Sabahları nasıl uyanırsın diye sorsalar, götü başı dağıtmış halde uyanırım, derim. Yatağın en olmadık köşesine uzanmış kolum bacağım, aşağı sarkmış başım, akmış salyam ve çapaklarım. Bizde yalan yok, neysek oyuz. Tabii bu hal, tek başına uyuduğumda gerçekleşmesi normal bir hal. Eğer yanımda biri varsa muhtemelen daha bilinçli uyur, yattığım gibi de kalkarım ama şimdi, bacaklarıma sarılmış kolları hissederek derin uykudan uyandığımda irkilmem kaçınılmaz.
Pusat’ın dün gece tarlama dadanması, yaralarını görmem ve onu gizlice odama alıp pansumanını yapmam zihnimde taptaze anılar olarak hüküm sürüyor. Bulanık bakışlarım önce duvarımda ardından kulağımın dibinde duran kırk beş numara ayağa kayıyor. Allahtan çorap giyiniyor diyeceğim de bu sıcakta ikisinin birleşimi pek sağlıklı bir koku sunmuyor. Yine de tuhaf bir şekilde iğrenmek yerine komik buluyorum, paleti andıran koca ayağının dibinde durmam bile komik. Oysa gözlerimi kapatırken yanında uzanmış olduğuma eminim, şimdi buraya nasıl geçtim, salyam pantolonun paçasına nasıl aktı? Kolum diz kapağına nasıl dolandı?
Kalkmak için hareketleniyorum, bacaklarım kollarının arasına sıkışmış, ayağım boynuna yaslı duruyor. Kapana yakalanmışım da baş aşağı ağaçtan aşağı sallanıyorum sanki öyle bir pozisyon.
“Ya!” diyorum nefesi çıplak bileğime çarptığında huylanarak. “Pusat! Uyan!” Kollarının arasında çırpınmaya başladığımda irkilerek açılıyor gözleri. Önce nerede olduğunu anlamaya çalışıyor ardından çenesine yediği ayağımla yastığa gömülüyor. “Ah!” diye bir inilti yayılırken boğazından kolları gevşiyor ve ben neredeyse başıma geçmiş elbisemin eteklerini düzelterek oturur pozisyona geçiyorum. “Yapışmışsın kene gibi kalk!”
Diyene bak, adamın bacaklarına yapışmam yetmiyor bir de salya akıtmışım. Görmeden silmeye çalışıyorum, yanağımdaki izi görmezse sıkıntı yok. O toparlanmaya çalışırken ben yanağımı ve pantolonunu siliyorum ama işe yaradığını söylemek yalan olur.
“Sabah sabah kafa açıyorsun yine,” derken sargısız elinden destek alarak doğruluyor. Kaslı kolları bu hareketiyle kasıldıkça kasılıyor, sabah sabah gözüme şenlik sunuyor sağ olsun ama bulunduğu konum hiç şenlik kaldıracak gibi değil. “Bir sabah normal uyanamaz mısın?”
“Yatağımda yattığın düşünülürse, hayır. Uyanamam!”
“Bu ilk değil sonuçta,” diyor kendini yastığıma geri atarak. Yüzünü ovuşturarak homurdanırken ben ayağımı karnına geçiriyorum sertçe. “Yaz!” diyor sert bir şekilde başını bana çevirirken. Hiç etkilenmedim, sinirini gitsin onu bu hale getirene göstersin benim başımı yakmasın!
“Seni eve gizlice soktum ve sen uyuya kaldın! Bu beni kullandığın anlamına geliyor.”
“Adı üstünde uyuya kalmışım, ayrıca gece bir yere gidecek değildim. Yanıma uzanıp uyuya kalan sendin.”
“Yatağımda uyumak yerine yerde yatacak değildim! Sen yerde ya da sandalyede uyuyabilirdin!”
Bana inanamayarak bakıyor, sanki dünyanın en absürt şeyini söyledim tipe bak!
“Sabah sabah mükemmel bir enerji, az daha bağır da deden direkt odaya dalsın.”
“İyi hatırlattın,” derken onu çekiştiriyorum. “Kalk yataktan doğru evine, hadi! Dedem birazdan uyanır televizyonun karşısına geçer, o zaman hiç çıkamazsın bu odadan.”
“Yatağın rahatmış, dedenin evden çıkmasını bekleyebilirim.”
Rahatlığı bana iyice battığından karın boşluğuna sert bir tekme geçiriyorum ama onu duvara yapıştırayım derken ben yataktan düşüyorum. Ayılmak için bunu çok yaparım ama daha önce hiç ayağımdan yakalanmamıştım. Pusat ona vurduğum ayağımı bilekten tutarak durdururken başım yerde bedenim yay gibi gerilmiş, sargılı ayağım karnında durur halde öylece kalıyorum.
“Hayret bir şeysin!”
“Beynime çok kan gidiyor,” diyorum panikle doğrulmaya çalışırken. “Burnum kanayacak şimdi!”
“Ne alaka?”
“Kanar çünkü biliyorum!”
“Cinssin gerçekten, hem bana vuruyorsun hem kendin düşüyorsun. Düşme diye tutuyorum sonra da burnun kanıyor.”
“Kanamadı daha,” diyorum kalkabilmek adına bir şeylere tutunmaya çalışırken. Elbisemin karnıma kadar sıyrıldığı gerçeğini de bir yana bırakmak zorundayım. Neyse ki altımda penye şortum var. “Kanayacak ama tutacağına yukarı çeksene!”
“Çeksem niye çektin dersin, tutsam niye tuttun olurum!”
“Sana çek diyorum, dediğimi yapsam sorun yaşamayız!”
“Al!” diyerek elimi tutuyor ve beni hızlı bir şekilde doğrultuyor ama bu hız yüzünden kendimi durduramadan kafam kafasına çarpıyor. Acıyan alnım çenesine yaslanırken yüzüm buruşuyor. “Çürük karpuz! Kafam yarıldı!”
“Küfür mü bu?”
“Yaz!” Dedemin sesi odamın önünden duyulduğunda içimdeki panik artıyor. “Uyandın mı?”
“Yandık biz, yandık! Dedem seni uçağın motoruna takıp Avustralya’ya uçuracak!”
“Neden Avustralya?”
“Aborjinler orada yaşıyor çünkü!”
Başımı kaldırıp yüzüne bakıyorum ama bu kadar yakın olmayı da beklemiyorum. “Yaz,” diyor dedem bir kere daha dışarıdan. “İçeri geliyorum, iyi misin?”
“Saklan!” diyorum fısıltıyla ve kapıya dönüyorum. “Uyandım dede!”
“İyi misin?”
“Evet, yataktan düştüm.”
“Kaç kere dedik sana uyanmak için kendini yataktan atma diye, başını yaracaksın bir gün!” Kapının kulpunu aşağı indireceği esnada bağırıyorum. “Girme!”
“Niyeymiş o!”
“Dur bekle, üstümü giyineyim!” Ayağa kalkıyorum panikle ve Pusat’ı da peşimden kaldırarak dolabıma doğru itiyorum. Kıyafet dolabımın iki kanadını açıp geniş içine sığıştırmaya çalışırken bana sövdüğüne eminim ama bunu o istedi. Çok biliyorsa gece kalkıp gitseydi, şu an burada yakalanması dedemi şahlandırır üzerimize salardı. Namus derdinden değil, beni evlendirme meramından!
“Sakın sesini çıkartma,” diyerek Pusat’ı uyarıyor ve kapakları sertçe üzerine kapatıp elbisemi düzeltiyorum.
“Gelebilirsin dedem.”
Kapıyı açıyor, bakışları direkt beni bulunca gülümsüyor. “Hadi gel de şu otlu gözlemelerden yiyelim, acıktım.”
“Saat kaç ki?”
“Ne bileyim ben,” diyor hafif sinirle kaşlarını çatarak. “Yemek yemek için saate mi bakacağım? Acıktım işte.”
“Sen saat on olmadan yemezsin dede.”
“Sen kalkıp gelene kadar on olur. Yüzünü yıkamadan neden üstünü giyindin, bir yere mi gideceksin?”
“Yok, ne alaka?”
“Pijamanı üstünden çıkartmazsın normalde, ondan.” Gözleri elbisemi inceliyor. “Bu dün giyindiğin elbise değil mi?"
“Kirlenmemişti, yine giyindim.”
Başını aşağı yukarı sallıyor, bakışları bu sefer yere kayıyor. “Yaralandın mı?”
“Ne?”
“Pansuman malzemeleri burada, yaralandın mı?”
Ben benim aklıma sokayım. “Yok,” diyorum ama sonra aklıma elim geliyor. “Parmaklarım kesilmişti ya, onları temizledim.”
“İyi,” diyor geri geri yürürken. “Yüzünü gözünü yıka, mutfağa gelirsin. Sonra tarlaya gideriz.”
“Sen niye geliyorsun ki?”
“Pusat dip kazanla gezmiş, bir bakayım nasıl olmuş.”
“İyi halt etmiş!” diyorum ağzımın içinden. Dedem gideceği esnada durup yanıma doğru geliyor.
“Sen neden nefret ediyorsun Pusat’tan?”
“Ne alaka şimdi,” derken bakışlarım dolaba kayıyor. Orada havasızlıktan bayılmıştır umarım. “Nefret etmemi gerektiren bir şey yok.” Yalan ama neyse, şu an sırası değil.
“Kızım kedi köpek gibi sürekli kavga ediyorsunuz. Bir sorun mu var?”
“Yok!” Bağırmak istiyorum, uykudan yeni uyanmış çatallı sesim sabah sabah bu kadar hızlı yalan konuşmanın etkisiyle iyice parçalara ayrılıyor. Dedem ise ani çıkışıma kaşlarını kaldırarak karşılık veriyor.
“Niye celallendin yine?”
“Dede, sabah sabah bu konuları konuşmak zorunda mıyız?”
“Çocuk sana yardım etti tarlayı sürmek için ona bile laf ettin.”
“Ben kendim yapmak istiyordum, çünkü orası benim tarlam!”
“Tamam da ayağın sakat, ayrıca tek bu da değil. Nişanda da kavga ediyor gibiydiniz. Bir şey mi geçti aranızda?”
“Acıkmadın mı sen?”
“Acıktım dedim ya sana az önce, lafı değiştirme.”
“Çişim geldi,” diyorum kapıya yönelerek. “Yüzümü de yıkamadım, idrar kesem patlayacak şimdi.”
“Tamam,” diyor dedem kapıya doğru yürürken ve bir anda duruyor. Panik meraka karışıyor, neden durdu ki şimdi? Ne güzel çıkıyordu odadan. “Sen hallet işini gel aşağı,” diyor ve odayı hızlı bir şekilde süzüyor. “Bir dahakine de ayakkabıları dolaba atmayı unutma.”
Ayakkabılar… Kapının yanında çıkartılmış kocaman siyah erkek ayakkabıları… Benim diyemeyeceğim kadar büyük ve renksiz.
Şimdi utançtan bayılmazsam bir daha hiç bayılmam. Dedem odadan çıkıyor, ben peşinden kapıyı kapatırken kıpkırmızı halde dolaba doğru ilerliyorum.
“Çık,” diyorum başımla dışarıyı gösterirken. İki büklüm halde uzun bacaklarını dışarı fırlatırken başını yasladığı yerden ayırıp doğruluyor. “Çık sıçtık sıçacağımız kadar çık.”
“Anladı mı?”
“Anladı tabii ayakkabıların kapının yanında!”
“Siktir, unutmuşum.” Bunu şu an fark etmesi büyük başarıydı diyeceğim de benim de hatam vardı. Panik yapmış, yakalanmayacağım derken ayakkabıları peşinden tıkıştırmayı unutmuştum. “Ne yapacağız? Sorun olur mu?”
“Olur, olmaz… Bilmiyorum. Yanlış anladı, aramızda bir şey var zannedecek.”
“Olmadığını söyle?”
“O zaman neden odamdasın geri zekâlı? Aramızda bir şey yoksa neden seni gizlice odama alayım?”
Omzunu dolaba yaslayıp dağınık saçlarını daha çok karıştırırken tek kaşı yavaşça kalkıyor. “Neden aldın beni odana?”
“Yalvardığın için olabilir mi? Yavru köpek gibi kapıma dayanıp yok orya gidemem yok buraya gidemem deyip durdun!”
“Benden gerçekten bu kadar çok mu nefret ediyorsun?”
“Senden nefret etmiyorum, ediyorsam bile çok değil.”
“O zaman sorun ne?”
“Sorun devamlı yalan konuşuyor olmam! Ailemden bir şeyler saklıyorum ve saklamaya çalıştıkça yakalanıyorum! Bu hoşuma gitmiyor, bak yakalandık!”
“Dedenle konuşabilirim.” Nafile bir çabayla bana yardım etmek için hamlede bulunuyor, göz yaşartıcı ama dalga geçmeden edemiyorum.
“Ne diyeceksin, torununuzu hamile bırakmış olabilirim şimdi götü tutuştu bu yüzden korkup yalan söylüyor, beni de acıyıp odasına aldı, aramızda hiçbir şey olmadı, mı?”
“Böyle söyleyince saçma geldi, daha çok batırmama neden olabilir.”
“Ben de öyle düşünmüştüm Pusat.”
Elimle kapıyı gösteriyorum. Olacakla öleceğe çare yoktu, kapıdan girmişti kapıdan çıkacaktı. “Pencereden atlayabilirim.”
“Dedem ayakkabıların sahibini aşağıdan yakalayabilecek yetenekte bir insan, yani bence pencereden atlasan da kurtulamazsın.”
“Yapacak bir şey yok,” derken savaşa hazırlanır gibi dikleştirdiğim bedeniyle yanımda bir dağı andırıyor. Ürpermeden edemiyorum zira etkilendim, yalan söyleyecek değilim. “Hadi,” başıyla kapıyı gösterirken ceketini giyiniyor ve bana öncelik tanıyor.
“Yok,” diyorum yapmacık bir kibarlıkla ellerimi öne sürerek. “Lütfen, önden sen git.”
“Kendini kurtarmak için beni öne atıyorsun öyle mi?”
“Aa,” diyorum abartılı bir ifadeyle elimi karnıma koyarak. “Benim içimde bebek olabilir strese gelemem!”
“Sadece bir ihtimal olduğunu sanıyordum?” derken tek kaşı havalanıyor. Keyfi bir omuz silkişle onu ittiriyorum. “Bu kullanmayacağım anlamına gelmiyor.”
“İşine gelişine göre… Çok işgüzarsın.”
“Benim de huyum bu, ne yaparsın?”
Birlikte odamdan çıkıyoruz, o önde ben arkada sedirli oturma odamıza doğru ilerlerken dedemin aşağıda olduğunu duyuyorum. “Mutfağa inmiş.”
“Beni kesmek için bıçak mı arıyor?”
“Onun için bıçağa gerek yok.”
“Nasıl yani?” Bana dönmeye çalıştığında merdivene denk geldiği için tökezliyor, düşmesin diye ceketini ensesinden kavrıyorum.
“Tüfekle halledebilir, dededen kalma baya antika ama tam on ikiden vurabiliyor.”
“Sağ ol, içimi rahatlattın.”
“Rahatladıysan önüne bak, yuvarlanmanla uğraşamam.”
“Ayağı sakat olan sensin, sen dikkat et.”
“Çok romantiksin, sırtına da alacak mısın beni?”
“Eğer gerekiyorsa,” diyerek bana dönmeye yelteniyor yine. Bu çocuk gerçekten dengesiz bir deli. “Saçmalama beni sırtına alacak değilsin!”
“Neden olmasın?”
“Çok komiksin gerçekten, acaba beyninin yarısını bu komiklikler için bedel olarak mı verdin. Merak ediyorum.”
“Seninle konuşurken beyin kullanmaya gerek duymuyorum diyelim biz ona.”
“Ha, ha, ha!” derken kalan basamakları inmiş ve ellerimi omzuna çarparak bedenini itiyorum. Birlikte mutfaktan içeri girdiğimizde dedemin bakışları ikimizi buluyor, ne düşündüğünü çözemeyeceğimiz bir tavırla ikimizi süzerken Pusat’ın yüzündeki yara izlerini görünce kaşları çatılıyor ve bana dönüyor. “Sen mi yaptın?”
“Keşke,” derken iç çekiyorum. Onu bu hale getireceğimi düşünmesi onur vericiydi ama ben yapmamıştım. “Ama nasıl olduysa kendini bu hale getirmeyi başarmış.”
“Günaydın Vecihi amca,” diyor Pusat araya girerek.
“Geçin oturun.”
“Pusat gidiyordu,” diyorum sanki yukarıda yakalanmamışız gibi normal bir tavırla. “Tutmayalım şimdi onu, hadi sen git.”
“Gözlemeleri pişir Yaz, çayı demledim.”
“Çok marifetlisin bu sabah!”
“Senin de dilin fazla uzun bu sabah.”
“Yo, her zaman ki halim.” Topal adımlarla tezgaha çıkarttığı tavayı alıyor ve annemin sarıp dolaba koyduğu ve dedemin çıkartıp çözdürdüğü otlu gözlemelerden büyük üç taneyi sırayla pişirmeye başlıyorum. O esnada dedem Pusat’ı oturtuyor. “Anlat bakalım, Yaz yapmadıysa ne bu suratının hali?”
“Küçük bir kavgaya karıştım, eve gidemeyeceğim için Yaz’dan yardım istedim.”
“Ben niye görmedim geldiğini?”
“Sizi rahatsız etmeyelim dedik,” derken sırtımda bakışlarının ağırlığını hissediyorum ama dönüp bakmak yerine gözlemelere odaklanıyorum. “Yaz bana pansuman yaptı, sonra ben uyuya kalmışım. O da uyuya kaldı ama ayrı ayrı uyuya kaldık.” Yalandan kim ölmüştü bilmem ama Pusat birazdan bayılabilirdi.
“Tabii,” diyor dedem inanmış gibi yaparak ama inanmadığını apaçık belli ederek. “Kesin öyledir.”
“Öyle,” diyor bir de ciddi ciddi başını sallayarak. Bu çocuk beni çıldırtacak, gerçekten.
“Eve gidemedin demek.”
“Annemleri endişelendirmek istemedim.”
“Sizinkiler dönmüyor mu şehre?”
“Annem dönecek çocuklarla ama babam buradaki bahçelerle ilgilenecek, onunla kalmamı istedi.”
“Yavuz bu sene baya ilgileniyor bahçelerle, bunca zaman boş bıraktı baya işi var.”
“Bu saatten sonra gücü yeter mi emin değilim.”
“Sen ne güne duruyorsun?” Bunu diyen benim, dedem değil. “Koskocaman adamsın, babana bırakacak değilsin herhalde bahçeleri. Üstelik onlar senin mirasın.”
“Bu mirası kabul ettiğimi hatırlamıyorum.” Derken oldukça sakin. “Sırf dedelerim burada doğup büyüdükleri için bana neden tarla ameleliği kalıyor anlamış değilim.”
“Amele sensin!”
“Olmadığımı söyledim halbuki?” derken tek kaşını kaldırıp gözlerini yana çeviriyor. Küçümsediğini alenen belli ediyor oluşu gururuma mı yoksa sinirime mi dokunuyor emin değilim. Galiba ikisine birden sarılıyor zira kıpkırmızı kesildiğime eminim.
“Tarlada çalışmak seni amele yapmaz, emekçi yapar. Sen bir tohumu özenle işlediğin toprağa dikip büyürken sabırla beklemek ilgilenmek, emek harcamak ne demek asla bilemeyeceksin. Ve buna amelelik diyecek kadar sığ görüşlüsün.”
Pişmiş gözlemeleri masanın ortasına koyuyor ve sandalyeme sertçe oturuyorum. Aslında ortamı terk etmem gerekiyor ama ikisini yalnız bırakacak değilim. Tavırlı bir şekilde gözleme tabağının en üstündekini alıp dürüm yapıyorum. Sıcak olmasını önemsemeden koca bir ısırık alırken Pusat’ın yüzüme odaklanmış gözlerine karşılık vermiyorum bile. Masaya sessizlik hakim, dedem bir bana bir Pusat’a bakıyor ve nihayet ortamın sessizliğini bozuyor. “Bize miras kalan şeyler, geleceğimizi o mirasın üzerine inşa etmemiz için değildir. Katkısı elbet olabilir ama tamamen yönlendirmez. Şekil vermene yardımcı olur, göremediklerini görmeni sağlar, belki de yürüdüğün yola ışık tutar.”
“Sevmiyorsam?”
“Sevmiyor olman sahip çıkmayacağın anlamına gelmez.”
“Satabilirim,” diyor arkasına yaslanıp çayından bir yudum alırken gözlerime bakarak. “Sana satmamı ister misin, hevesle ilgileneceğine eminim.” Bu fikir içimi kımıldatıyor, tarlaları satın alsam köyün çoğu toprağını almış olacağım. Yavuz amcanın babası sağ olsun köyün zenginlerindenmiş, arazileri oldukça geniş ama ben de para yok. Dedeme bakıyorum yan gözle, acaba köyden arsa alacak kadar seviyor mu beni?
“İlgilenecek miyim amelelik mi yapacağım?” Attığım laf gediğine oturuyor. “Tarlayla ilgilenmenin amelelik olduğunu düşündüğüne göre, karşında potansiyeli yüksek bir amele oturduğunu varsayıyor olmalısın.”
“Sana amele dediğimi hatırlamıyorum.”
“Burada bahçe işleriyle ilgilenen başka biri var mı?”
“Kavga etmeyin,” diyor dedem araya girerek ama onu duymazdan geliyorum.
“İlgilenmek başka, başka biri için çalışmak farklı!”
“Senin için fark eden bir şey yok, kimi kandırıyorsun? Toprağın kokusu bile rahatsız ediyor seni, varsa yoksa senin için dövüş, kaçış, aksiyon!” Gözleri uyarıyla açılıyor, ileri gidip yarışı dile getirmemden korkuyor olmalı ki haklı. Birazdan yarış olayını da naklen duyurabilirim.
“Aksine, sakinliği severim.”
“Aynen, kesin öyledir.”
“Tamam,” diyor dedem araya daha yüksek sesle girerek. “Yeter bu kadar. Ne bu sürekli kedi köpek gibi dalaşıyorsunuz, çocuk musunuz siz? Yaşınızdan utanın, sizin yaptığınızı bebekler bile yapmaz!”
“Abartma bebekler yapar.”
“Yetişkinler yapmaz ama küçük hanım! Cezalısınız, bugün bana dağdaki sudan getireceksiniz.”
“Ama bugün,” diyerek lafını keseceğim esnada gözleri sertçe bana kayıyor. Ani çıkışım duruluyor, daha sakin bir şekilde devamını getiriyorum. “Bugün tarlamda işlerim vardı.”
“Osman’la konuştum, ben halledeceğim tarlayı. Siz gidin bana suyumu getirin midemi o sakinleştiriyor belki size de sirayet eder.”
“Dede!”
“Vecihi amca, buna hiç gerek yok.”
“Size fikir sormadım, gidin bakalım amelelik nasıl yapılır öğrenin!”
“Benim ayağım sakat. Dağa nereden baksan git gel yarım gün mesafe var!” Bizi oraya göndereceğine inanamıyorum!
“Merdivenleri sekerek iniyorsun, ayrıca araba ile çıkacaksınız yürüme değil!”
“Ya dede ben neden şimdi bu aklı yarımla dağa çıkacağım tek başıma? Hiç korkmuyor musun bu tuhaf tip torunumu kaçırır zarar verir, kötü yola sürükler, dağda bırakıp geri tek döner diye!”
“Abart istersen!” diyor Pusat felaket senaryoma karşılık ona açık bir iftira atmışım gibi.
“Sen daha korkutucusun, Pusat kendini kollasa daha iyi olur.”
“Aşk olsun ya, o ne demek?”
“Evet!” Ani bir çıkışla işaret parmağını bana çeviriyor ve arkadaşını ispiyonlayan bir çocuk gibi sallıyor. “Vecihi amca haklısın, senin torunun gerçekten tehlikeli! İçinde bir psikopat var.”
“Var tabii, bakma öyle saf masum görünür ama ne cindir o. Kolla kendini, kafanı gözünü kırıp seni kuyuya atabilir.” Atardım, atacaktım da. Hatta dedemi de huzurevine bırakacaktım.
“Geçin siz dalganızı, utanmanız da yok ama görürsünüz siz. En uygun huzurevine iki kişilik yer ayırtacağım biri sana diğeri de sana.”
“Hadi ben bir nebze yaşlıyım da onu nasıl sokacaksın huzurevine?” Ayağa kalkarken elime bir gözleme alıyorum ve ağzıma atmadan önce kısık gözlerle ikisine bakıp gülümsüyorum.
“Onu öyle bir hale getireceğim ki bir günde kırk yıl yaşlanacak, ayakta duramayan birini anca huzurevi bakar.”
“Gerçekten tehlikelisin,” diyor ağzı şaşkınlıkla açılmış halde. Onlar öylece bakakalırken ben arkamı dönüp merdivenleri tırmanıyorum. “Seni uyardım,” dedemin sesini duyuyorum sofada dururken. “Yaz göründüğünün daha fazlasıdır, tersine denk gelmemeye çalış diyeceğim de sana düzüyle yaklaştığını da görmedim.”
Haklıydı ama beni bu hale o getirmişti.