18.EE YAP Bİ PANSUMAN

2719 Words
Bazen ayakların seni aklında olmayan bir yere götürür, oraya nasıl geldiğini, neden geldiğini anlamaya çalışırken karanlığın içinde yakalanırsın. Toprağa batmış halde, gecenin karanlığında düze çıkmaya çalışırken görmeyi beklediğim ama bunu kabul etmekte zorlandığım suret ikinci kattaki penceresinden bana hayretle bakarken öncesinde başıma yediğim yastığın darbesini atlatmaya çalışıyordum. Yukarıdan aşağıya doğru eğildiği esnada kafama düşen ikinci cisim ise bir an sersemlemiş olan zihnimi ikinci kez dumura uğratmaya yetmiş ve artmıştı. “Sakın ses çıkarma,” diyor önümden yürüdüğü esnada aniden durup işaret parmağını bana doğru çevirerek. Kahverengi gözleri şüpheyle beni süzerken kaşları çatık halde. Çilli yanakları kızarmış, sıcaktan mı yoksa beni gizlice eve sokmanın heyecanından mı emin olamıyorum. “Ses çıkarmıyorum.” “Konuştun ama! Ses çıkarmadan mı konuşuyorsun sen?” “İşaret dili bilmiyorum,” diyorum göz devirme ihtiyacımı güçlükle bastırarak. Bana ses çıkarma derken ses çıkarmamı sağlayan da o oluyor. Gerçekten ikonik! “Konuşmaya hakkın yok, yürü.” Bana yürü diyor ama hareket etmiyor. Önümüzdeki merdivenlere bakıyorum, evin sahanlığında duruyoruz ve mutfağın olmayan kapısından bahçeye açılan açık kapıyı görüyorum. Dışarıdan türkü sesi geliyor, türkü ve bardak sesleri. “Yolu bilmiyorum önce senin yürümen gerekiyor.” “Konuşma demedim mi?” Bir an, işte tam da bu an pişman olmaya başlıyorum. Ben neden buraya geldim? Gerçekten gidecek başka yerim olmadığından mı yoksa gece gece kendimle zorum olduğundan mı? Her koşulda şu an buradayım ve kendime sabır diliyorum, dünya üzerindeki en garip insanla yaralı halde baş başayım. Eğer tersine denk gelmezsem ki düzüne hiç şahit olmadım, bu gece sabah vardığında tüm köye baklava ısmarlayacağım. Elimi sessizce havaya kaldırıyor ve üzerindeki kanlarla birlikte merdivenleri gösteriyorum. Sessiz emrime karşılık göz devirip önüne dönüyor ve aradaki üç basamak mesafeyle yukarı çıkmaya başlıyor. Beyaz üzerinde kırmızı küçük çiçekler olan elbisesi beline oturmuş kalçasından aşağı dökülüyor. Görüntüsünde abartılacak bir şey yok, gayet normal ama şu halde bile kumaşın altındakileri çoktan gördüğümden mi bilinmez, vücudumun belli yerlerine kan pompalıyor. Hayır, hayır Pusat! Kendine gel, bu hata bir kere oldu. Pardon, iki kere oldu ve üçüncüsü kesinlikle zarar. Bu kız zararlı, aklını şaşırtıyor ve hata yapmana neden oluyor. Korunmamak ne demek? Üstelik şu durumda baba olma ihtimalin bile varken! Sakin ol ve gözlerini başka yere çevir. O dolgun kaçlardan uzağa, duvara, yere, ayak bileklerine değil! Açıktaki sırtına dökülmüş sarı saç tellerine ve başındaki okey taşlarıyla süslü taca da bakma. İtiraf etmesi zor ama bu bile ayrı bir çekicilik katıyor garip görünümüne. “Çabuk,” diyor merdivenler bittiğinde bana dönüp kenara çekilerek. “Karşıdaki odaya gir, kapıyı kapat pansuman malzemelerini alıp geliyorum.” Dediğini yapıyorum ama çabuk olmak yerine adımlarım tembel. Nedense yakalanmayacağıma eminim zira beni eve kapıdan aldığına göre evde sadece dedesi olmalı. Annemin dün annesi ile konuştuğunu duymuştum, bugün gitmiş olmalıydılar. Geniş oturma odası direkt olarak koridorla birleşik. Sediri andıran oturma grubu camın önüne boylu boyunca yerleştirilmiş. Duvarda büyük bir televizyon ve ortada da kare bir sehpa var. Duvarlara yerleştirilmiş çerçevelerde mutlu aile fotoğrafları yer alıyor. Tolstoy doğru söylemiş, bütün mutlu aileler gerçekten birbirine benziyor ama bu benzerliğin içinde Yaz, nedense bir başka duruyor. Gösterdiği kapıyı açıyorum ve içeri girip arkamdan kapatıyorum. Loş ışıkla aydınlanan odası büyük sayılmaz ama çokça eşyası olduğu kesin. Giysi dolabı, kitaplık, üzerinde bilgisayar olan bir masa ve camın dibine yerleştirilmiş dağınık halde duran battal boy yatak. Yatağın üzerine çerez tabağı koymuş, pervazda da kola var. Yerde ve sandalye tepelerinde kıyafetler var. Duvarlarında ise farklı çeşitlerde çiçek resimleri ve çerçeveler içine alınmış çok sayıda karpuz dilimi resmi var. Yatağına yaklaştığım esnada dağınık nevresimin üzerindeki desenler hayretle gülmeme neden oluyor. Karpuzlu, neden şaşırdıysam? Masasındaki kalemlik, bilgisayara yapıştırılmış etiketler, defterler… Her şey karpuzlu. Bu kadar karpuz delisi olduğuna inanamıyorum. Ben sadece meyvesini sevdiğini düşünüyordum ama o gerçek anlamda, karpuz bağımlısı. Öyle ki odasının içi bile karpuz kokuyor. Yatağa oturuyorum yavaşça. Çerez tabağını elime alıp içindeki fıstıklardan ağzıma atıyorum beklerken. Atıyorum atmasına ama çiğnerken patlayan dudağım yeniden kanamaya başlıyor. Şerefsizin eli ağırdı, sağ olsun iyi sarsılmıştım. “Ne yapıyorsun?” Oturmak sıkıcı geldiğinden uzanma kararı almıştım, çerez tabağı karnımda ağzıma fındık atmak üzereyken odaya girişiyle kısa bir an donuyorum. “Seni bekliyorum.” “Çerezlerimi yiyerek mi?” “Karnım aç,” diyorum onu umursamadan ağzıma Antep fıstığı atarak. Kabukları tabağa bırakıp yenisini alırken odanın ışığını arttırıyor ve yanıma geliyor. “Sen sarhoş musun?” Sorusu çerez tabağındaki bakışlarımın ona dönmesini sağlarken güçlükle yutkunuyorum zira farkında olmadan çok fazla yakınıma gelmiş. “Aşağıda ihtimal vermiştim ama şu an eminim, sarhoşsun.” Elbisesinin göğüs kısmı eğildiği anda bollaşıyor, dekoltesi gözüme çarparken parlayan gözleri vücudumu süzüyor. “Gözlerinle bedenimi soymaya çalışıyorsan birazdan başaracaksın.” “Sapıklaşma da ceketini çıkart.” “Bence sen bunu becerebilirsin.” “Sen bu gece bana imtihan diye mi gönderildin?” “Bu tanıdık geldi,” diyorum parmağımı ona doğru kaldırıp sallayarak. “İmtihan diye ben sana derim.” “Ben seni kurtarmak için peşine takıldım sen benim başıma bela olmak için geldin kapıma.” “Beni kurtarmak için mi?” Alayla gülüyorum. “Neyden kurtarmak içindi çok merak ettim.” “Uyuşturucu batağından?” diyor ortada bariz bir gerçek varmış gibi elleriyle havayı göstererek. “Kötü yola gidebilirdin, ne malum beni fark edince yolunu değiştirip yarışa katılmadığın ya da ben orada seni beklerken birilerinden paket alıp satmadığın?” “Gerçekten kafandaki dünya hayret edilesi.” “Gecenin köründe kaşınla gözün yer değiştirmiş halde kolunda kesikle kapıma geldiğin düşünülürse, senin dünyan daha hayret edilesi… Kalk ve ceketini çıkart.” Emrine uyum sağlayarak doğruluyorum ve tabağı dizime bırakıp üzerimdeki gömlek ceketi çıkartıyorum. Üstümde yalnızca siyah tişörtüm kaldığında kahverengi gözleri kocaman oluyor. “Siktir!” “Senin gibi uslu kızlar küfreder miydi?” “Uslu bir kız olduğumu hiçbir zaman savunmadım,” diyor gözlerini kolumdaki uzun çizikten ayırmadan. “Ayrıca bu şeye karşılık söyleyebileceğim tek şey bu! Hay bin ezik armut!” “Tarla işi küfür, sevdim bunu ağzına daha çok yakışıyor.” “Kes sesini! Bu kolunun hali ne? Kim yaptı bunu sana? Bıçakla mı yaptılar?” “Cam kırığı,” diyorum sırtımı yatağa geri bırakarak. “Bıçak taşıyacak kadar psikopat değildi.” “Çok aklı yerinde biri tarafından gasp edildin yani?” “Gasp edilmedim, karşılıklıydı. Onun halini görsen, daha çok acırdın.” Poker… Siktiğimin Sinan’ı! Yediği tüm yumrukları hak etmişti it herif, özellikle Yaz’ın kalçasına doğru inmeye cesaret eden eli ve arkasından pişkin pişkin konuşmaya yeltenen ağzı! “Elinde böyle bir yarayla gelmene bakılırsa onu kalbinden falan bıçakladın herhalde?” “O kadar gözü kara değilim,” diyorum abartısına karşılık yükseklerde uçmasın diye. “Bir sik kafalı yüzünden hapse girecek değilim.” Yatağa bıraktığı pansuman malzemelerini alıp tek dizini kırarak boşluğa otururken yukarı sıyrılan eteklerine ve açığa çıkmış bacaklarına bakmamak adına yutkunuyor ve çerezlere odaklanmaya çalışıyorum. “Keşke var olan iki gramlık aklını bunu düşünmeye değil de kavga etmemeye ayırsaydın.” “Hak edene hak ettiği dayağı atacaksın, demiş atalarımız.” “Senin ataların gangster herhalde?” Gülüyorum, gülünce dudağımdaki kurumuş yara açılıyor ve kan sızmaya başlıyor. Yüzümdeki yaralara kayan endişeli gözleri kapağını açtığı tentürdiyot şişesini kenara koyarken elime kayıyor. Başparmağımın çizgisinden bileğime kadar uzanan uzun ve derin bir kesik. Kan ilk başta çok akmıştı ama bulduğum bir bez parçasıyla durdurabilmiştim. Şimdi ise üstü kan toplamış, temizlenip üstünün örtülmesini bekliyor. “Daha ne kadar bakacaksın?” “Bu yaranın dikiş istemediğine emin misin?” “Altı yıllık Tıp tecrübeme binaen evet, eminim.” “Ben değilim, ya yanlış bir şey yaparsam?” “Yapman gereken tek şey yarayı temizleyip sargı beziyle kapatmak ve bantlamak Sarışın.” “Dikebilirim istersen, hastaneye gitmeyeceğin belli.” Teklifinde samimi olduğundan kaşlarım gerginlikle çatılıyor ve usulca havaya kalkıyor. Dikmeyi mi teklif etti o bana yoksa bana mı öyle geliyor? “Buna kesinlikle gerek yok ama sadece meraktan soruyorum, nasıl yapacaksın onu?” “Dikiş ipimle? Yaraya alkol döküp bulduğun ince iple dikiyorsun ve bitiyor. Doktora gidemeyen yaralılara müdahale böyle ediliyor, edilmiyor mu?” “Hiç sanmıyorum,” derken elimi yatağa koyuyor ve oflayıp puflayarak tentürdiyottu pamuğa dökerek yarama bastırıyor. Dikiş atmasına izin vermediğim için mi bozulmuştu morali? Bunu yapabileceğine gerçekten inanıyordu yani? “Acıyor mu?” Yara sızım sızım sızlarken bakışları bir yandan yüz ifademi inceliyor. Aslında acıması gerek, acıyor da ama onun yüzüne bakarken bu acıyı duymamıştım. “Sızlıyor.” “Sızlasın! Kavga etmemeyi öğrenirsin böylece! Ee ne demişler? Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!” “Böyle özlü sözler bilir miydin sen ya?” “Sen beni ne zannediyorsun acaba? Tüm gün sosyal medyada dolaşan sığ düşünceli beyinsiz bir sarışın mı?” “İlk gördüğümde cahil bir köylü kızı olduğunu düşünmediğimi söylesem yalan olur.” “Aptalsın,” diyor sanki hala bunu düşünüyormuşum gibi alıngan bir şekilde. “Ön yargılı bir aptal!” “Adım Pusat diye boks yaptığımı düşünen ben değildim tarla faresi.” Gözlerini devirip burnundan gülüyor ve pamuğu sinirle yaraya bastırarak inlememe neden oluyor. Bahçeden gelen şarkı sesi olmasa muhtemelen inlediğim için bile kızabilir. “Vicdansızsın.” “Sen de kalpsizsin bir şey diyor muyuz?” Yok, canım hiçbir şey demiyor, demez. Ağzı var dili yok dedikleri Yaz olsa gerek! “Allah’tan demiyorsun,” diyorum ağzımın içinde homurdanarak. Kaşları beni duyamadığı için çatılsa da pür odak işine devam ediyor. Yarayı sımsıkı sarıp beni kangren etmeye karar vererek bantladığında sıra yüzüme geliyor ve bunun için yatağa tam tırmanıp bana iyice yaklaşıyor. “Tebrik ederim,” diyor alaycı bir gülümsemeyle. “Kaşınla gözün yer değiştirmiş.” “Bu duruma çok sevinmiş görünüyorsun.” “Eden bulur diyorum.” Her fırsatta laf çarpıtmasına karşılık göz devirmek istesem de yüzüme yaklaşmış elleri ve aramızdaki santimler buna izin vermiyor. Alt dudağını düşünceli bir tavırla ağzının içine yuvarlayıp ısırırken pamukla kaşımın kenarına yaklaşıyor. Gözleri hep bu kadar güzel miydi yoksa içtiğim üç bardak alkolün etkisi mi? Çilleri bariz bir şekilde hep burnunun ve yanaklarının üzerinde ama şimdi bir başka parlıyorlar. Sarı saçlarının üzerine yerleştirilmiş okey taşlarıyla süslü dallardan yapılmış taç çok manasız ama öylesine yakışmış ki yadırgayamıyorum. “Deden bahçede arkadaşlarıyla sanırım?” Konuyu değiştirmem şart, yoksa yine yanlış bir hamleye başvuracağım. Durmayı bilmem gerek, o kadar iradesiz değilim! “Partimiz vardı, onlar hala oturuyor.” “Parti mi?” “Evet, niye şaşırdın bu kadar?” Şaşırdım, şaşırdım çünkü köy yerinde parti vermek çok beklendik bir durum değildi. “Bilseydim parti verdiğini ben de buraya gelirdim.” “Sen davetli değildin, özel bir parti bu herkesi almıyoruz. Tüm yaz annemlerin gitmesini bekledik yapalım diye.” “Vay canına, VİP üyeleriniz var yani? Meraktan soruyorum, kimler davetli köy heyeti mi?” “Merak ettiğin için söylüyorum, ihtiyarlara özel.” “Sen ne oluyorsun bu durumda?” “Ben istisnayım, köyün yaşlılarından okey meclisi kurup turnuva düzenliyorum.” “Kendi düzenlediğin turnuvayı kazandın o zaman?” Başındaki tacın açıklaması bu olmalı. “Hile yapmadığına emin miyiz?” “Kazanmak için her şeyi yapabilirim,” diyor hile yaptığını ima ederek. Haklı çıkmam beni şaşırtmıyor, hile yapıp üstüne de yapmamış gibi kendini savunduğuna eminim. Ve buna emin olmak beni daha çok şaşırtıyor, ben ne ara bu kıza dair şeyleri bilir hale gelmiştim? “Her seferinde beni daha çok şaşırtıyorsun.” “Beklentin düşün olduğundandır, yoksa ben normal bir insanım.” Buna gülüyorum işte, hatta öyle ki sesim biraz fazla çıkıyor ve bu elini ağzıma kapatmasına neden oluyor. Boğuklaşan kahkaham onun kocaman olmuş dehşet dolu yüzüyle duruluyor. “Ne gülüyorsun öyle dünyanın en komik fıkrasını duymuş gibi?” Elinin altında homurdanıyorum. Yaraya parmak bastığından bihaber beni bu şekilde öldürmeye çalıştığı kesin. “Gerçekten dayak istiyorsun!” Dayaktan ziyade heyecan arayışındaydım ama ne araba yarışları ne de sarhoş bir bilinçle geceye karışmak bana o heyecanı vermiyordu. Elimi bileğine götürüp ağzımdan ayırıyorum. “Belayı severim.” “Hiç belli etmiyorsun!” diyerek tarizi dokunduran o oluyor bu sefer. Kanaya dudağıma ve avcuna iz bırakan kana bakıyor yüzünü buruşturarak. “Her yerin kan içinde!” “Ne oldu? Miden mi bulandı?” “Yok iştahım açıldı, vampirim ya ben kan görünce dayanamıyorum! Ya sabır, ya selamet!” “Belirti yok yani hala?” “Son bir hafta Pusat,” diyor temizlediği yaranın üzerine merhem sürmek için geri çekilirken. “Henüz hiçbir belirti yok ve bir hafta sonra bu dertten kurtulacaksın!” “Dert olduğunu söylemedim.” Her koşulda bir şeyleri yanlış anlamakta üstüne yok. “Her neyse, pansuman bitti şimdi evine dönebilirsin.” “Dönerim,” diyorum yatağa daha çok yayılıp çerezleri yemeye devam ederken. Dönerim ama ne zaman? Muhtemelen sabah zira şu an kalkıp hareket edesim zerre yok. Ayrıca karnım aç, bir şeyler yemem gerekiyor. Yorgun olmam da cabası, eve gitmek için gizlice dışarı çıkmam ve yayan halde geri dönmem gerek ki anneme yakalanmadan girmem zor. “O zaman kalk!” “Ne kadar insafsızsın, yaralı haldeki hastayı evden mi kovuyorsun?” “Yaralı? Evet. Hasta? Hayır.” “Gaddar? Evet. Vicdanlı? Hayır.” “Nankörsün, seni gizlice eve almam bile vicdanımın göstergesi!” “Karnım aç, yemek var mı yoksa çerezlerle mi idare edeyim?” “Ne arsız çıktın sen ya!” diyor bağırarak. “Yayıldıkça yayıldın, kalk şu yataktan!” “Kalkacağımı sanmıyorum, sen gelebilirsin ama.” “Oldu, başka isteğin?” “Yemek demiştim ama,” dediğimde yerdeki minderi alıp karnıma vuruyor sertçe. Onu durdurmaya çalışırken parmaklarım elbisesine tutunuyor, dengesini kaybedip öne doğru yalpalarken son durağı göğsüm oluyor. Ama yüzü yüzüme denk düşmek yerine duvara yöneliyor. Yatay şekilde göğsüme uzanıyor, başı duvara çarpmak üzereyken elimle engel oluyorum. Düştüğü yerde çırpınarak kalkmaya çalışırken tacı başından düşüyor, saçları dağılıyor ve beli kışkırtıcı bir edayla kıvrılıyor. Çıplak bacaklarını havayı dövüşü eteğini iyice yukarı sıyırırken hamile olma ihtimali beni harekete geçiriyor. Kolum belini hızlıca sararken onu yanıma çekiyorum. “Ne yapıyorsun ya?” “Çırpınıp durma.” “Beni üstüne çeken sensin!” “Çırpın diye değil!” “Üzerine düşürdün beni, tabii ki çırpınacağım!” “Niye balık mısın sen? Karaya mı vurdun?” “Denizkızını tercih ederim.” Gülüyorum, kendini beğenmişliği göz kamaştırıyor. Dışarıdan sade görünüp içinde büyük bir şölen taşıyor. Bunu, onu o gece kulübünde gördüğüm an daha iyi anlamıştım. Siyah etek ve askılı bluz vücudunun saklı kalan hatlarını açığa çıkartmıştı ve o sandalyede bacak bacak üstüne atmış halde oturarak arkadaşlarıyla sohbet edişi, şarkıya uyumla yerinde dans edişi ve neşesiyle kalabalığın içinde kendini belli edişi… Köyde yaşayan, tarla aşığı kızın bir yalan olduğunu düşünmüştüm. Sanki o, o değildi. Belki de ikizi ya da ikinci kişiliğiydi. Sonra peşime düşmüştü, o karanlık gecenin içinde arabası arkamdan geliyordu. İndirdiği camın ardında onu göreceğimi tahmin etmeme rağmen kocaman açılmış kahve gözlerini gördüğümde koca bir şaşkınlık sarmıştı içimi. Beni sinirlendiriyordu. Sinirlendirip liseli bir çocuğa dönüşmeme neden oluyordu. Onu gıcık etmek, saçını çekip kaçmak ve o arkamdan söverken kahkahalar atmak istiyordum. Tanıştığımız günden beri tuhaf bir şekilde her yerdeydi. Odamın camından görülen tarlada, köyün dar sokaklarında, şehirde, ormanda, şelalede… Her yerdeydi ve her yerde olmaya devam ediyordu. Öyle ki ayaklarım bile artık istemsizce ona gidiyordu. Ve ben bununla ne yapacağımı inanın bilmiyordum. “Neden sustun?” Meraklı bakışları yüzümde dolanıyor. “Şu elini belimden çekmek için neyi bekliyorsun?” “Sence bizden anne baba nasıl olur?” Sorum onu durduruyor, kalkmak üzereyken bedenini yanıma bırakıyor ve sırt üstü yatarak tavana bakmaya başlıyor. Sessizliği derin bir iç çekişle süslenirken parmakları karnının üzerinde birbirine bağlanıyor. “Bilmiyorum,” diyor dürüstçe. “Açıkçası hiç anne olmayı hayal etmedim.” “Her kızın hayali evlenip anne olmaktır sanıyordum.” “Benim zaten bebeklerim var, bitkilerim benim bebeğimdir.” “Gerçek bir bebekten bahsediyorum.” Karnında karpuz büyütmeyecekse toprakta yetiştirdikleriyle bir alakası olmayacaktı. Bu ikisini nasıl benzer buluyordu anlamış değildim. “Ben de onu diyorum, gerçek bir bebek doğurmayı hayal etmedim. Hazır hissettiğimde söylenemez. Sen peki? Sen hazır mısın böyle bir ihtimale?” “Hayır,” diyorum onun gibi dürüst olarak. “Benden nasıl bir baba olur onu da bilmiyorum.” “Sence tek sorun buna hazır olmamamız mı?” “Bir sürü sorun var,” diyorum bu sefer iç çekerek. “Korkuyor musun?” “Korkuyorum.” “Korkma, yalnız değilsin.” “Heh!” diyor alayla ellerini havada sallayarak. “Şimdi içim rahatladı, sağ ol.” Gözlerimi devirirken geniş bir şekilde esniyorum. Uyku bastırıyor, nedeni alkol mü, aldığım darbeler mi yoksa kokusu mu? “Rahatlasın, sinirli olunca çekilmez oluyorsun.” “O yüzden mi hep sinirlendiriyorsun?” “Sen sinirlenmeye yer arıyorsun diyelim ona.” “Normal bir insan değilsin ki, dengesiz davranırsan sinirlenirim tabii ki!” “Sarışın,” diyorum ağzımın içinde belli belirsiz. “Hı?” diyor aynı mırıltıyla. Bir şey söylemek istiyorum ama uykunun ağırlığı üzerime çöküyor, ne ağzım kımıldıyor ne kolum. Kımıldayan tek şey koluma yaslanan başıyla birlikte küt küt atan kalbim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD