Bizim evin belli bir düzeni vardır. Yaz başladığında ve okullar tatile girdiğinde ablam tüm senenin yorgunluğunu atacağı bir tatile çıkar ve bir hafta sonra soluğu yanımızda alır. Annem ise okuldaki işlerini bitirdiği gibi şehirdeki evi düzene sokup kendini kasabaya, ardından da köye atar. Babam uçuşlarından sonra annem neredeyse oraya konacak kadar büyük bir âşık olduğundan yıllık izniyle birlikte anneme gelir ve Temmuz aynın ilk haftasında annemle baş başa tatile gider, kalan bir haftasında ise köyde takılır. Zor dayanır, orası ayrı. Ben ve dedem zaten çok önemli bir şey olmadığı sürece kasabadan ayrılmayız, günün çoğu köyde, tarlada ve Pazar yerinde geçer. Temmuz, Ağustos bu şekilde devam eder ve Eylül’ün ilk haftası bittiğinde annem ve ablam eşyalarını toplar, o hafta sonu da okullarına dönüş yaparlar.
İşte o gün benim bayram günümdür. Annem buzluğu yemeklerle doldurmuştur, temizlik tamamlanmış ve ev piri paktır. Bize kalan onsuz yaşadığımız süre boyunca günlük temizliğimizi yapmaktır.
“Her şeyi hemen tüketmeyin, sen de yemek yap arada.”
“Tamam.”
“Evi iki üç gün de bir silip süpür.” Önce süpürmem gerekmiyor mu ben mi yanlış biliyorum? Olsun, fark etmez.
“Tamam.”
“Camları açık bırakmayın, içerisi hep toz olur. Yorganları yıkamıştım nevresim geçirirsin.”
“Tamam,” diyorum yaklaşık bir milyonuncu kez. Annem emirleri sıralamaya devam ediyor, ben onaylıyorum. Karşılık cevap verirsem iki saat daha öğüt verir, farkındayım.
“Ayağını kontrole götür dedenle, aksatma sakın.”
“Tamam.”
“Dedene iyi bak, aklı iyi değil bu aralar sana emanet.”
“Ben küçük olanım, ona emanet olmam gerekmiyor mu?”
“Küçükler büyür, büyüklere bakar olur. Artık çocuk değilsin.”
“Farkındayım!”
“Şu çocukla da kavga edip durma tüm köy sizi konuşuyor.”
“Anne,” diyorum bu sefer bıkkın bir tavırla. “Hadi, babam ağaç oldu beklemekten.” Onunla zaten vedalaştığımız için sadece gülümseyip el sallamakla yetiniyorum. Dedem o esnada evden çıkıyor, elinde annemin pişirdiği otlu börekten var.
“Canım gelinim, gitmeden bizi doyurmak için bir sürü şey hazırlamışsın. Sensiz ne yapacağız burada?”
“Aşk olsun dede, ben varım ya!”
“Sen mutfağa girersen biz karpuz dolması yeriz anca.”
“Bak şuna ya!” diyorum tiz bir sesle. “Ben gideyim şehre de gör sen gününü burada tek başına!”
“Yok!” diyor dedem bu fikir onu korkutmuş gibi başını iki yana sallayıp beni kolunun altına alırken. “Aç kalırsak da birlikte kalalım, ne yapacağım ben sen olmadan bu köyde?”
“Değil mi ya? Bensiz köyün tadı da olmaz tuzu da. Hem dolaba bir sürü karpuz attım, serada da var bir sürü daha kelekleşmedi. Serin serin yiyeceğiz, limonata yapmayı düşünüyorum, pazarda satarım.”
“Başladı yine taramalı gibi konuşmaya, planları içine anlat kızım ben gidiyorum. Baba kendine iyi bak, birbirinize iyi bakın.” El sallayarak arabaya atıyor annem kendini. Babam korna çalarak arabayı hareket ettiriyor ve peşlerinden döktüğümüz suyla ilerideki virajı dönerek gözden kayboluyorlar.
Dedemle birlikte peşlerinden attığımız yarı hüzünlü bakışlar burukluğunu kaybederken neşeyle birbirimize dönüyoruz. “Nihayet!”
“Sonunda baş başa kaldık!”
“Parti için hazırlıklara başlıyorum!”
“Ben bizim çocuklara haber veriyorum!”
*
Bahçeye indirdiğimiz üç masaya kahvehaneden aşırdığımız okey malzemelerini dizme işlemim bittiğinde patlamış mısırlarla dolu bardakları çardaktaki masaya yerleştiriyor ve sarı kolaları siyah kolaların yanına koyuyorum. Bardaklar, hazır. Börekler, kurabiyeler ve dev karpuz dilimleri, hazır.
Asmam çardaktan arka fonda çalıyor, dedem rakı şişesiyle bahçeye çıkıyor ve dedemin ‘çocuklar’ diye bahsettiği yetmişlik dedeler gülüp şakalaşarak yanımıza gelirken evden getirdikleri yiyecekleri masaya koyuyorlar.
“Ortama bak be ortama, ne güzel hazırlamışsın Vecihi.”
“Ben hazırladım Hüseyin amca!” diye bağırıyorum çardağın çatısından. Lambaları takmak için yukarı tırmanmıştım ama henüz inesim gelmemişti. Hüseyin amca irkilerek kafasını kaldırıyor. “Kız,” diyor hızlı hızlı yüreğini tutarken. “Gökten sesler duyuyorum sandım, ne işin var çatıda?”
“Işık takıyorum.”
“Yüreğimize indirecek bir gün.”
“Yaz, in aşağı!” Dedem merdivenin altına gelip inmem için yardımcı oluyor, ayaklarım yere bastığında merdiveni bahçe duvarına yaslıyorum ve konuklarımıza dönüp neşeyle bağırıyorum. “Hoş geldiniz ihtiyarlar heyeti!”
“Hoş bulduk, hoş bulduk! Sonunda gitti sizinkiler!” diyor Veysel amca şarkıya uyumla parmak şıklatarak. Öndeki göbeğini attıra attıra masaya gidiyor ve mercimek köftesini marula sarıp ağzına atıyor.
“Nefis nefis!”
“Benim hanım yaptı,” diyor Harun amca kendine sarı kola doldurduğu esnada. “Marullar bizim bahçeden, ben yıkadım.”
“İlaç kullandın mı sen bu sene?”
“Yok,” diyor Harun amca. “Doğal gübre, ilaç kullanır mıyım sonra tadı acı oluyor.”
Haklı, sonuna kadar doğal tarımı savunacağım, savunduracağım. Buradaki beş kişiyi de buna ikna edene kadar canım çıkmıştı ama başarmıştım.
“Hadi bakalım, Sütçü İmam da geldiğine göre okey masalarına geçiyoruz!” El çırparak kalabalığı masalara yönlendiriyorum. Herkes karışık oturduğunda bir tek benim sandalyem boş kalıyor.
“Dört tur oynuyoruz. Dördüncü turda en fazla kazananlar bir masada toplanıyor. Ardından dört tur daha oynuyoruz ve bu sefer kazananlarla final masası kuruyoruz. Eşlikçi yok, kazanan büyük ödülün sahibi olacak.”
İhtiyar heyeti kuvvetli bir alkışla beni onurlandırırken düdüğümü çalıyor ve sandalyeme oturuyorum. “Açık büfedir lütfen hizmet beklemeyiniz rakı oyundan sonra içilecektir.”
Üçüncü bir alkış tufanıyla oyun başlıyor. Taşlar dağıtılıyor, boynumu kıtlatıp taşları ıstakaya diziyorum. Perlerim hazır, vereceğim taşlar da alt köşede bekliyor. Büyük bir azimle benden büyük ihtiyarlarla savaşmaya başlıyorum. İlk eli Cihan amca alıyor, sinirden kudurduğumdan hırs yapıyor ve ikinci eli alıyorum. Üçüncü eli Avni amca alınca bana kalan son eli almak oluyor. Bütün taş çalma yeteneğimle hücum ediyorum. Bir numaralı masanın kazananı olarak yarı final masasına yükseldiğimde dedem karşımda oturuyor.
“Hazır mısınız?” diyor Veysel amca bütün peltekliğiyle ‘s’ harfini tükürerek. “Taş çalmak, mızıklamak, sonucu reddetmek yok. Dört elde bitiyor.”
Taş çalma kısmında herkes bana bakıyor ama zerre üzerime alınmıyorum zira kuru iftira! “Başlayın!”
Ortamda çıt çıkmıyor, taş sesleri dışında duyulan tek ses Kurtlu Lütfü’nün burnundaki hırıltı. Kaç kere dedim o eti aldır diye aldırmadı, şimdi karısına acıyorum sadece.
Ayakucumla yeri delercesine dizimi sallarken perlerimi oluşturuyorum. Elim kötüydü, kâinattaki en kötü taşlar bana gelmişti. Üç tane bir yan yanaydı, dokuz on on bir vardı ama geri kalanlar rengârenk rakamlardı. Sövecektim, ciddi anlamda sövecektim.
“Kötü galiba,” diyor dedem karşımdan pişkin pişkin gülerek. “Bu eli kimin alacağı belli değil ama kimin almayacağı belli.”
“Düşmanı uzakta arama büyük babaannende doğurur.”
“Burası kurtlar sofrası torunum,” diyor Avni amca dudaklarının arasındaki sigarayı sallandırarak. “Dedene bile güvenme.”
“Ona ne şüphe, ama unutmayın ki ben de o kurtlardan biriyim.”
Kurtlar vadisi yerine kurtlar köyünü çekiyor olmalıydık zira böyle bir ciddiyeti başka yerde bulmak zor. Herkes pür odakla sonucu bekliyor, benim ciddiyetim ise her an keskin bir hırsa dönüşüp ihtiyar heyetinin üzerine salınabilir. Kurtlar köyünün Memati’si olabilirim. Memati, ölüm demek anlarsınız ya.
İlk eli dedem alıyor. İzleyici kankaları onu kutlayıp yeni taşlar dizilirken pohpohluyor ve bu beni sinir ediyor. İkinci turda bütün stratejilerimi ortaya seriyorum, yani bu taş çalacağım anlamına geliyor. Başka çarem yok, bu eli alıp öne geçmeliyim.
“Evet!” diyerek ıstakamı ortaya çeviriyor ve rakiplerimin taşlarını ortaya deviriyorum. Hoşnutsuz homurtular duyulsa da izleyicilerimiz beni kutlarcasına alkışlıyor. Şimdi iki el daha var, bir tanesini kazanırsam sonuncuya gerek kalmayacak, ama kaybedersem finalde efor harcamam gerekecek.
Derin bir nefes alıyor, boynumu sağa sola esnetiyor ve parmaklarımı kıtlatıyorum. Çerez tabağından bir avuç leblebi alıp şarkıya eşlik ederek çiğnerken taşlar diziliyor, üçüncü ele başlıyoruz ve dünyanın en kısa eli oluyor. Tüm şansını bu masada harcayan Tavukçu Mustafa tam beş dakika içinde elindeki tek taşı sağa göndererek ıstakasını ortaya çeviriyor. Perleri gözümü yaşartıyor zira ben de olmayan bütün yüksek taşlar ona gitmiş.
“Kim dağıttı bu eli ya? Hile var!”
“Ağlama torunum,” diyor Mustafa amca kıs kıs gülerek. Ağlamayacağım, ağlatacağım. Şimdi üçümüzden biri kazanacaktı ve taşları ben dağıtacaktım. Zarları attım, çıkan sayıdan hesap edip sayarak herkese taşlarını verirken toplama esnasında üst üste koyduğum yüksek rakamları kendi önüme almış kalanları da rastgele dağıtmıştım.
“İyi olan kazansın.”
“Neyse ki iyiliğim herkes tarafından biliniyor.”
İhtiyar heyeti gülüyor, kahkahaları dudaklarımı büzmeme neden olurken onları bu kadar güldürdüğüm için göz devirip oyunuma odaklanıyorum ve yalnızca iki taş çalarak eli kazanıyorum.
“Taş çaldın, hileci.” İftira dedemden geliyor. İftira sayılmaz haklı ama kabul edecek değiliz zira taş çalmayı dedemden öğrendim. “Çalmadım, elimde ne varsa onu kullandım aha şahitsiniz!”
“Ben bilmem, eli hızlı bu kızın Vecihi.”
“Kabul etmiyorsun ki kaybettiğini, mızıkçılık yok demiştik dede!”
“Taş çalmak da yok demiştik.”
“Çalmadım!” Ne güzel yalan konuşuyorum ya, çarpılacağım şimdi. “Kanıt göster kabul edeyim!”
“Vecihi uzatma, kazandı işte kız.”
“Hileyle.”
“Kazandım mı kazandım, hile yapmadım ayrıca. Çocuk olan ben miyim sen misin?”
“Huysuz!”
“Mızıkçı!”
Bizi masadan kaldırıyorlar, dallardan ördüğüm ve kıvrımlarının arasına okey taşları yapıştırdığım tacı alkışlar eşliğinde başıma yerleştirip eğlenceye başlıyoruz. Oynak havalar yerini harmandalıya bırakıyor, ihtiyarlar heyeti bir yandan rakılarını içip diğer yandan çerezlerini götürürken bazıları oynamaya devam ediyor. Ama saat iyice geç olduğunda kimseye rahatsızlık vermemek adına müziği kapatıyoruz. Dedemin yakın arkadaşları kalıyor sadece, onlar bahçede içmeye devam ederken ben çerez tabağımı alıp yorgun bir şekilde tacımı başımdan düşürmeden odama çıkıyorum. Odam yan bahçedeki tarlama bakıyor, bu yüzden perdelerimi çoğunlukla çekmiyorum. Gece uyurken gökteki yıldızları seyretmek çok eğlenceli ve masalsı geliyor. Şehirde bulunamayacak bir atmosfer, bazen dokunabileceğimi bile düşünüyorum.
İçeri hava dolsun diye açık bırakılmış olan pencereyi kapatmak için topal ayağımla yürüyorum. Oynamak iyi hoş da sakat ayakla yapılacak iş değil.
Pencereyi kapatmadan önce küçük tarlamı kontrol edeyim diyorum ama karanlıkta gördüğü siluet kaşlarımın çatılmasına neden oluyor. Domates fidelerimin arasında koca bir gölge var. Bostana çarpıyor, yerdeki koca kabakların üzerinden atlıyor. Hırsız gecenin bu vakti sabah kahvaltımı süsleyecek olan, bin bir emek verdiğim sebzelerime dadanmış durumda. Elime geçen ilk şeyi, bir yastık olması çok ironi, aşağı fırlatıyorum sinirle. “İn misin cin misin çık git tarlamdan!”
“Lan,” diyor aşağıdaki gölge başına çarpan yastıkla sendeleyerek. Kalpli yastığım ayağının dibine düşüyor ve başını ovuşturarak yukarı çeviriyor yüzünü. Sokak lambasının altında gölgelere karışan yüzü gördüğümde şaşkınlığım artıyor. “Yaz,” diyor neredeyse fısıltıyla. Hani odam ikinci katta olmasa hiç duymayacağım.
“Pusat,” diyorum kısık bir bağırışla. “Ne işin var senin burada?”
Bir şeyler söylüyor ama kısık sesli olduğundan duyamıyorum bu sefer. Duymak için pencereden sarkıyorum. “Düşeceksin!” diyor bu sefer daha yüksek sesle.
“Duyamıyorum ki! Gecenin köründe deli misin tarlamda dolanıyorsun?”
Yine bir şey diyor tarlaya bakarak ama anlamıyorum. Anlamamak beni sinirlendiriyor, üstüne tacım başımdan düşüyor, hal böyle olunca aşağı iniyorum yeniden. Dedeme görünmeden ön kapıdan çıkıp yan bahçeye geçiş yaparken içimden binbir sövüş gerçekleştiriyorum.
Tarla kısmına açılan kapıyı ittirip toprağa bata çıka sebzelerimi ezmeden Pusat’a doğru yürürken gözlerim hasar arıyor. Pusat’ta değil tabii ki, tarlamda. Bu saatte domateslerimi ezmiş olması olası ve sonucu kesinlikle yaşamını etkileyebilir.
“Umarım mantıklı bir açıklaman vardır,” diyorum karşısına dikildiğimde. Elinde tuttuğu tacımı parmaklarının arasında çevirirken kaldırıp bana doğru tutuyor. Yakınımdaki yüzünde gördüğüm kan ve morluklar ağzımın açılmasına ve boğazımdan tiz bir çığlığın çıkmasına neden oluyor. Eli çığlığım artmadan dudaklarıma kapanırken susmamı söylüyor ama nasıl susabilirim ki? Şu haline bak, yamalı bohça gibi olmuş!
“Elimi çekeceğim ama bağırmayacaksın!”
Sakin olmaya çalışarak başımı sallayıp gözlerimi kırpıyorum ve elini yavaşça ağzımdan ayırıyor. “Ne bu halin? Kim dövdü seni? Yasadışı dövüşe mi başladın şimdi de? Aptal mısın sen, ölmek mi hedefin? Yoksa sokakta önünü kesitler cüzdanını almak istediler de vermedin mi? Bir cüzdan için dayak yemeye değer mi Pusat?”
“Başladın yine senaryolara,” derken dudağı acımış olacak ki yüzü buruşuyor ve geriye doğru sendeliyor. Düşmesin diye ellerim ceketinin kolunu buluyor, bu sefer acıyla inleyen o oluyor zira tuttuğum yerden elime bulaşan vıcık sıvıyla kolunda yara olduğunu anlamam zor olmuyor. Kan kaybetmiş, kan kaybetmesine neden olan onu sendeleten bir yarayla karşımda duruyor.
“Hastane,” diyorum panikle. “Dedemi çağırıyorum, hastaneye gidelim.”
“Hastaneye gidecek olsaydım sana gelmeden direkt giderdim,” diyor benden daha sakin bir tonla. Yaralı olan o ama endişeden dört dönen benim!
“O zaman git,” diyorum panikle kolunu bırakarak. “Yaralısın ne işin var burada? Oradan bakılınca baytar gibi mi duruyorum? Öküzlere bakmıyoruz!” Kendimi bir an tavuğu tedavi etmeyen doktorlar gibi hissediyorum. Tavuğun suçu neydi de pansuman yapılmamıştı bilmiyorum ama Pusat’ın suçu belliydi.
“Laf atmayı asla es geçmiyorsun,” diyor başını iki yana sallarken ve bileğine taktığı tacımı havaya kaldırıp başımın üstüne koyuyor. “Ne bu?”
“Taç,” diyorum sanki tek konumuz buymuş gibi.
Gözlerini kısıp daha yakından bakıyor. “Üzerinde Okey taşı var.”
“Çünkü okey tacı.”
“İlk defa böyle bir şey görüyorum.”
“Çünkü ben yaptım,” diyorum tavrımı bozmadan ve ellerini ittirip başımdan ayırıyorum. “Güzelmiş,” derken gözleri taçtan gözlerime iniyor.
“Niye geldin buraya Pusat?”
“Eve gidemezdim.”
“Eve gidemiyorsun, hastaneye gitmelik bir durum yok diyorsun ama bana geliyorsun?”
“Aynen, içeri alacak mısın beni?”
“Dedem ve arkadaşları bahçede!” diyorum sorusuna karşılık hayretle. “Seni eve alacak değilim!”
“Pansumana ihtiyacım var.”
“Hastaneye git!”
“Gidersem polis işin içine girer.”
“Birini mi öldürdün?” derken geriye kaçıyorum ama elimi tutup beni durduruyor. “Saçmalama!”
“Yalan söylemediğini nereden bileceğim?”
“Kavga ettim,” diyor sakin kalmaya çalışarak. “Olay büyürse işler karışır, kimsenin bilmemesi gerekiyor.”
“Sen de beni mi seçtin sırrını saklamak için?”
“Ağzın beklenmedik şekilde sıkı.” İğneleyişi karşısında onu şamarlamak istiyorum ama vuran vurmuş, ben vursam ne olacak? “Ayrıca gidecek başka bir yer bulamadım.”
“Arkadaşın da mı yok?”
“İnsan sevmem,” derken başparmağının ucuyla dudağına dokunuyor ve eline bulaşan kana bakıyor. “En azından pansuman yaptıracak kadar.”
Karar vermem üç saniye sürüyor. Aptalım, biliyorum. Kendimi riske attığımın da farkındayım ama kabul ederken içimde şüphe yok. Onu alıp eve doğru çekerken de öyle.