20. YANLIŞLARDAN ÇIKAN DOĞRULAR

2677 Words
İki su şişesi, üç paket bisküvi, dört paket tuzlu çubukla dolu erzak çantamı sırtıma takıp merdivenleri ineli ve evin arka sokağına park edilmiş arabasının önünde beni bekleyen Pusat’ın yanına inerek arabasının ön koltuğuna yerleşeli tam olarak yarım saat oluyor. Ben bindiğim gibi arabaya atlayıp çalıştırmış ve tarifim üzerine yola koyulmuştu. Sessizlik aramızda huzursuz bir bekçi görevi görüyor, kahvaltı sofrasındaki çatışmamız ise gerginliği sağlama da on numara. “Ayağın ne durumda?” Sorusu yarım saatlik sessizliği ve kendi kendime zihnimden geçirdiğim düşünceleri bölerken bakışlarım önce bandajlı bacağıma ardından ona dönüyor. “Yürüyebiliyorum.” “Parmakların?” “Oje sürebiliyorum,” diyorum göz devirme ihtiyacımı bastırıp sabit bir ses kullanarak. Dudaklarından histerik bir gülüş çıktığında neden güldüğünü anlayamadığımdan çatık kaşlarla ona bakıyorum. “Niye öyle bakıyorsun?” “Niye güldün öyle? Komik bir şey mi var?” “O gün annene yakalandığımızda bize attığı bakışı hatırladım, yatakta bassaydı aynı tepkiyi verirdi bence.” “Onun için aynı anlama geliyor da ondan.” “Alt tarafı bir oje Sarışın, abartılacak bir şey yok.” “Bak,” diyorum geri zekalıya anlatır gibi tane tane konuşarak. “Erkek arkadaşlarım var, sınıfımın çoğu erkekti hepsiyle de iyi anlaşırdım, anlaşamadıklarım da vardı tabii ama hiçbiri sevgililerim de dahil, bana oje sürmeye yeltenmedi.” “Kaç tane?” diye soruyor beklemediğim bir şekilde. Anlamadığım için kaşlarım çatılıyor, dudaklarım aralanırken ben ‘ne’ diye soramadan ekliyor. “Kaç tane oldu... Sevgilin?” “Ne yapacaksın kaç tane olduğunu?” “Hiç,” tek omzunu silkiyor ve önüne dönüyor. Artık içinden ne geçirdiyse başını iki yana sallayarak bir tepki veriyor. Köyden diğer köye bağlanan yola saptığımızda bakışlarım yüzünün sağ tarafını delercesine üzerine kitleniyor. “Saçma oldu, haklısın.” “Dört,” diyorum onu duymazdan gelerek. “Dört sevgilim oldu, eğer merak ettiğin buysa.” Merak kısmını bastırarak söylüyorum. Gözleri kısılırken yutkunuyor, neden bilmiyorum ama bu hali oldukça komik ve uğraşılası duruyor. “Yirmi dört yaşındasın, anasınıfında mı başladın sevgili bulmaya?” “İlki ortaokul sondaydı, merak ettiğimden. İkincisi lise ikideydi peşimde çok koştuğundan. Üçüncüsü üniversite birinci sınıftaydı, o sevgili olduğumuzu savunuyordu ama bence sadece flörttü çünkü ileriye gitmemiştim. Sonuncusu da son sınıftaydı, geçen sene ayrıldık.” “Uzun sürmüş,” derken yüzü ifadesiz bir levhayı andırıyor. “Neden ayrıldınız?” Önüme dönerken tek omzumu sallıyorum istemsizce. “Klasik, ben vaktimi köyde serada ve pazarda geçiriyordum o ise şehirde tam mesaili çalışan bir beyaz yakalı olmuştu. Uyuşamadık.” “İki yıl devam etmişsiniz.” “Etmiştik.” “Seviyor muydun?” “Sevgilimdi sonuçta,” diyorum bu normal bir şeymiş gibi. “Seviyordum ama sevgi zamanla bitebilen bir şey, bu yüzden yeterli gelmedi.” “Ayrı dünyaların insanıyız, diyerek bahane bulmuşsunuz gibi geldi.” “Bahane değildi, sebepti.” “İkisi de aynı şey değil mi?” “Değil ama seninle bu konuyu tartışmayacağım.” “Ne oldu? Genelde tartışmak için vakit kollarsın, hasta falan mısın yoksa?” “Sana küsüm!” diyorum bağırmadan ama gayet sert bir ses tonuyla. “Bana amale diyen biriyle konuşacak değilim.” “Sana amale demedim, sen kendi işini yapıyorsun başkası adına çalışmıyorsun.” “Başını hafifçe sola çevir Pusat,” diyorum sakin bir şekilde. “Şimdi camı aç ve boş laflarını ağaçlara anlat.” “Ağaca anlatsam daha kolay algılar, haklısın.” Öküzdü, katıksız bir öküzdü ve esas algısı kapalı olan oydu, oduna anlatsam derdimi daha normal karşılık alabilirdim. “Şimdi de algılarıma mı hakaret ediyorsun?” “Seninle sağlıklı bir iletişim kurmak neden bu kadar zor?” “Hım,” diyorum yapmacık bir edayla düşünür gibi yaparak. “Düşünelim bakalım… Tanıştığımız zaman beni küçümsedin, senden hoşlanmamı sağlayacak harika davranışlarla yaklaştın ve bu da yetmiyormuş gibi aklımı çelip içime muhtemel bir bebek yerleştirdin. O da yetmiyormuş gibi önce ayağımın yaralanmasına sebep oldun, sonra tüm köyün ve akrabalarımın önünde de beni rezil ettin. Haklısın, sağlıklı iletişim kurmamız için çokça neden var Sahte Doktor Yılan Kafalı Pusat Tarkan Demirli.” “Her şeyi istediğin gibi algılıyorsun. Bir kere normal muhabbet ettiğini görmedim, elinde bıçakla dolaşan katil civciv gibisin!” “Sarı saçlı olduğum için mi?” Dalga geçercesine sorduğum soruma karşılık histerik gülüyor ve bana bakıyor alayla. “Sen hiç öfkeli halini gördün mü?” Bakışlarının sıcaklığı rahatsız hissetmeme neden oluyor. Sanki sevimli olduğumu bir kez daha görüyormuş gibi bakıyor, karnımda dolanan solucanlar çığlık atmaya başladığında sertçe yutkunup kaşlarımı çatıyorum. “Kes, tamam önüne bak geyik falan çıkar görmezsin katil yapma bizi!” “Katile ek olarak cadı bir civcivsin!” “Hı hı ondan!” Sessizlikle aştığımız yol, karnıma sardığım kollarımla devam ediyor. Solucanlar çığlık atmasa bile sessizce sağa sola kıvrılıyorlar ve bu bile rahatsız olmaya yetiyor. Bunun sebebi yanımda araba süren adam, farkındayım. İlk bakışta hoşlandığım, ikinci bakışta gıcık olduğum ve üçüncü bakışta nefret ettiğim adam… Tamam, iki ile üçün arasında aşırı tutkulu bir sevişme vardı, öyle ki korunmayı bile unutturmuştu. Şimdi ise nefret vardı, ona odaklanmalıydık. Solucanlar kendine hâkim olmalıydı yoksa kusacaktım. “İlerideki sapaktan sola döneceksin sonra karşımıza bir tabela çıkana kadar yukarı.” “Sen iyi misin? İstersen mola verebiliriz.” “İyiyim.” “Miden bulanmıyor yani?” “Bulansa kusacağımı söylerim zaten.” “O zaman neden karnına sarıldın?” Kollarımı gevşetiyor ve dizlerimin üzerine koyuyorum. Karnıma sarılamayan kollarım ağzımın kurumasına neden oluyor. “Pusat,” diyorum on dakika sonra bitirdiğim ikinci şişe suyun ardından. “Benim tuvaletim geldi.” “Şimdi mi?” “Yok sonra.” “Burada nereye yapacaksın, tuvalet yoktur ki.” “Ormana yapacağım, çek kenara.” “Ormana mı?” Yüzü buruşuyor ve bana inanıp inanmamak arasında gidip geliyor ama yerimde sallanışım onu arabayı kenara çekmeye zorluyor. “Hayret bir şeysin! Ormana nasıl yapacaksın?” “Hiç mi küçükken ormana attırmadın, soruya bak ya!” Çantamdaki suyu ve peçeteyi alıp ıslak mendili cebime sıkıştırarak arabadan iniyorum. “Sakın inme arabadan.” Parmağımı sallayarak onu uyarıyorum ve kapıyı kapatıyorum. Kenardaki otlatın ve yemişlerin üzerinden atlayıp ormanın içinde ilerlerken arabanın görmediği ama yakın bir nokta bulmaya çalışıyorum. Ayrıca uzun otları da kopartmam gerek çünkü malum yerlerime ot girmesi işime gelmez. Uygun noktayı bulup etrafı temizliyorum ardından hızlı bir şekilde işimi halledip suyu döküyor, ellerimi ıslak mendille silip çöpleri durulamak için kullandığım suyun şişesine koyuyorum ve sonra atmak adına yanıma alıp arabaya geri dönüyorum ama Pusat koltuğunda yok. Yol kenarındaki çöp kutusuna doğru yürürken ağzında otla birlikte telefonu kulağına götürüşünü görüyorum. Yolun tam ortasında duruyor, sırtını yan dönerken başını kaldırıp gökyüzüne bakıyor. “Dağa çıkıyorum dedim ya anne… Su almak için… Sen odama bırak onları ben geldiğimde hallederim. Babam ne zaman dönecek? O gelmeden dönerim herhalde… Sen ne yapacaksın suyu, merkezde su kalmadı mı? Tamam, bağırma bir şişe doldururum sana da. Görüşürüz.” Telefonu kapatıp başını düzeltiyor ve derin bir nefes alıp bana doğru dönüyor ama beni beklemediğinden olsa gerek korkuyla irkiliyor. “Yaz! Niye sessizce yaklaşıyorsun?” Adımı sesinden duyduğum anda solucanlar yeniden çığlık atıyor. Gergin bir şekilde karnımı tuttuğumda ben de irkiliyorum. “Sessizce yaklaşmadım senin arkan dönüktü.” Dağınık saçları alnına dökülüyor, yeşil gözleri ormanın içinde çimenlere eş renkte parlıyorlar. Göğsümde bir ateş, kasıklarımda bir yangın var. Karnımda ise sayısız solucan ordusu tüm vücuduma yayılmaya ant içiyor. Derin bir nefes çekiyorum içime, kendime gelmek için yutkundukça yutkunuyorum. Bu ne şimdi? Tepkime mi geçiriyorum, mutasyona uğramış bir karpuz gibiyim, kare ya da sarı renkli büyüyorum. “Ne oldu? Öcü görmüş gibisin.” “Öcü sayılırsın,” diyorum ama sinirli değilim. Aksine sakinim, bütün gücüm benden alınmış gibi gökten bir uzaylı inmişçesine Pusat’a bakıyorum. “Hadi, yolumuz uzun.” “Yaptın mı?” “Neyi?” diye sorunca tek kaşını kaldırıyor. “Çişimi mi? Yaptım yaptım, hadi.” Kıpkırmızı olan yanaklarımla öne geçiyor ve hızlı bir şekilde arabaya geri biniyorum. Peşimden yerleşip motoru çalıştırırken ona bakmamak için telefonumu arabaya bağlamaya çalışıyorum. Bununla uğraşmak iyi geliyor, en azından bir süre varlığını unutuyorum diyeceğim ama tam o anda saçlarıma değen parmaklarıyla ona çeviriyorum başımı. “Ne yapıyorsun?” “Saçında yaprak ve dal var. Ormana girdiğin anda ağaca dönüşüyorsun.” “Böyle aniden dokunup durma!” “Niye? Etkileniyor musun?” Alaycı gülüşü ona yumruk atma isteğimi arttırdığı gibi gülen dudaklarını öpme isteğimi de arttırıyor. “Tetikleniyorum,” diyorum aynı yapmacık gülüşle. “Seni öldürmek için.” “Çok korkutucusun, al” Elime tutuşturduğu yaprak ve dal parçalarına tip tip bakıp gözlerimi gözlerinden ayırmadan şarkıyı başlatıyorum. Arabanın içini dolduran şarkıyla dikkatlerimiz dağılıyor. Nazan Öncel’i dinlemeyi seviyorum ama bu şarkısını ayrı severim. Ne zaman dinlesem eşlik etmeden duramıyorum. “Erkekler de yanar Hem de nasıl yanar Yanmak çözüm değil Bizi yatak paklar…” Oldukça manidar bir şarkı olduğunu nakarat kısmında anlıyorum, yatak kısmı ise aramıza bomba gibi düşüyor. Bizi yatak paklar, pakladı da ama pakladıktan sonra başımıza bela da açtı. “Çok anlamlı bir şarkı oldu,” diyor Pusat düşüncelerimi dile getirerek. “Yoksa bilinçdışının yansıması mı?” “Muhtemel bir baba adayına göre fazla sakinsin. Hiç mi germiyor bu durum seni?” “Baba olmak mı?” “Hayır, anne olmak,” diyorum alaycı bir sesle ama ciddi bir bakışla. “Baba olmak tabii ki! Sevmediğin bir kadından, hata sonucu çocuğun olacak, evlenmeyi düşünmediğin düşünülürse şu an kaçıyor olman gerekiyor.” “Kaçmadığıma göre?” “Sorduğum da soru, bebeğe bir şey olacak diye endişelenişine bakılırsa istiyorsun.” “Keşke biraz da sen düşünüyor olsan.” “Aynen tek sen düşünüyorsun çünkü! Senin içinde ya, sen büyütüp doğuracaksın ya! Gitsene sen ya, şöyle çekip git o saçma sorumluluk duygunu da peşinde götür.” “Her şeyi bildiğini zannediyorsun ya, gerçekten çok komik ve sinir bozucusun.” “Sen de her şey normalmiş gibi davranıyorsun ve ben de bunu kaldıramıyorum. Normal olan hiçbir şey yok!” Susuyoruz, ikimizin de öfkesi arabanın serin atmosferini büze çeviriyor ama çok geçmeden daha büyük bir sinirle patlıyor. “Şu yolu tarif edecek misin?” “Bana bağırma.” “Bilmediğim bir yolda araba sürüyorum, kaybolmak derdinde değilim!” “Sola dön ileriden!” “Emir verme!” “Yolu gösteren benim, o zaman emri de ben veririm!” “Cadı!” Dil çıkarıp inadına kornaya basıyor ve ormanda ne kadar börtü böcek hayvan in cin varsa uyanmalarını sağlıyorum. Bana ters bir bakış atmasına rağmen cevap vermiyor. Bir saat sonra suya inen patikanın başında duruyor araba. Aşağı inen doğal merdivenleri indiğimizde kaynak suyunun aktığı çeşmeye varabiliyoruz. Pusat boş bidonları bagajdan alırken ben öne geçip elime aldığım değnekten destek alarak aşağı inmeye başlıyorum. “Dikkatli ol,” diye bağırıyor arkamdan. Ona bakmıyorum bile, bunu neden dediğini biliyor olmak yeterince sinir bozucu zaten. “Bu mu uğruna iki buçuk saat yol geldiğimiz su?” “Beğenemedin mi hayırdır?” “Tadının diğer sulardan farklı olması gerek,” derken yere çöküyor ve avcuna doldurduğu suyu dökmeden içiyor. “Nasıl? Farklı mıymış?” “Tatlı ama hafif sodalı, değişik.” “Mide ağrısına, migrene, karaciğer iltihabına iyi gelir bu su. Ayrıca egzama ilaçlarına da katılıyor. Saç dökülmesine karşı etkili, eğer kellik problemin varsa şimdiden kullanmaya başlasan iyi olur.” Gerçi saçları oldukça gür ve dağınık görünüyor, kel kalırsa yazık olur. “Çok şükür öyle bir derdim yok.” Çeşmenin yan kısmına oturup ayağımı öne uzatırken çantamı kucağıma alıyorum. “İyi, ne mutlu sana.” Sabah paket ettiğim gözlemeleri yere koyup yanına iki kutu meyve suyu çıkartıyorum. “O çantadan daha ne çıkaracaksın acaba?” “Kaç saattir yoldayız, şöyle bir ortamda yemek yemeyip ne yapacağız?” “Ne o?” Yan bakışı sarılı gözlemelerimi inceliyor. “Sabah ki gözlemelerden mi?” “Evet, hala sıcak çünkü folyoya sardım. Su yavaş dolar sabitle ve gelip ye.” Çantamdan çıkarttığım meyve kutusunun kapağını açtığım esnada büyük bidonu sabitleyip yanıma geliyor ve çimene oturup kapağını kaldırdığım kutunun içine bakıyor. “Karpuz mu? Cidden mi?” “Havalar hala sıcakken son hasadı tüketmek gerek. Fazlasını buzlukta limonata olmayı bekliyor bunlar yiyebildiklerimden. Almıyor musun?” “Karpuz sevmiyorum,” diyor başını iki yana sallayarak ve gözlemelerden onun payı olanı açmaya başlıyor. “Çok saçma, karpuz nasıl sevilmez? Dünyanın en güzel nimet, mucize gibi. O kuru toprakta güneşin altında büyüyor ve için şeker ve su dolu.” “Karpuz güzellemesi yapmana gerek yok, sevmemi sağlamayacak.” Ağzıma karpuz dilimi atıyorum iştahla. Şunu nasıl sevmez ya? Karpuz bu karpuz, dünyanın en güzel en tatlı en sulu en mutlu meyvesi. Evet, mutlu diyorum çünkü kestiğimiz zaman büyük bir gülümseme oluşturan tek meyve karpuz. Mutluluk yiyorsunuz, daha ne isteyeceksiniz ki ondan? “Sen kaybedersin ben kazanırım, hepsi bana kalır.” “Bu kaybettiğim anlamına gelmez,” derken büyük bir ısırık alarak gözlemeyi yarıya indiriyor. Gözlerim ona dikili kalırken o beni umursamadan yemeye devam ediyor. Bu ne demek şimdi? Ne anlama geliyor? Benim kazanmam onun kaybettiği anlamına gelir aksi mümkün olamaz, olmamalı! Kalbim bunu duyduğu için böyle hızlı atmamalı, karpuz yediğim için heyecanlandığımdan çarpıntı oluştu, kesin. “Ne yapıyorsun?” Bakışlarım yere uzanan bedenine dönüyor. Hala aç bir fare gibi gözleme kemiriyorum ve o uzanmış geviş getirmekle meşgul. “Su dolana kadar uyumaya karar verdim.” “Gece torbaya mı girdi, evinde uyursun.” “Sayende gece uykumda sınandığım için şimdi yarım saat kestirebilirim diye düşünüyorum.” “Ne diye sınanmışsın merak ettim, ayrıca benim ne suçum var ben gayet de uyudum uyandım hiçbir şey de yapmadım.” “Tüm gece üzerimdeydin, bedeninin her yerini hissederken uykuya dalmak kolay değildi.” “Tensel hazlar,” diyorum kırgın olmadığını umduğum bir bakışla onun gibi yere uzanırken. “Maksat dişi bir kişi olsun, tabii ki gelmez aklına uyku.” “Ne güzel kurup kaldırıyorsun öyle.” “Gerçekleri dile getirmeyi hep sevmişimdir. Senin gibi boş sözlerle bir şeyleri değiştirmeye çalışmıyorum.” “Neyi değiştirmeye çalışıyormuşum? Merak ettim.” Başımı çevirip yattığım yerden ona bakıyorum. Kapalı gözlerini açmadan kaşlarını kaldırıyor. Şu an uyuduğuna da eminim ama konuştuğu için kanıtlayamıyorum. “Bencil düşüncelerinin yansımasını.” “Bencil miyim? Belki ama her zaman değil.” “Kabul etmen takdire şayan.” “Uyuyacağım sarışın.” “Kâbus gör inşallah!” “Seni göreceğim.” “Onun için uyumana gerek yok istersen kâbus gibi çökerim üstüne.” Kıkırdıyor ve yattığı yerde yan dönüp elini uzatarak beni yanına çekiyor. Ani yer değiştirişim karşısına şok olurken bir anda eli belime kayıyor, sırt üstü dönüşe geçerken beni de beraberinde üzerine çekiyor. “Ya!” “Ne?” diyor çimen yeşili gözlerini aralayıp muzip bir bakışla gülümseyerek. “İstediğin bu değil miydi?” “Mecaz ne demek biliyor musun sen?” “Edebiyat tuhaf bir şekilde dinlemeyi sevdiğim bir dersti,” derken gözleri düşünceli halde kısılıyor. Sanki kısa bir an lise yıllarına gidiyor ve ani bir irkilmeyle geri dönüyor. “Ama mecazları gerçeğe çevirmek favorim.” “Onu anladım!” Omzuna sinirle yumruğumu geçirip üzerinden ayrılmaya çalışıyorum ama belimi daha sıkı sarıyor ve aşağı doğru iniyor. “O eline hâkim ol!” “Kulağım sikildi sayende Sarışın.” “Ay, canım benim kıyamam sana! Uf mu oldu kulakların?” Bebek şımartan ses tonum karşısında yüzü buruşsa da gülüyor ve ters dönüp bu sefer beni alta alıyor. Ağırlığını vermeden bacağını iki bacağımın arasına yerleştiriyor. “Pusat!” “Ne oldu?” Gerçekten soruyor mu? Gerçekten mi? Çıldırtmaya ant içmiş bu herif beni. Ne mi oldu? Ne olmuş olabilir acaba? “Bu yanlış! Olan her şey yanlış! Bana yaklaşman, bana dokunman, kapıma gelmen, birlikte uyumamız, sevişmemiz yanlış! Birbirimizi sevmiyoruz, birbirimize tahammülümüz yok ve her şey şu an bir bebek ihtimaline bağlı!” “O kadar çok yanlış dedin ki doğruları unuttum.” “Yok çünkü.” “Var, her yanlışın getirdiği bir doğru var. Sen kabul etmesen de var.” “Sürekli yanlış yaparsan doğru seni çok zor bulur.” “Zorluklar güzeldir.” “Değildir, zorluklar sabır gerektirir.” “Bir karpuz tohumunu ekip, büyümesini beklemeye sabrın var ama yanlışların doğruya dönüşmesini beklemeye sabrın yok, öyle mi?” “Karpuzla mı kıyaslıyorsun gerçekten? O tohumun sonu lezzetli mucizevi bir meyveye çıkıyor ayrıca emek veriyorsun!” “Sana gerçekten inanamıyorum,” derken başını hayretle iki yana sallıyor ve üzerimden ayrılıyor. Hissettiğim kısa süreli boşluk yerini üşümeye bırakıyor. O sıcak yaz havasında dağın tepesinde güneşe en yakın konumda üşüyorum. “Ne tesadüf,” derken ona sırtımı dönüyorum ve çimene dağılmış saçlarıma bakıyorum dalgın gözlerle. “Ben de sana.” İnanmıyorum ama sana çekiliyorum. En büyük yanlışı da kendime ben yapıyorum ve bunun sonunda doğru olmadığına eminim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD