14. AYIYA DAYI

3331 Words
Milyonlarca yürek akıllarda tek soru, Pusat nereden annemin oğlu oluyor? Siz o samimiyeti ne ara kurdunuz da Pusat senin oğlun oldu anne? “Ne yapıyorsunuz siz burada?” Annemin delici gözleri Pusat’tan elindeki ojeye ve benim masaya yapışmış Pusat’ın dibinde duran elime kayıyor sırayla. “O ne elindeki, oje mi?” “Şey,” diyorum ama hangi açıklamanın bu durumu anlatmaya yeteceğine pek karar veremediğimden bakışlarım annemin sorgulayan bakışlarından arka bahçemizin içine kayıyor. “Pusat…” Evet, Pusat. Burada oturan şahsın adı, Pusat. Eee sonra? “Evet, görüyorum kim olduğunu sorduğum soru bu değil.” “Anne.” Çırpınışım bariz, karaya vurmuş balık gibi kuyruğu yere şaklatıyorum. “Annem baklava gönderdi,” diyor Pusat ayağa kalkıp ojeyi kaşla göz arasında cebine atarak. “Nişan için açmış.” Konuyu profesyonel şekilde baklavalara getirerek annemin dikkatini tepsilere çekiyor, bu başarısı karşısında onu alnından öpmek istiyorum ama dudaklarımın tenine değmesi baş başına bir bela olduğundan fikrini unutmam kısa sürüyor. “Aa evet! İlahi Gülten iki tepsi mi açmış, çok güzel olmuştur kesin bir bakayım.” Tepsiye bakmak için yaklaştığı anda önüne geçerek ona engel oluyorum zira ilk iki sıranın yokluğu burada evlat katli doğurabilir. “Bakıp ne yapacaksın anne, baklava işte.” “Yemedin değil mi?” “Yemedim tabii ki!” “Oğlum çok sağ ol buraya getirmişsin ama ben Gülten’e demiştim nişan alanına gönderirsin diye. Mesire alanına götürebilir misin bunu?” “Mesire alanı mı?” “Kasabanın dışında, kıyıdaki piknik alanı var ya orası. Bilmiyor musun?” “Hayır,” diyor Pusat başını iki yana sallayarak. “Ben gelmeyeli baya oldu, hatırlamıyorum.” “Aa, hayret de bir şey küçükken hep birlikte pikniğe giderdik. Sahile iner oynardınız çocuklarla nasıl unutursun.” Annem Pusat’ın hafızasını kınayarak cık cıklarken ben gülmemek için ağzımın içini ısırıyorum. “Yıllardır gelmiyorsun tabii köye, çok normal. İnsan toprağını unutur mu, biz de tüm sene yaşamıyoruz burada ama en azından yazları geliyoruz sahip çıkıyoruz. Sen hariç annem, seni dışarıda tutuyorum çünkü seni köyden ayırsak şükredeceğiz.” “Sağ ol anne,” diye araya girmeden duramıyorum. Bana laf atmazsa bugünü sağ salim atlatamaz çünkü biliyorum. “Ne demek yavrum, biz de seni böyle kabul ettik.” “Ne büyük bir lütuf.” Yapmacık bir gülümsemeyle popomu masaya yaslıyorum ve tırnaklarıma üflüyorum gergin bir şekilde. “Sana zahmet olacak oğlum ama Yaz ile birlikte tepsileri nişan yerine götürür müsünüz? Yaz tek götürürdü normalde ama ayağı malum, basamıyor. Zaten tek başına giderse tepsinin yarısını yer yarısını çocuklara dağıtır.” “Götürürüz,” diyor Pusat benim fikrimi belirtmemi beklemeden ayağa kalkarak. “Ben arabayla gelmiştim zaten.” “Oh çok iyi, çok sağ ol. Akşam geliyorsun değil mi nişana, annen gelecekti sen de gel. Çok güzel kızlar gelecek nişana, belki beğendiğin çıkar.” “Anne,” diyorum gereksiz, yersiz, ani bir çıkışla. “Ne alaka şimdi?” Gözlerim sus diyor ama annem hiç oralı olmuyor. Şu evde bir kere sözüm dinlense dişimi kıracağım! “Ay doğru, yakışıklı çocuksun vardır senin sevdiğin kesin.” “Ya konu buraya nereden geldi şimdi, oyalıyorsun bizi baklavayı götürüp hazırlanmaya başlayacağım daha! Diktin beni sarmanın başına, ojemi de süremedim. Daha makyajım var, saçım var, duş bile alamadım. Zaten güneşin altında sıcaktan üç ton koyulaştım! Ben bu sabah beyazdım anne, sen gelmişsin burada nişana gelecek kızlardan bahsediyorsun. Benim burada ayağım sakat, kaç saattir ayakta dikiliyorum. Oyalamanın sırası mı? Ne bakıyorsun, yürüsene baklavaları bırakacağız, iyi alıştın oturmaya!” “Kız, ne diyorsun öyle taramalı tüfek gibi ayıp!” “Ayıpsa ayıp bana ne?” “Yaz!” Annem ayağındaki terliği çıkartıyor ve eline alarak bana hizalıyor. Tamam, şimdi sakince o terliği yerine bırak dosti ve yolumuza bakalım. “Sen iyice cozuttun yeter, kaybol gözümün önünden!” “Kaybolacağım,” diyorum sinirli ve histerik bir şekilde. “Ablam da evleniyor, ben de gideyim de gör gününü!” “Bak şuna bak!” Terliği kafama fırlatıyor, muhteşem bir isabeti olduğundan ıskalamayacağını biliyor ve gözümü kapatarak darbeyi bekliyorum ama beklediğim acı gelmiyor. Gözümü açıp nedenine baktığımda yüzüme düşmüş gölgeye ve tam önümde asılı duran terliğe bakıyorum. Pusat, terliği tutmuş. Havada yakalamış. Kafama çarpmadan önce. “Biz gidelim artık,” diyor anneme kibar bir şekilde ve terliği annemin ayağının önüne bırakarak baklavaları almaya gidiyor. İki tepsiyi kucaklayıp bahçeden çıkarken başıyla bana ‘gidelim’ işareti yapıyor. Saf saf kırpıştırdığım gözlerimle terlik annem ve Pusat arasında gidip geliyorum. “Terliğimi mi yakaladı o?” “Refleks,” diyorum annemin şaşkın sorusuna karşılık yavaş adımlarla çaktırmadan kapıya ilerlerken. “Herhalde küçükken tenis ya da beysbol oynuyordu. İyi yakaladı ama tebrik etmek lazım.” “Siz bir haltlar karıştırıyorsunuz ama hadi hayırlısı.” “Ne haltı ya, kafandan kuruyorsun yine.” Çalan korna sesiyle adımlarım hızlandı. “Baklavaları bırakıp geleyim.” “Bırak, bırak! Bunun geri dönüşü var ama Yaz Hanım.” “Ben de seni seviyorum anne hanım.” El sallayıp öpücük atarak bahçeden çıkmayı başardığımda kapının önüne park etmiş halde beni bekleyen siyah cipe doğru yürüyor ve ön koltuğa oturup kapıyı sertçe kapatıyorum. “Sen az önce annemin terliğini havada mı yakaladın yoksa biz hayal mi gördük?” “Refleks,” diyor hafif çatık kaşlarıyla muhtemelen kendi eylemini sorgulayarak. “Kafana geleceğini düşündüm.” “Amacı oydu zaten,” diyorum ellerimle ortamızda bir gerçek varmış gibi göstererek. “Kafama atacaktı, ben acıdan mızıldanıp anneme naz yapacaktım ama sen terliği havada yakaladın!” “Kötü bir şey yapmışım gibi davranmayı kes.” “Kötü bir şey yaptın çünkü! Annem şimdi aramızda bir şey olduğunu, benden hoşlandığını falan düşünecek!” “Terliği yakaladım diye mi?” “Beni önemsiyormuşsun gibi göründü!” “Önemsiyorum,” diyor dürüstçe. Kısa bir an bu dürüstlüğü kalbimde değişik bir hareketlenmeye sebep oluyor ama devam ettiğinde sağ olsun his yerini acıya bırakıyor. “Hamile olabilirsin, yeterince darbe aldın zaten bir de terlikle iyice çökersin.” “Bebeğini korumak için yani,” diyorum oldukça sakin bir sesle. Sakinim ama içimdeki kırgınlığı ya da sinirini bastırmak için iki litre su içmem lazım. “Senin de dikkatli olman gerekmiyor mu? Sonuçta böyle bir ihtimal var.” “Yüksek ihtimalle yok.” “Bunu öğrenmek için bir buçuk haftamız var.” “Seni şarampolden aşağı yuvarlamak için beş dakika yeterli,” diyorum göz devirerek önüme dönerken. “Şuradan aşağı in, sonra sağa döneceksin.” “Yakınmış,” diyor kasabanın dışındaki mesire alanına yaklaştığımızı fark ettiğinde. Fark etmesi kolay çünkü nişanın organizasyonu kurulmaya başlanmış. Sandalyeler, masalar ve ablamla müstakbel eniştemin önünde oturacağı büyük arka plan kurulmuş, yerleştirilmiş bile. Yemek bölümü sol tarafa alınmış ve denize inen patikaya hava karardığında yanacak fenerler takılmış. “Burada her yer arabayla beş dakika.” “Alan da güzelmiş, bu kadar süslenmişken evlenselermiş direkt.” “Sen öyle yaparsın,” diyorum göz devirerek. “Nişan yapmazsın direkt evlenirsin.” “Kültürün empoze ettiği saçma adetler. Evlenme teklifi ettikten sonra nişan yapmaya ne gerek var?” “İnsanlara duyurmak için yapıyorlar genelde.” Onunla aynı düşünüyordum ama söyleyecek değildim. Yoksa fasulye kendini nimetten sayardı, uğraşamazdım. “Yüzük takıyorsan buna da gerek yok, zaten kendi aranda sözü vermişsin. Tüm bunlar yalnızca süreci doldurmak için üretilmiş kutlama bahaneleri.” Aklıma gelen anıyla gülüşüme engel olamıyorum. Bakışları bana kayıyor. “Niye gülüyorsun?” “Eski erkek arkadaşım geldi aklıma, o da aynı düşünüyordu. Şık giyinip süslenmek için kadınların uydurduğu partiler demişti nişan ve kına gecesine. Ondan ayrılmaya karar verdiğimde sırf uğraştırmasın diye nişan ve kına gecesi aşığı rolü yapmak zorunda kalmıştım.” Kendimi tutamayıp güldüm ve başımı iki yana salladım. “Siz erkekler gerçekten algılarınız kapalı yaşıyorsunuz.” “Genelleme yapıyorsun.” “Genelleme yapıyorum çünkü aynısınız. Çoğu zaman manipüle edildiğinizi bile anlamıyorsunuz.” “Gerçeği duymak ister misin?” Bana yan bir bakış atarken arabayı park ediyordu. Ona alayla bakıp söyle dercesine baktım. Kendince beni erkekleri yanlış tanıdığım konusunda nakavt etmeye çalışacaktı. “Bu seni üzebilir ama.” “Neymiş gerçek, çok merak ettim!” “O herif seni sevseydi, sevdiğin saçmalıklara saygı gösterir sırf sen istiyorsun diye uyum sağlardı. Yani Sarışın, bunu duymak seni yıkabilir ama manipüle edilen sen olmuşsun.” “Ne alaka, sonuçta hoşlanmadığı törenler. İçinde bulunmak istemiyorsa zorlamak saçma olurdu.” “Evet, ama sen seviyorsun ve bunlar bariz kültürler. Anne babanın isteyeceği de ortada. Yani seni zor durumda bırakmamak için bile olsa kabul ederdi.” Kapısını açmadan önce bana göz kırpıyor ve aşağı iniyor. Peşinden kapımı açarken önce alçılı ayağımı çıkartıyorum dışarı. “Ne yani,” diyorum kapıyı sertçe kapatıp o baklava tepsilerini alırken çatık kaşlarla hareketlerini takip ederken. “Sen mesela, bu tarz törenleri sevmediğin halde sevdiğin kız için kabul eder miydin?” “Ederdim,” diyor tereddüt etmeden. “Ama istememesi tercihim olurdu.” “O istemese ne olur ki? Aileler geleneklere önem veriyor. Ha nişan yapmamışsın ha kaçıp yıldırım nikâhıyla evlenmişsin, benim annem için aynı şey.” “Önemli olan senin ne istediğin değil mi?” “Öyle,” derken düşüncelerim derinleşiyor. Haklı olduğu bir gerçek, bunu kabullenmek ise beni oldukça şaşırtıyor zira Pusat’tan bahsediyoruz. Bizim şu an kedi köpek gibi atışmamız gerekiyor. Değil mi? “Peki, sen istiyor musun?” “Evet,” diyorum sırf istemediğimi görüp kendimi zorla ona beğendirmeye çalıştığımı sanmasın diye abartıyla. “Böyle anlı şanlı kırk gün kırk gece süren bir düğün organizasyonu hayalim var. Tüm kasabaya yemek dağıtacağım. Gece gündüz oynayacağız. Kınam hele? Al kaftanlara bürüneceğim, taçlar, tarlatanlar. Hele kocamın kafasında testi kırmak? En büyük hayalim.” Abartılı bir iç çekişle parmaklarımı iç içe getirip çenemin altına tutuyor ve gökyüzüne bakıyorum. Allah’ım, umarım bu söylediklerim dua yerine geçmiyordur çünkü kesinlikle istemediğim şeyler listesi bu saydıklarımdan oluşuyor. Maksat eğlence olsun. “Nişanımda da kesin beyaz giyineceğim mesela, sonuçta insan kere evleniyor canım? Beyazı her yerde kullanmam gerek, öyle ki gören nişan değil düğün yaptığımı falan zannetmeli.” Yalan, muhtemelen düğünümü bile bu mesire alanında yapacağım. Ablamın bu uğurda babama harcattığı paraları düşününce, bu alana ve elbiselerine verdiğimiz parayla kendime bir dip kazan alabileceğimi bilmek canımı ziyadesiyle sıkıyor. Birlikte mesire alanında yemekler için ayrılmış olan alana doğru yürürken Pusat yola diktiği gözlerini bana çeviriyor ama ben baklava tepsisine veda etmeden önce içinden aşırma derdindeyim. Bu yüzden ancak parmaklarımın arasına aldığım dilimi ağzıma sıkıştırıp ikinci dilimi aldığım esnada bakabiliyorum ona. “Ne oldu? Klasik Türk kızıyım değil mi, bayılıyorum törenlere, anlı şanlı düğünlere, davullu zurnalı evden çıkışlara.” Elimde baklava kalçamı bir sağa bir sola atıyorum. “Evleniyorum sonuçta, göbek atlamayayım mı?” Baklavaları boş masaya bırakıp bana döndüğü esnada ben bal olmuş parmağımı yalamakla meşgulüm. Bakışları yüzüme odaklanmış pervasızca balı parmağımdan emişime seyrederken birkaç saniye sonra gözlerini kırpıp yüzüme yaklaşıyor. Ne olduğunu anlamadan oluşan yakınlık karşısında geriye doğru kaçayım derken sendeleyince kolumu tutarak buna da engel oluyor. Neden gerildiğimi bilmiyorum ama umarım kalp atışlarımın saçma atış sesini duymaz. “Sarışın,” diyor çimen yeşili gözleri gözlerimle denk düştüğünde. Gözleri hafif bir muziplikle parlarken dilim damağım kuruyor, tenimde dolanan nefesini, parmaklarının sıcağını karnımdan kasıklara doğru yol olan sızıyla hatırlıyor ve özlüyorum. “Nedense bu dediklerin hiç inandırıcı gelmedi.” “Bunu demek için burnumun dibine girmene gerek yoktu,” diyorum anlık bir dürtüyle. “Burnundan ziyade dudaklarının diyelim.” “Aynı hesap, niye sürekli yaklaşıp duruyorsun?” “Yaklaştığım zaman yüzünün aldığı şekli seviyorum. Eline koca bir karpuz dilimi almış ama yemene izin verilmemiş gibi bakıyorsun.” “Yalnız, bu çok kötü bir örnek.” Sonunda uzaklaşmayı başarıyorum. “Karpuzu elime tutuşturursan onu yemem üç saniye sürer.” Elimi kalbime bastırıp ona arkamı dönüyorum ve geniş çimenlik alana bakıyorum. Hazır buraya kadar gelmişken ablam için alanın birkaç fotoğrafını çekiyorum ki aklı burada kalmasın. Gayet güzel hazırlanmış dekorlar ve oturma alanı, dans için ayrılmış geniş alan ve kumsala inen yola takılmış fenerler akşamı bekliyor adeta. “Merhaba!” Fotoğraf çekme işlemim bittiği esnada uzaktan bir ses. Siyah bol paça bir pantolon ve beyaz keten gömlek giyinmiş, topuklu ayakkabılarıyla çimenlik alanda zorla yürüyen kadına dönüyorum güne yüzünden gözlerimi kısarak. “Siz Bahar Hanımın kardeşisiniz sanırım.” Bu halde Bahar Hanım olamayacağıma kanaat getirmiş olacaktı ki direkt kimliğime karar kılıyor. Başımı sallayarak onaylıyorum. Uzattığı elini sıkarken adımı söylüyorum. “Siz organizatör olmalısınız.” Demek babam maaşının yüzde yirmi beşini size gönderecek. “Evet,” diyor onaylayarak ve kadının bakışları arkamda duran Pusat’a kayıyor. “Alanı görmek için mi geldiniz?” “Hayır, baklava getirdik. Yemek masasına bıraktık, siz gerekli düzenlemeyi yaparsınız. Bir de, baklava tepsisinin ilk iki sırası eksilmiş siz onları kimse görmeden servis tabaklarına aktarırsınız değil mi?” “Yemekler servis tabaklarında olacak, tepsi gözükmez.” “Oh, süper. Çoluk çocuk aşırdı hep baklavaları, tutamadık da ama siz hallediyorsanız iyiymiş. Çok güzel olmuş burası.” “Henüz bitmedi,” diyor kadın gülümseyerek. “Aslında buraya gelmeniz çok iyi oldu. Fotoğraf için alanı düzenlememiz gerekiyor ama karar veremiyoruz, bize modellik yapabilir misiniz?” “Anlamadım,” diyorum kaşlarımı çatarak. “Ne yapmamız gerekiyor tam olarak?” “Ablanız ve eniştenizin duracağı yerlerde duracaksınız sadece, bizde ona göre arka planı oluşturacağız. Sonradan sıkıntı olmaması için şimdi ayarlamak en iyisi.” “İyi,” diyorum kabul etmekten başka çarem olmadığından. Zaten şimdi eve dönsem mutlaka annem tarafından köşeye sıkıştırılacaktım. Olabildiğince geç gidip kendimi direkt duşa atmak en iyisi olacaktı. “Nerede durmam gerekiyor?” “Şey,” diyor kadın benden Pusat’a dönerek. “Siz de eşlik edebilir misiniz? Damadı temsilen biri lazım.” “Şart mı?” diye sormadan edemiyorum zira her adımımda yanımda olacak olması çok sinir bozucu. Kalbimin sakinleşmesine fırsat bırakmıyorlar resmen! “Biraz,” diyor kadın benim bu durumdan hoşnut olmayışımı anlamazdan gelerek. “Önce nişanın kesileceği yerden başlayalım. Çok uzun sürmeyecek zaten. Korhan!” Kadın fotoğrafçıyı yanımıza çağırarak bizi büyük çerçeveli panonun önüne alıyor. Önce yan yana yerleştirilmiş puf koltuklara oturuyoruz. Pusat’ın itiraz etmeden kabul edişine hayret ediyorum. Sanki nereye çekelersem oraya gelecekmiş gibi davranıyor ve bu önceki kişiliğini düşünürsek çok tuhaf geliyor. “Yasemin,” diyor fotoğrafçı yeşile dönmüş yüzüyle yanımıza geldiğinde. “Geldim.” “Adam gidici,” diyor Pusat oturduğu yerde arkasına yaslanırken. “Ölmez umarım.” “Midesi bozulmuş gibi,” diyorum onu onaylayarak. “Üzerimize kusmazsa şanslıyız.” “Buna yeltendiği anda kendini hastanede bulur.” “Orada olması gerek zaten, şuna bak bayılacak sanki.” “Sandalyeleri biraz daha yaklaştıralım.” Korhan denen adam sanki yüzünün rengi çok normalmiş gibi direktif verdiğinde yönlendirişine göre ortamı düzenleyen görevliler koltukları birbirine yaklaştırıyor. “Birbirinize bakar mısınız?” Derin bir nefes bırakıp başımı Pusat’a çeviriyorum. Öylesine boş boş bakışmak tuhaf geldiğinden gözlerim gözlerinden burnuna ve dudaklarına iniveriyor. Beni öptüğü anlar zihnimde sıralanıyor, yarısı ojeli parmaklarımı dizlerime bastırıp o anılardan uzaklaşmaya çalışıyorum ama onun da dudaklarıma baktığını görmek alt dudağımı ısırmama neden oluyor. “Tamam,” diyor Korhan. “Ayağa kalkabilirsiniz.” Şükür! “Şimdi ayakta yakın pozları alalım…” Eli midesinde dolanıyor. Kus da rahatla be adam! “Tam ortaya gelin, yüzük takılmış gibi birbirinize bakacaksınız.” “Çok şey istiyorsunuz,” diyor Pusat dişlerinin arasından. Bundan hoşnut olmadığını belirten homurtusuna karşılık sesimi çıkartmıyor, ters bir bakışla kolunu ittirerek ortaya gitmesini sağlıyorum. “Biz çok meraklıyız sanki sana, kabul etmeseydin ayrıca, et diyen mi oldu?” “Arada hafif boşluk olacak, ellerinizi kaldırın. Şimdi birbirinize bakın.” “Fotoğraf doğal çekilir, bu insanları zorla şekle sokuyor.” “Çünkü albüme koyulacak anılar bunlar.” “Yapmacık gülümsemelerden başka bir şey değil. Zorla güldürüp insanı şaklabana çeviriyorlar.” “Senin memnun olduğun hiçbir yok mu? Her şeye böyle iğrenerek bakmaya bayılıyorsun!” “Her şeye değil, yöntemlerime ters düşen şeyleri sevmiyorum o kadar.” “Şimdi birbirinize yaklaşın,” diyor Korhan konuşmalarımızdan bihaber yeşil suratıyla. “Şu harfler orantılı değil, biri taşıyor. Hanımefendi kıpırdamayın, düzeltsinler. Siz birbirinize bakar mısınız?” “Bakarız!” diyorum sinirle hafif yüksek sesle. Başımı kaldırıp Pusat’ın tepemde duran yüzüne bakıyorum. “Her şey senin yöntemlerine göre olmaz Pusat!” “Bunu söylediğin iyi oldu, bilmiyordum.” “İyi, öğrenmiş oldun!” Susuyoruz, arkamızdaki iki kişi B ve C harflerini düzeltirken biz Korhan’ın direktifine uyum sağlayıp birbirimize yakından bakmaya devam ediyoruz. “Tamamdır, şimdi dans pistine geçiş yapıyoruz.” “Bir bu eksikti,” diyorum topallayarak açık çimenlik alana geçiş yaparken. Dans, poz, yakın bakışlar… Ben uzaklaşmaya çalıştıkça daha çok yakınlaşıyorduk ve Pusat’ın sırf karnımda bebeği olma ihtimali var diye bunlara tahammül ettiğine emindim. Yoksa neden sabah bana baklava yedirmeye kalksın? Üşenmeyip oje sürsün? Ablamın işi için burada güneşin altında poz versin? Hamile olma ihtimalim onu bu kadar iyi birine çeviriyorsa kalsın, sırf bu yüzden yakınımda dolanmasına gerek yok! “Dans pozisyonu lütfen.” Korhan kesinlikle kusacak, buna eminim zira şu an yüzünün rengi çimenlerle aynı renkte. Pusat’ın da gözleri çimenle aynı renkte ama Korhan’ın yüzü kadar ürkütmüyor. “Gelinle damadım istedikleri poz nasıldı?” “Denizi arkaya alacak şekilde yukarıdan biz poz.” Ablam da kusura bakmasın çok şey istemiş! “Tamam, hanımefendi adınız neydi?” “Yaz,” diyorum Korhan’a iğrenerek bakmamak için bütün mimiklerimi kasarak. “Tamamdır, Yaz şimdi başını kaldır ama boyun fazla kısa parmak ucunda kalkabilir misin?” “Sence kalkabilir miyim Korhan?” Sinirle ayağımı gösteriyorum. Şunca çilemin içinde tek ayaküstünde parmak ucumda havaya kalkmadığım kalmıştı bir tek. “Ben hallederim,” diyor Pusat düz bir sesle ve nasıl halledeceğini sormama fırsat kalmadan tek kolunu belime sarıyor ve beni havaya kaldırıyor. Ayaklarım yerden kesilirken gergin bir şekilde omzuna tutunuyorum. En son bu kadar yakın temas kurduğumuzda parmakları en olmadık yerlerde dolanıyordu. “Güzel,” diyor Korhan içimdeki yangınları bilmeden. “Deniz tam arkada kalıyor, odağı çifte yapalım. Güneş batarken çekeceğiz, tam ışık alırız.” “Sağ çapraza geç,” diyor Pusat bakışlarını benden ayırmadan. “Ne?” “Sağ çapraza geç, güneşi direkt arkana alırsan yüzler karanlık çıkar. Sağ taraftan çekersen hem denizi alırsın hem de güneş ışığı kadının yüzünde olur.” “Fotoğrafçı mısın?” “Senin gibi değil,” diyor Pusat düz bir şekilde. Soytarılık yapmıyorum diyemediğinden bununla yetinmiş gibi bir hali vardı. “Ama ışığın nasıl ayarlanacağını iyi bilirim. İşini yapacaksan düzgün yap ya da doktora git, bayılmak üzeresin.” “Bayılmayacağım,” diyor Korhan bozulduğundan mı yoksa durumu daha kötüleştiğinden mi bilinmez gittikçe moraran suratı ter içinde kaldığında. Alnındaki ter damlaları yanaklarına süzülüyor, öyle ki gömleğinin yakaları çoktan ıslanmış. “Ama tuvalet bulsam iyi olur.” “Orman,” diyorum panikle ona bakarak. “Ormanın içinde küçük bir tuvalet var umumi oraya koş.” “Ne tarafta?” “Orada, orada!” Panikle arkasını gösteriyorum. Arabaların park edildiği alanın arkası ormana açılıyor. Pikniğe gelenler için köylünün yaptığı tuvalet hayratı da hem koku gelmesin hem de sinekler rahatsız etmesin diye uzağa yerleştirilmişti. Korhan makineyi Pusat’la benim arama bırakıp arkasını döndüğü gibi koşmaya başlıyor. “Hay ben senin bozulan mideni!” Pusat sinirle söylenirken bir yandan makineyi düşürmemeye çalışıyor. “Makineyi tut, düşmesin.” Dediğini yapıyor ve göğsüme yaslanmış makineyi elime alıyorum. Pusat beni yere bırakırken bozuk ayağıma fazla yüklenmeden Korhan’ın peşinden bakıyorum. “İyi olacak mı?” “Sabahtan beri böyle, yediği bir şey dokundu sanırım.” Yasemin gergin bir şekilde eli belinde Korhan’ın koştuğu yola bakıyor. “Çekimi yapamazsa yanarız, başka fotoğrafçımız yok.” “Hastalanacak zamanı mı buldu? Ablam onu seruma boğar fotoğrafı çekilmezse!” Evde çıkacak kaosu düşününce kaçıp gitme isteğim artıyor. Ablamın ağlamaları, hiçbir işim yolunda gitmiyor diyerek zırlamaları, babamın ‘madem fotoğrafçı yok şimdi evlenme’ diyerek fikir ortaya sunuşu, ihtimali bile saç beyazlatıyordu. “Sen çek!” Aniden Pusat’a dönüyor ve elimdeki makineyi eline tutuşturuyorum. “Işık ayarlarını falan iyi beceriyorsun, fotoğrafçısın, sen çek.” “Paranız neyse veririz,” diyor Yasemin sırf ablamla uğraşmamak adına. “Hiç sorun değil eğer yapabiliyorsanız yapın, ne olur!” “Düğün fotoğrafçısı değilim!” “Ne fark eder, ha ağaç çekmişsin ha Caner abiyi! İkisi de aynı şekilde odun gibi duracak ne de olsa.” “Birkaç fotoğraf, parça parça da video. Montajlarını biz yapacağız, ekibim il dışında başka bir düğüne katıldı. Korhan benimleydi, başka kimsem yok. Lütfen!” “Buna inanamıyorum,” diyor Korhan buradaymış gibi kötü kötü bakarak. Eğer yapabilsem ben yaparım ama ben sadece poz verebiliyorum. Selfie çekebilmek bile çok zor. Ona muhtaç olmak istemiyorum ama başka çaremiz yok. Gözlerim yüzüne odaklanıyor, mahzun çizmeli kedi kadar sakin ve uysalım çünkü maksat istediğimi yaptırmak olsun. “Gerçekten inanamıyorum…” Kendi kendine homurdanırken benimle göz göze geliyor. Başımı yana eğip kamerayı ona doğru uzatıyorum. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demeyi huy haline getirdiğime de artık kesinken eminim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD