatlıkla baklavaları götürürken tepsinin ilk sırası bittiğinde diyabet sorunu yaşayacağına emin olarak yanına dönüyorum sinirle.
“Dede yeme artık!”
“Sen niye yemiyorsun, iki dilim yedin sadece. Hasta mısın?” Son sorusuyla kaşları endişeyle çatılıyor, baklavaya gömülmediğim için hasta olduğumu düşünmesi çok gururlandırıcı.
“Hasta falan değilim,” derken eski yerime oturuyor ve mis gibi kokan baklavaların tarafına yandan bile bakmadan ojemi elime geri alıyorum. “İşim var, ayrıca onlar misafirlere dağıtılacak. Annem fark ederse buzluğa otlu gözleme atmaz, sonra kışın makarnaya mahkûm kalırız.”
“Çocuklar aşırmış deriz.” Dedem on yaşında bir çocuğun iştahıyla baklavaya gömülüyor, ağzımın suları akıyor ama ona ters ters bakıp karpuzun siyah çekirdeklerini yapmaya odaklanıyorum.
Hasta değilim dede, kahrolası bir gururum var.
“Baban nasıl, göremedim onu son günlerde.”
“Şehirde, işlerle ilgileniyor.”
“Sen de onunla çalışıyorsun değil mi? Konuşmuştuk Yavuz’la zor ikna etmiş seni.”
“Öyle, yanındayım.”
“İyi, iyi ne güzel bak babanın mesleğini devralıyorsun. Sen ailenin büyüğüsün, sahip çıkmalısın mirasınıza. Öyle değil mi Şenay?” Ya sabır, sinirlendiğimi biliyor ya ondan diyor, bilmiyorum ben sanki seni! O yüzden tarafına bile bakmıyorum, sana bu zevki yaşatmayacağım Vecihi Yeşilsu! “Şenay dedim ya, inadına bakmaz şimdi.”
“İnadı fazla,” diyor Pusat dedeme karşılık olarak. Sanki ben burada yokmuşum gibi konuşuyorlar ve bu gerçekten aşırı sinir bozucu.
“Sen bir de bunu küçükken gör, fidelerin başında sabahlardı karpuzlar hemen olsun diye. Gel derdik gelmezdi, zorla alırdık eve sonra bir bakardık odasında karpuz fideleri.” Şu an neden benim çocukluk vakalarım anlatılıyor? Rezil etmek için bu günümü seçtin dede?
“Sabırsızlık da var biraz.” Sana ne oluyor ya? Bak elini yüzünü ojelerim hıyar olup git şuradan!
“Oo, soruyorsun! Her gün gelip sorardı karpuz ne zaman olacak dede, diye. Şimdi neye inat etti bilmem, baklava da yemiyor. Şenay, bak tepsi gider birazdan al hadi.” Tam başımı kaldırıp adımın Yaz olduğunu söyleyeceğim esnada annemin bahçeye yayılan sesiyle ağzım açık kalıyorum.
“Baba!” Annemin sesi camdan duyulduğunda dedem ağzındaki lokmayı yutamıyor. “Yaz! Orada mısın?” Camdan baktığı için muhtemelen çardağın içini göremiyor.
“Al işte,” diyorum kısık sesle dedeme doğru. “Yakalandın, gör şimdi gününü!”
“Sus,” dercesine bana işaret yapıyor ama gıcık bir torun olduğumdan omuz silkip beş yaşındaki bir çocuk gibi dil çıkartarak çardaktan çıkıyorum. “Ne oldu anne?”
“Deden nerede, bağırıyorum duymuyor.”
“Aramayı denedin mi?” derken çardağın içine yan bir bakış atıyorum. Dedem ise eliyle havada çarpı çizerek burada olmadığını belirtiyor. “Buralardadır ama bağırarak bulmak yerine telefon kullanmayı deneyebilirsin.”
“Çokbilmiş konuştu yine! Görmedim yok burada desen ölür müsün?”
“Ölmem ama muhtemelen bayılırım çünkü yandım bu sıcakta sana cevap vereceğim diye!”
“Kız!” diyor annem neredeyse camdan aşağı atlayacak kadar öne eğilirken. “Sen ateşi harlamadın mı? Sönmesin sarmalar bak gelirim oraya!”
“Harladım anne ya! Sabahtan beri kolum koptu pişmiştir herhalde, yiyim mi? Tadına bakayım ben anlarım hemen.”
“Sakın dokunma, sen anlayacağım diye tüm sırayı yersin. Dedeni görmedin yani öyle mi?” Dedem başını aşağı yukarı sallıyor. Gözümü kısarak anneme dönüyorum yeniden. “Görmedim demedim ki.”
“Kız desene o zaman gördüm diye!”
“Ne bileyim nerede, gördüm dedim yanımda demedim.”
“Allah’ım sana geliyorum, beni bu delilerin arasına neden bıraktın Yarabbi?”
“Ne yapacakmış beni?” diyor soruyor dedem kısık sesle. Sorusunu yüksek sesle yineliyorum. “Ne yapacaksın dedemi?”
“Yeni eş buldum, kendime cici kayınvalide yapacağım!”
“Ben Hayriye’yi aldatmam,” diyor dedem yandan aynı kısık tonla annemin sarkastik cevabını ciddiye alarak. Ona yan yana bakıp anneme dönüyorum. “Dedem kahveye doğru gitti, oradadır muhtemelen.”
“Şunu demek için on yıl uğraştırdın! Madem biliyorsun söylesene e deli kız!”
Tek omzumu silkip annemin söylenerek içeri girmesini bekliyorum ve ardından yerime oturuyorum. “Ben Hayriye’yi aldatmam!”
“Hayriye kim dede?”
“Babaannen kim olacak?”
“Babaannenin adını bilmiyor musun?” Pusat’a dönüyorum hadsiz sorusunun üzerine. “Babaannemin adını biliyorum tabii ki!”
“Hayriye’yi aldatmam, bulmasın bana eş.”
“Dede, babaannemin adı Hülya, Hayriye değil!”
“Emin misin?” Pusat kısık gözlerle beni süzüyor ve bu kendimden şüphe etmeme neden oluyor. Evet, babaannemin adını on yaşındayken öğrenmiştim ama Hülya olduğuna da eminim. Herkes öyle diyordu.
“Tabii ki eminim!”
“Hülya,” diyor dedem hülyalara dalarak. “Ne güzel kadındı Hülya, hostesti. Çay getirmişti bana, orada görmüştüm ilk onu.”
“Bak, dedim sana adı Hülya diye. Beni de şüpheye düşürüyorsun.” Kendi babaannemi tanımamakla suçlandığıma inanamıyorum.
“Çok inandırıcı bir şekilde Hayriye dedi, adamın karısı sonuçta.”
“Hayriye kim?” diyor dedem muhabbete dâhil olarak.
“Ben de bilmiyorum, neden babaanneme Hayriye dedin?”
“Saçma saçma konuşmayın,” diyor dedem ayaklanırken iki elinin parmakları arasına birer baklava alırken. “Baklava yemedin diye abuk subuk konuşuyorsun, kafan iyice şaştı senin Şenay.”
“Yaz! Benim adım Yaz!”
“Hostes olsaydın bari,” diyor arkasını dönüp çardaktan çıkarken ağzında homurdanarak. “Uçurmasan da olurdu.” Söylene söylene arka kapıdan yola çıkıp yürürken fırçayı ojenin içinden çıkartıp sinirle tırnağıma geri dönüyorum.
“Huysuz ihtiyar sen uçurdun da ne oldu bak şimdi köydesin.” Homurdanarak duymayacağını bile bile peşinden konuşurken Pusat’ın sahte öksürüğü unutamadığım varlığını daha da hatırlatıyor. Onu duymazdan geliyorum, gelmeye çalışıyorum en azından ama serçe parmağıma sürmeye çalıştığım ojeyi taşırmama neden olan sesi yüzünden bunda da başarısız oluyorum.
“Neden pilot olmanı istiyor?”
“Bu seni ilgilendirmez,” diyorum derime taşan narçiçeği rengine bakıp sövmemek için ağzımın içini ısırırken. “Ayrıca sen neden hala buradasın, bırak baklavaları git.”
“Yemeyecek misin baklavadan?”
“Yemeyeceğim!”
“Neden? Miden mi bulanıyor?” Başımı aniden kaldırıp kocaman açtığım gözlerimle sağıma soluma bakıyorum. “Ne saçmalıyorsun?”
“Belirtiler diyorum.” Elleri saçma bir şekilde yeşil elbisemin altında kalan karnımı işaret ediyor ve bu ojemi kafasına atma isteğimi öyle bir doğuruyor ki kısa bir an gerçekleştirmeyi düşünmüyor değilim. “Tamam, bakma şöyle cadı cadı.”
“Sen gerçekten manyadın, buraya bu yüzden mi geldin?”
“Baklava getirdim ya, görmüyor musun?”
“Görmüyorum!” diyorum elimin tersiyle gözlerimin üzerini örterken. “Kör oldum nolamaz, nayır!” Abartılı Yeşilçam tepkime karşılık göz deviriyor ve arkasına yaslanıp dünyanın en pervasız oturuşunu gerçekleştiriyor. “Ne yapıyorsun?”
“Oturuyorum, sen ne yapıyorsun?” Kısık gözlerle oje şişelerime ve boyanmış parmaklarıma bakıyor. “Ne o?”
“Ne gibi görünüyor?”
“Ruj mu?” Gülmeyeceğim, gülmemem gerekiyor ama kendime engel olamıyorum. Burnumdan bir hırıltı çıkarken başımı başka yere çeviriyorum güldüğümü görmesin diye.
“Yok, maskara.” Kaşları çatılıyor, düşündüğünü belli edercesine bir süre ojeme bakıyor ve bana dönüyor ardından.
“Onunla saç yapılmıyor muydu?”
“Aynen, ben karıştırdım.” Kahkaham boğazımda birikiyor yutkunmak zor ama kendimi tutabiliyorum. Çok büyük bir başarı gerçekten, bunu yapabildiğim için madalya almam lazım.
“Dalga geçiyorsun.” Bunu fark ettiği için olsa gerek biraz bozulmuş görünüyor. “Komik mi?”
“Komik! Ama bu komik, komik olmayan senin burada rahat rahat oturup belirtileri sorman!”
“İçimden bir ses kendi başına hareket edeceksin diyor, bu yüzden kontrol etmeye geldim.”
“Çocuk muyum ben?” Ters soruma karşılık baklavanın kışkırtıcı görünüşünü daha da ortaya serecek bir hamle yapıyor. Tepsiyi parmağıyla kaydırıyor ve şerbetin kokusu burnuma çalınıyor.
“Bir farkın olduğunu düşünmüyorum.”
“Sen çok olgunsun çünkü gelmiş bana laf atıyorsun çocuk diye. Hadsiz bir de baklava ile dikkat çekmeye çalışıyor, bahaneye bak! Annesi baklava yapmış da getirmiş. Yok muydu evde başka insan evladı da sana kaldı bu iş?”
“En kaslıları bendim.” Bakışlarım tişörtün kollarına kaymasın diye uğraşıyorum ama başarılı olamıyorum. Kasları gözüme batırırcasına kollarını göğsünde kavuşturuyor. Bakma, bu kaslara kanma! Görünüş aldatıcıdır, aldanma.
“En kaslısı sensen skala oldukça düşük olmalı.”
“Bunu da inkar etmezsin be Sarışın!” Göğsüne doğru kırdığı koluyla kaslarını gözüme sokarken kapağı kapalı oje şişesini kafasına fırlatıyorum ama elini kaldırdığı gibi şişe avcuna oturuyor. “Turuncu mu giyineceksin?”
“Bir insan ancak bu kadar erkek olabilir!”
“Erkek olduğuma göre?”
“Ne mutlu sana,” diyorum sanki bu çok gurur verici bir şeymiş gibi. Erkeklerden hayır gördüğümüz mü var ki cinsiyetlerine şükredeceğiz? “Ojemi geri ver.”
“Kafama atan sendin, gelip alabilirsin.”
“Ya sen neden defolup gitmek yerine çardağımda oturup sinir krizi geçirmeme neden oluyorsun?”
“Daha iyi bir işim yok diyelim.”
“Yersiz yere dedikodu çıkartacaksın, annem gelirse dünyanın sorusunu sorar ve ben panik anında çok fazla saçmalıyorum bu yüzden daha da dikkat çekerim.”
“Burada yan yana oturmamız neden dedikoduya sebep olsun?”
“Çünkü düştüğüm gün beni köye kucağında indirdiğini görenler olmuş ve bundan sonra yan yana görülürsek yapacak bir açıklama bulamadan adımızı çıkartırlar.”
“Düştün ve yardım ettim, şimdi de baklava getirdim normal bir şekilde oturduk konuşuyoruz. Abartacak bir durum yok ortada.”
“Sana göre yok tabii! Senden rahatı mezarda!”
“Sen de biraz rahat olsan fena olmaz, hem bak stresin fazlası zararlı.”
“Ne diyorsun ya? Delireyim mi istiyorsun anlamıyorum!” Derken ağzıma tıkıştırdığı baklavayla sinirim yarıda kesiliyor, çatık kaşlarım donmuş yüzümde baki kalırken öfkeli gözlerim lezzet şöleniyle kapanıyor burnumdan uzun bir soluk bırakıyorum. Bu haksızlık, sinirlenmeme bile fırsat kalmıyor, bu baklavanın lezzetiyle hepsi imkânsız.
“Söndön nöfröt ödöyöröm Pösöt!”
“Ne dediğini anlamadım ama sanırım iyi bir şey söyledin, teşekkür falan etmişsindir umarım.”
“Aynön!” derken battı balık yan giderdi gurur falan da hikâyeydi kendimi daha fazla tutabilecek değildim. Yuttuğum lokma kursağımdan geçmeden ojeli elimle tepsiye uzanıp Pusat’ın yakınımda olan yüzünü umursamadan iki dilimi daha peş peşe gömmeye devam ediyorum. Gülten Teyze gerçek bir Antepli olarak bütün el lezzetini baklavaya nakletmiş olmalı. Hayranlık uyandıran, muazzam bir lezzet. Uğruna güfteler yazılacak, şarkıları okunup ağıtlar yazılacak bir şölen.
“Ablan evleniyor demek, üzgün müsün?”
“Niye üzüleyim ki, zaten evden çıkmıştı o.”
“Nasıl yani?” Anlamaması normal bu yüzden ikinci sıranın ortasına geldiğimde kısa bir es vererek duraksıyorum.
“Ablam öğretmen Trabzon’da yaşıyor, yazları yanımıza geliyor. İki sene oldu yani evden çıkalı, şimdi evlenmesi üzmüyor.”
“Ne öğretmeni?”
“Sınıf öğretmeni.”
“Çocuklara katlanabiliyor yani?”
“Tuhaf bir şekilde evet, ben onun yerinde olsam anında sinir krizi geçirirdim.”
“Çocukları sevmiyor musun?”
“Katlanma seviyem düşük diyelim, her istedikleri olsun istiyorlar ve aşırı derecede sabırsızlar. Tahammülüm az.”
“Küçük kardeşin olmadığı için tahammül edememen normal, bir de kardeşin olsa herhalde evden sürerdin onları.”
“Ben abla olsaydım bütün kardeşlerimi tarlada amele olarak kullanırdım, evde boş yatan adam sevmem. Ama iyi ki yok, evin tek küçük kızı olduğum için mutluyum.”
“Evin küçüğü olmayı sadece on bir yaşıma kadar tadabildim, sonrası abilikle geçti.”
“Kardeşlerinin bütün sorumluluğu sende mi?”
“Büyük olmanın bir ağırlığı var, kardeşlerinin yerine getiremeyeceği her başarıyı elde etmen ve ebeveynlerini memnun edebilmen gerekiyor, onlar bunu istemese bile.” Bu kadar uzun bir açıklama yapmasını beklemediğimden, kısa bir an sessizlikle cevap veriyorum ve o sürede baklavayı çiğneyip ağır bir şekilde yutkunuyorum. Şeker komasına girmeye başladığımda ise ara verip diğer elimin tırnaklarına geçiş yapıyorum.
“Bu yüzden mi Tıp okudun?” Serçe parmağıma sürmek kolay diye ondan başlıyorum ama yaralı parmaklarımı bükemediğimden fırçayı tutmak zor.
“Kazanması kolaydı, öyle bir puanı saçma bölümlerde harcamaya içim el vermedi.”
“Yani zorla yazdın, istemeden.”
“Evet,” derken bunu kabul etmek zor olduğundan olsa gerek bakışlarını benden kaçırıyor ve tutmaya çalıştığım fırçaya bakıyor. “Hala acıyor mu?”
“Tam bükemiyorum, yara kabuk bağlamadı birkaç kere yeniden kanadı. Dikiş istiyordu kesin, Tıp fakültesini bitiremediğin için beni yanlış tedavi ettin.”
Burnundan bir gülme sesi çıkıyor, yarı sargılı parmaklarımı kendine çektiğinde ise tenim temasla uyuşuyor ve anlık yakınlığımızın bir ateş gibi içimi sarmasına şok oluyorum. “Sen mi sardın?” Tırnak bitişimin birkaç santim altında kalan sargılara bakıyor. “Krem sürüyor musun?”
“Tabii ki sürüyorum, bu ilk kesişim değil.”
“Belli,” derken elimin üstündeki yanık izlerine, avcumun içindeki çiziklere, kazma kürek tutmaktan hafif nasır tutmuş parmaklarıma bakıyor. “Sakarsın Sarışın.”
“Eli çabuk derdim ben.”
“Eli çabuk olanlar hırsızdır.”
“İnsanların akıllarını başlarından çaldığım doğrudur.” Kendimi öven alaycı cevabıma karşılık gülerken ciddi gözleri gözlerime bakıyor. Çimen yeşili gözlerin bakışı dilimi damağımı kuruturken sargısını çözdüğü yaralı parmağım açıkta ve ben gözlerimi gözlerinden alamıyorum. “Sadece akıl değil,” diyor gittikçe koyulaşan gözleri gözlerimden dudaklarıma ardından tekrar gözlerime çıkarken.
Evet, tamam.
Bu ne şimdi?
“Ne?”
“Sabır,” diyor ani bir irkilmeyle toparlanırken. “Sabır da bırakmıyorsun, sınıyorsun.” Elim hala elinde ama az önceki kadar elektrik dolu değil. En azından titremek istemiyorum.
“Sen sabırsızsan ben ne yapabilirim?” Zar zor çatabildiğim kaşlarımla elimi elinden ayırmaya çalışıyorum ama izin vermiyor, onun yerine bir doktor ciddiliğiyle eğilip yarayı kontrol ediyor.
“İyi görünüyor, birkaç güne iyileşir.”
“Fırçayı tutamıyorum, ayağım yüzünden tarlama gidemiyorum. İşe yaradığım tek şey sarmanın altını yellemek ve ateşi harlı tutmak.”
“Ateşi harlamakta iyisin,” diyor sargı bezini yaraya geri sararken. “Şaşırtıcı şekilde.”
“Neden şaşırtıcı?” Elimi elinden almam gerek ama teni tenimde öylesine aşina duruyor ki kopamıyorum.
“Dışarıdan daha saf görünüyorsun… Hemen çatma kaşlarını iyi anlamda.”
“İyi anlamda nasıl oluyor? Ayrıca ateşi harlayabiliyor olmamın saflıkla ne alakası var?” Sorumun ardından ima ettiği şey kafama dank ediyor. Elimi elinden ayırıp üstüne bir şamar atıyorum. “Sapıksın Pusat! Muhabbeti çektiğin yere bak!”
“Sarmanın ateşinden bahsettiğimi mi düşündün Sarışın?”
“O dediğimden bunu çıkaracağını nasıl düşünebilirim ki! Ayrıca şu elimi rahat bırak.”
“Elini elimden ayırabilirsin Sarışın.”
“Sarışın sensin.”
“Öyle mi? En son baktığımda saçlarım kahverengiydi.” Gözlerimi devirerek masadaki oje şişesine uzanıyorum ama ben kapağını açmadan elimden alıyor. “Ne yapıyorsun?”
“Elini benim yüzümden kestin, ödeşiyorum.”
“Senin yüzünden kesmedim, orada yoktun bile.”
“Ama sonuçta beni düşünüyordun.”
“Ne kadar inanarak boş konuşuyorsun, hayran kaldım!”
“Bunu zaten biliyorum, bilmediğim bir şey söyle.”
“Daha ojenin ne olduğunu bilmeyen biri oje süremez.”
“Oje miymiş bu?”
“Yok rujmuş!” Tarizime karşı ciddiyetle kapağı açıyor ve fırçayı yoğun boyasıyla birlikte havaya kaldırıp parmağıma yaklaşıyor ama kötü sürecek korkusuyla kaçıyorum. “Dur, sen yapamazsın leş olur silemem bir daha.”
“Sen yaralı elinle yapabileceksin yani?”
“Yukarıda bir sürü kız var, bulurum birini.”
“O kadar zor bir iş olduğunu düşünmüyorum Sarışın.”
“Sen beceremezsin, hayatında kaç kere oje sürdün?”
“Bu ilk olacak ama ben iyi bir Tıp öğrencisiydim, ince işlemlerde sınıf birincisiydim.”
“Oje sürmekle dikiş atmak aynı şey mi Pusat?” Hayret içeren soruma karşılık beni umursamadan fırçayı tırnağıma değdiriyor. Bırakacak gibi durmadığı için ona nasıl sürmesi gerektiğini anlatmam en mantıklısı. “Aşağı doğru tek fırça hareketiyle boyayacaksın.”
“Tek fırça?”
“Bir kere sür, bekle kurusun. Sonra tekrar sür, ileri geri yapma. Ayrıca fırçayı şişenin kenarına sıyır, çok boya var.”
“Bu kadar tekniğe gerek var mı ya?”
“Ya sen yapamayacaksın bunu, bırak.” Elimi çekmeye çalışıyorum ama müsaade etmiyor. “Yapamayacaksın dersen tetiklenirim.”
“O ne demek?”
“Hırslandırıyorsun demek, yapamayacağım bir şey değil alt tarafı oje süreceğim abartma!”
“Adını ruj sanıyordun Pusat.”
“Hiçbir şeyi unutmuyorsun!”
“Söyleyeli on dakika bile olmadığından olabilir mi acaba? Balık değilim.” Hafızam şükür ki on dakika önceyi hatırlayacak kadar dinç ama o beni duymuyor bile. Resmen gözünü parmağıma dikmiş pür bir odakla oje sürüyor. Hem de beni utandıracak kadar ince bir işçilikle… Taşırmaması şaka mı? Bence şaka. Şaka olmalı.
“Doğru söyle, sevgilinin ojelerini sen mi sürüyordun?”
“Sevgilim yok dediğimi hatırlıyorum.”
“Önceden de mi olmadı?” Sanki ben şimdiki sevgilisinden bahsediyorum. Sevgilisinin olmadığını zaten biliyordum, söylemişti. Gerçi yalan da söyleyebilir, aynı anda iki kadını idare eden tek erkek o olmaz. Ya öyleyse? Yani benimle bir başka kızı aldatmışsa? Hemcinsime yapılan hakarete karşılık Pusat’ı bir kaşık suda boğmam gerekiyor. Ama çok rahat ya, bu kadar rahat olamaz, illa gerilir. Gerçi o geceden bahsetmemi de birkaç kere ısrar söylemişti ama nedeni yarıştı ve herkese açık açık seviştiğimizi söyleyemeyeceğimizdendi.
“Sevgililerime oje sürmedim.”
“Liste kabarık sanırım.”
“Ne?” derken yüzük parmağımı bitiriyor ve fırçayı şişeye koyarken bana bakıyor. “Merak ettiğin kaç sevgilim olduğuysa, cevap iki. Uzun süreli de değildi.” Dudağında çarpık, ibne bir sırıtış beliriyor. Resmen bıyık altından gülüyor, şunun ağzına düştüğüme inanamıyorum!
“Bana ne canım ne kadar sürdüyse, ben oje sürdüğünü düşündüğüm için dedim öyle.”
“Kimseye oje sürmedim daha önce, deneyimli gözüktüysem iyi yaptım demektir.”
“Bana niye sürüyorsun o zaman?”
“Süremeyeceğimi söyledin de ondan, ayrıca dediğim gibi elini kestiğin için küçük bir iyilik yaptığımı düşün.”
“Senin iyiliğine ihtiyacım yok.” Böyle diyorum ama elimi tutmamasına rağmen hala aynı noktada tutmaya devam ediyorum. Fırçayı ojeye batırıp ortanca parmağıma geldiğinde onu durduruyorum zira bunun rengi farklı. “O beyaz olacak, üstüne karpuz çiziyorum şöyle.” Yaralı elimin ortanca parmağını kaldırıp el hareketi şeklinde yüzüne doğru tutarken pis bir sırıtış oturuyor dudaklarıma. Ergence, farkındayım ama komik mi? Evet, hem de çok.
“Kaç yaşındasın?”
“Yirmi beş,” diyorum sırıtarak ve şakasına bir öpücük gönderiyorum ama tamamen şakasına, art niyet aranması yasaktır!
“Oradan bakılınca on beş gözüküyor.”
“Ne güzel, genç göründüğüme sevindim.” Sonuçta kim on beş yaşındaki o incecik vücuduyla kalmak istemez ki? Bebeksi surat, sağlıklı saçlar, canlı gözler… Liseye geri dönmek istiyorum.
“Delisin, biliyorsun değil mi?”
“Delilik görecelidir, sana göre deli olabilirim ama köyün çatlak Çulluk Selim’ine göre çok akıllıyım.”
“Çatlak dediğine göre onun da senden aşağı kalır yanı yoktur.”
“Yaz!” Ağzım ona cevap vermek için açıldığı esnada adımı duyuyorum ve bu, annemin sesinden olsa gerek panikle dilimi ısırmama neden oluyor. Acıyla gözlerimi kapatırken ayağa kalkıyorum ama çok geç Annem bahçeye çıkmış bize doğru geliyor.
Allah’ım dünyayı yok etmek!
“Pusat?” Gözleri benden bariz bir şekilde yanımda duran ve elinde oje fırçasıyla bekleyen Pusat’a kayarken yanlış anlaşılmamak için delicesine yalvarıyorum ama içimden…