“Sarışın…” Adım kuş cıvıltılarının yerini alan cırcır böceklerinin arasına karışırken burnumu kırıştırarak başımı sağa sola sallıyorum. “Yaz, uyanman gerek.”
“Off,” diyorum uykumun en güzel yeri bölündüğü için gözlerimi zar zor açarak. “Ne var ya?”
“Uyuya kalmışız, hava kararmış!”
“Ne saçmalıyorsun?” Gözlerimi kısarak görüşümü düzeltirken fark ettiğim loşluk yerimden hızla kalkmama neden oluyor. “Siktir, akşam olmuş!”
“Bana inancın gözlerimi yaşarttı.”
“Uyuya kalmışız! Saat kaç, ne önemi var ki?”
“Kendi sorularını da cevaplıyorsun.”
Boş konuşuyor oluşuna aldırmadan toparlanıyorum ve etrafıma bakıyorum. Su şişeleri ortada yok, üzerimde bir gömlek var. Uyuya kaldık tamam da bunlar olduysa nasıl uyuya kaldık? Demek ki o uyumamış! O zaman neden beni uyandırmadı?
“Şişeler nerede, çaldılar mı?”
“Arabaya götürdüm, yukarı çıkmamız gerekiyor ama yol karanlık.”
“Nasıl oldu bu ya, uyumuşuz resmen! Havaya bak, nasıl döneceğiz geri?”
“Arabayla döneceğiz, abartma sadece yukarı çıkmamız gerekiyor.”
“Biz dönene kadar hava iyice kararır, yaban domuzları yollara iner!”
“Hadi Sarışın, sen burada felaket senaryoları yazarken zaman da geçiyor.” Ayağa kalkıyoruz birlikte, topallayarak yukarı çıkan patika merdiveni tırmanmaya başladığımda yerdeki çamur lastiklerimi kaydırınca geriye doğru düşüyorum. Kollarım elleri tarafından tutulurken dengemi sayesinde sağlıyorum.
“Ayağının alçılı olduğunu çabuk unutuyorsun.”
“Acele ettiğim için düştüm,” diyorum toparlanıp yanına geri inerken. “Yer ıslanmış, çamur.”
“Suları taşırken olmuştur, gel sırtıma çık.”
“Saçmalama, sen de düşersin.”
“Yürüyüş ayakkabısı giyiniyorum, sorun yok.”
“İyi,” diyorum itiraz etmeden. Beni uyandırmamasının cezası olarak sırtına çıkmayı kabul ediyorum ve buna şaşırıyor. Bir şey demesine fırsat kalmadan arkasına geçiyorum, eğildiğinde ise önce kollarımı boynuna sarıyorum ardından sargılı ayağımı kaldırarak beline doluyorum. Elini üst baldırıma koyup duruşumu desteklerken dikleşip yokuşu çıkmaya başlıyor.
“Kabul etmene şaşırdım,” diyor dikkatli adımlarla bir sonraki basamağı çıkarken. “İtiraz edip çığlık atmanı ya da sövmeye başlamanı bekliyordum.”
“Uyku mahmuruyum.”
“Buna sevineceğim aklımın ucundan geçmezdi.”
“Hı hı,” derken esniyorum yorgun bir şekilde. Aklıma sosyal medyada gördüğüm o meşhur winx akımını getiriyor ve salak bir gülüşle başımı yandan sarkıtıp yüzüne bakıyorum. “Umarım seni ben yormamışımdır Brandon!”
“Brandon kim?”
“Sensin, yeni adın tebrik ederim.”
“İyi misin? Değilsin bence.”
“Uykum var! Uyuttun beni ikindi vakti şimdi salağa dönüştüm! Ayrıca cevap Brandon’un kim olduğunu sormak değil.”
“Cidden salağa dönüştün.”
Onu umursamadan devam ediyorum çünkü salağa dönüştüğümü zaten söylemiştim tasdiklemesine ihtiyacım yok. “Umarım seni ben yormamışımdır Brandon diyeceğim, sen de diyeceksin ki,” durup soluklanıyorum çünkü nokta koymadan konuşmak zor.
“Ne diyeceğim?”
“Ne tabii ki hayır, sen beni nasıl yorarsın tatlım, diyeceksin. Ben de diyeceğim ki,” derken başımı öne getirip yüzüne bakıyorum. Ciddi sureti yola dönükken gözleri muzip bir parıltıyla bana dönüyor. “Seni yalancı, uyuya kalıyordun!” Kahkaha atarak elimi göğsüne çarptığımda aniden duruyor ve beni tuttuğu bacaklarım aracılığıyla hoplatıyor. Ona daha sıkı sarılırken gülüşüm duruluyor ve çenem omzuna yaslanıyor sakince. “Akım çıktığından beri bunu yapmak istiyordum ama yanımda Brandon yoktu.”
Ağzının içinde bir şeyler homurdanıyor ama öyle homurtulu ki anlayamıyorum. “Ne dedin, anlamadım.”
“Yaptın işte, mutlu musun bari?”
“Evet!” derken esniyorum genişçe. O an sahip çıkamadığım bir damla salya tişörtüne damlıyor, fark etmesin diye hızlıca silmeye çalışıyorum. “Araba nerede?” Çaktırmamak için konuyu değiştirirken izi görmesin de hemen kurusun diye üflüyorum.
“Araba şurada da sen neden omzuma üflüyorsun Yaz?”
“Nazar duası okudum da sonunu üfleyerek getireyim dedim. Maşallah çok iyi çıktın merdiveni.”
“Gerçekten garip bir kişiliksin.”
“Sen dua et karşımıza yaban domuzu çıkmasın.”
“Ne alaka şu an?”
“Ne bileyim! Ya çıkarsa? Arabaya çarparsa kaza yapabiliriz, ölürsek fena olur. Daha tohumlarımı almadım.”
Pusat arabanın yanına vardığında derin bir nefes alıyor ve kapıyı açıp beni ön koltuğa bırakıyor. Bacaklarımı belinden çözüp koltuğa bırakılışımı atlatmaya çalışırken öyle hızlı bir şekilde bana dönüyor ki refleksle geri yaslanıyorum. “Seni çözmek neden bu kadar zor? Kolay gibi ama zor, anlamak özellikle. Düşüncelerini takip etmek, iyi hissedip hissetmediğini çözmek?”
“Aslında mutlu etmesi kolay bir insanımdır.”
“Nasıl? Karpuz yiyerek mi? Tohumla mı? Tarla işleriyle mi?”
“İçtenlikle,” diyorum yakınlığının garipliğine alışırken sakin bir nefes vererek. Kurumuş dudağımı dilimle ıslatıyor ve gözlerimi kırpıyorum. “Samimi bir hareket beni mutlu eder ama gerçek olmadığını görürsem dünyanın en huysuz insanı olurum. Bu sana yabancı gelmemeli.”
“Samimiyet,” diyor kendi kendine ama bana bakarak. “Öyle mi?”
“Öyle.”
Geri çekiliyor, kapımı kapatıp kendi koltuğuna geçerken ben de toparlanıp kemerimi bağlıyorum. Hala uyku sersemliğim üzerimde, esnedikçe esneyesim geliyor şimdi şuracıkta uyumaya devam edebilirim ama yaban domuzu korkusu ve Pusat’ın yolu bulamama ihtimali beni ayık tutuyor.
“Ben samimi değil miyim?” Dağdan aşağı inmeye başladığımızda sorusu aramızdaki sessizliğe yayılıyor. Başımı çevirip boş gözlerle ne demek istediğini anlamaya çalışıyorum, anladığımda ise yeniden önüme dönüyorum çünkü baktıkça bakasım geliyor.
“Sen kendi çıkarların için hareket ediyorsun, bu konuda samimisin ama bana karşı hamlelerin samimi değil.”
“Çıkarlarım mı?”
“Evet.”
“Ne çıkarım olabilir ki?”
“Bebek!” derken elimle karnımı gösteriyorum. Bunu düşünmek bile tuhaf, benim içimde bebek olabilir mi? Olursa çok korkunç olur, nasıl eğilip kalkacağım? Kazma bile vuramam ki! “Bebek yüzünden sevmediğin birine tahammül etmeye çalışıyorsun, bunun neresi samimi? Ben mal mıyım, anlamayacak mıyım?”
“Söyleyecek söz yok,” diyor önüne dönüp yola bakarken. “Sen kendi kendine her şeye karar vermişsin zaten.”
“Gördüğümü bilirim.”
“Aferin, devam et böyle.”
“Edeceğim!”
Gözlerimi devirerek önüme döndüğüm esnada yolda gördüğüm beyaz top yığınıyla aniden doğruluyorum. “Dur!” Araba ani bir frenle duruyor, bir metre ötemizdeki tavşan kocaman açtığı gözlerle bize bakıyor. “Ezecektin az kalsın!”
“Neyi?”
“Tavşanı, neyi olacak başka az kalsın katil oluyordun Pusat!”
“Hay Allah’ım,” diyor söylenerek ve hala bize bakmakta olan tavşana bakıyor çatık kaşlarla. “Bir sen eksiktik çünkü.” Kornaya basıyor tavşan hareketlenip yoluna devam etsin diye ama o gitmiyor, aksine gözlerini farlardan çekmeden öylece duruyor. “Hadi, hadi yoluna.”
“Far görmüş tavşan deyimi gerçekmiş baksana kalakaldı.” Elimde olmadan gülüyorum ama Pusat’ın sert bakışlarını görünce gülüşümü bastırıyorum. “İnip kenara al bari, kımıldayacak gibi değil.”
“Yaban domuzu çıkar diyordun bahtımıza tavşan düştü!”
“Yaban domuzu olmadığına şükret istersen?”
“Yaban domuzu olsaydı kaçardı, bunun kımıldayası yok.”
“Kızma hayvana korktu, ne yapsın kocaman araban karşısında az kalsın ölüyordu!”
“Önüme atlayan o, hak etti bu korkuyu öğrenmiştir yola hızlı atlanmayacağını.”
“Aynen,” diyorum onu onaylayarak. “Kesin anlamıştır, evine gittiğinde bunu arkadaşlarına anlatır: Kanka gelirken az kalsın araba çarpıyordu, son anda ön koltukta oturan güzel kız durdurmasaydı şimdi ahirette havuç kemiriyordum inanmazsın! Neyse kanka bundan sonra yola direkt atlamam, canımızı pazarda bulmadık sonuçta değil mi kanka?” Tavşan’ın ağzından dişlekmiş gibi yaparak oluşturduğum monoloğu sonlandırdığımda Pusat ifadesiz bir yüzle bana bakıyor. Önce gözlerime ardından dişlerime kayan gözleri dudaklarının kıvrılmasına neden olurken başını iki yana sallayarak arabadan iniyor ve tavşana doğru ilerliyor. Onu güldüren suratımla dikiz aynasından göz göze geldiğimizde dişime takılmış ot parçasını görünce küfrederek hızlıca alıyorum. Gerçekten rezil bir insanım ya!
Ot parçasını tırnağımın ucuyla alıp dışarıya baktığımda Pusat’ı tavşanın karşısına geçiş kışkış yaparken yakalıyorum. Belli bir mesafede durmuş, tavşanı eline alıp ormana bırakmak yerine ayağıyla yere vurup alkışla harekete geçirmeye çalışıyor. Benden daha rezilleri de varmış arkadaşlar, sevindim.
“Tavşan…” Camı indirip ona sesleneceğim esnada tavşanla konuştuğunu duyunca susuyorum. “Hadi evine git kardeşim, bu saatte gerçekten işin yok burada hadi kış.”
“Kış deyince gidiyor mu?”
“Gitmesi gerekiyor, kucağıma alacak değilim.”
“Kavra ensesinden salla ormana, nazını mı bekleyeceksin o kalkmaz oradan.”
“Huyuna suyuna bu kadar hakimsen gel sen hallet o zaman!”
“Tavşana dokunamıyorum deme bana,” diyorum arabadan inip yanına giderken. Gök gürültüsü orman yoluna dağılırken istemsizce irkiliyorum.
“Basit bir gök gürültüsünden korkan da sensin.”
“Korkmadım bir kere irkildim!”
“Aynen Sarışın, kesin ondandır.” Tavşana dönüyor yeniden. “Bak kankan da geldi, hadi tavşan evine.” El çırparak tavşanı hareketlendirmeye çalışınca dayanamayıp koluna vuruyorum ve onu ittiriyorum. Yere eğilip tavşana yaklaştığımda ise kırık ayağını görmek duraksamama neden oluyor. “Sen yaralısın!”
“Ben çarpmadım,” diyor Pusat ensemden panikle. Ona yan bir bakış attığım esnada yanağıma bir su damlası düşüyor.
“Pamukçuk,” diyerek yere çöküyorum ve iki elimi uzatıp tavşanı olduğu yerden kaldırıyorum. “Sen dikenli tellere mi takıldın bakayım? Bacacığın yara mı oldu? Şimdi evine nasıl gideceksin, yazık değil mi sana?”
“Az önceki gibi konuşman gerekmiyor mu? Anlamaz böyle seni.”
“Dalga geçme! Şuna bak nasıl yaralı, acı çekiyor. Sen doktorsun al da tedavi et hayvanı!”
“Veteriner değilim, Tıp doktoruyum.”
“Ne fark eder, bu da canlı! Ona da aynısını yapmışlardı, bütün doktorlar aynısınız! Ayrımcılık yapıyorsunuz köpek ya da kedi olsa hemen bakarsınız ama onlara sıra gelince olmaz!”
“Kime? Neyden bahsediyorsun Yaz?”
“Tavuk! O adamın tavuğunu iyileştirmemişlerdi, baksalardı ölürler miydi? Bak şimdi de tavşan aynı muameleyi görüyor hiç mi akıllanmazsınız? Vicdanınız yok mu?” Son soruma eş zamanlı olarak gök ikinci kez gürüldüyor, birkaç saniye sonra ise yağmur damlaları tek tek düşmeye başlıyor.
“Yağmur yağıyor bırak tavuğu tavşanı da arabaya geri bin.”
“Onu bırakamayız ya kan kaybından ölürse?”
“Ormanda yaşayan bir hayvan kendi kendini iyileştirebilir!”
“Bacağı kesilmiş, orman hastanesine gidip dikiş attıracak hali yok, gözü bile ayağını göremiyor ve nasıl korkmuş!” Gök gürüldeyince göğsümde bir gümbürtü kopuyor, kendimi ona yaklaşırken buluyorum.
“Sırılsıklam olduk Yaz!”
“O zaman arabaya binip geri dönelim!”
“Ben de onu diyorum ya!”
“Tavşanla birlikte ama!”
Gök yine gürüldüyor, ağaçlar rüzgarla salınmaya başlıyor, böylesi bir fırtına bu mevsimde nadir görüldüğünden ve şimşek karanlık gökyüzünü aydınlatıp bir anda eskisi gibi kararttığından korkuyla Pusat’ın dibine çekiliyorum. Islak kirpiklerime takılan damlaların ardından ona yavru kedi bakışı atarken gözleri kısılıyor. “Yürü,” diyor biraz sonra. “Yürüyün, başımın belaları!”
Tavşana sıkıca sarılıp kocaman sırıtıyorum ama gök gürültüsünün şiddeti arttığından Kolum Pusat’ın koluna dolanıyor. “Birlikte yürüyelim, tavşanın desteğe ihtiyacı olabilir.”
“Kesin öyledir korkak tarla faresi.”
“Komik oldu böyle; tavşan, tarla faresi ve yılan kafalı Pusat olduk.” Yolcu kapısına vardığında bana ters bir bakış atıyor. Çimen yeşili gözlerine yapmacık bir gülüşle bakıp koltuğa yerleşiyorum ve ıslanmış tavşanı torpido gözündeki yeşil beze sarıyorum ki kucağıma pislemeye kalkmasın.
“Bu yağmur nereden çıktı şimdi? Yol görünmüyor.”
“Bulutlardan dökülüyor diyeceğim de şimdi neyse demiyorum.”
“Bence de deme Sarışın, önümüzü görebilsek şükredeceğiz!”
“Bana niye kızıyorsun ya sanki ben yağdırıyorum yağmuru, ayrıca yağmur yağdığı için tarlası çamur olacak olan benim. Sen araba süremiyorsun diye bu kadar dellenmene ne gerek var?”
“Sana kızmıyorum sadece önümü göremiyorum!”
“O zaman çek kenara bekleyelim, kaza yapacak değiliz.”
“Geç oldu, daha fazla oyalanırsak geceye kalacağız.”
“Uyumasaydık geçe kalmayacaktık, şimdi evimde yorganımın altında olurdum!”
“Ben mi oldum bunun suçlusu yani? Çimene kaz tüyü yatak muamelesi yapıp horul horul uyuyan sendin.”
“Uyandırsaydın! Üzerime gömlek örtmüşsün, demek ki uyanıktın!”
“Bir süre evet, sonra sen uyanmayınca yeniden uyuya kaldım!”
“Uyandırsaydın uyumazdım!”
“Sürekli tartışıyoruz,” diyor bir anda sakin olmaya çalışarak. “Sıkıldım artık.”
“Tartışmaya sebep olma o zaman, beni kışkırtınca dayanamıyorum yoksa bayılmıyorum sürekli tartışmaya.”
“Güzel, o zaman sessiz bir şekilde yola devam edelim.”
“Sessiz bir şekilde olmak zorunda mı?” Çünkü yağmur ve gök gürültüsü birleşince pek sakinleştirici olmuyor aksine gerildikçe geriliyorum. Oldum olası sevmem yağmuru ve gök gürültüsünü, sevmem yani korktuğumdan değil.
“Şarkı aç.” Radyoyu açıyorum, frekans cızırtılı. İnternet çekmiyor müzik uygulamalarına bağlanamıyorum. “Olmuyor!”
“Söyle o zaman.”
“Ben mi? Ne söyleyeceğim ki gelmiyor aklıma. Sen söyle.”
Bana yan bir bakış atarken alayla gülüyor. “Bu komikti Sarışın.” Oflayarak tavşana bakıyorum ve aklıma gelen ilk türküyü tavşana bakarak söylemeye başlıyorum.
“Dudağını büzüyorsun Müjgân
Niye beni üzüyorsun Müjgân
Darbukası düm düm teke
Roman oynar seke seke
Al yeşili mendil alır
Düğünlerde başı çeker Müjgân!” Ritimle salınan omuzlarım dururken gülerek tavşanın siyah gözlerine bakıyorum ve dişlek ağzına doğru aydınlanmış bir şekilde yaklaşıyorum. “Kız senin adın Müjgân olsun, cuk oturdu vallahi!”
Araba hiç beklemediğim bir anda dururken ne olduğunu anlamak için Pusat’a dönüyorum ama karşılaştığım şey onun gür ve içten kahkahası oluyor.
“Sana,” diyor kahkahası yavaşlarken soluk aldığı iki saniyelik aralarda. “Sana şarkı söyle dedim ve aklına bu mu geldi?”
“Ne gelecekti ki başka? Çok güzel şarkıdır, tavşancığa ait olduğu da kesin bunda gülünecek ne var hoşaflığına mı yayıldı?”
“O ne demek? Hoşaflık?”
“Gülmeni kesemiyorsun yani, keyfin yerinde! Yerinde olur tabii, yağmur yağıyor gök üstümüze patlıyor umurunda mı hayır? Ses diyorum ses, şarkı söylüyorum ona da gülüyorsun. Aşk olsun yani, gülmezsin gülmezsin buna gülesin tutar ki bence hiç komik değil Yılan Kafalı Pusat Tarkan Demirli!”
“Böyle olmayacak,” diyor başını iki yana sallayarak. Kaşlarım ne dediğini anlamadığım için çatılıyor, tekini kaldırarak ona bakarken bana doğru yaklaşıyor. “Şimdi bir şey yapacağım ve sen bana kızmayacaksın.”
“Kızacağımı düşünüyorsan yapmasan iyi edersin.”
“Biliyorum ama yapmam gerek.”
“Manyak mısın?”
“Muhtemelen evet, anlamanın tek yolu bu.”
“Ne yapacaksın, korkutma beni ormanın ortasında!”
“Yaz,” diyor bir anda kemerini çözüp bana daha çok yaklaşırken. Refleksle geriye çekiliyorum ama alan dar olduğu için bu mümkün olmuyor. “Birazcık sus.”
Aramızdaki mesafeyi kapatmadan önce elini boynuma götürüyor, evet beni boğacak! Kesin boğacak! Ormanda kuşlara ayılara domuzlara yem olacağım. Çok konuştuğum için mi? Bu bir neden olabilir mi? Olmasın ya, saçmalama Pusat, bunun yüzünden adam boğazlanır mı? Bir dakika enseme gidiyor şimdi, saçlarımı mı çekecek? Belki de kopartarak öldürecek beni? Al işte dede, gördün mü gönderdin beni bu pislikle su almaya şimdi hain komplolarına kurban gittim, suyolunda ölüyorum! Başımı neden kendine doğru çekiyor? Kafa mı atacak yoksa? Burnumu kırarak acıdan ölmemi istiyorsa bence harika plan ama ondan önce davranabilirim. Son eski sevgilim Oğuz sağ olsun bana kafa atmayı öğretmişti.
Önceliğim aynı boyda olmaktı, şu an eş konumdaydık ve yüzlerimiz eşit durumdaydı o yüzden ikinci adıma geçiyor ve omuzlarımı iyice geriyorum. Saçımın bittiği kısmı burnuna çarpmak için ayarlarken küfür etme kısmını eliyorum, şu an fazlasıyla yersin olur. Pusat gözlerini kapatıyor, bu adımı biliyorum demek ki alnını burnuma gömmeye hazır ondan önce davranmam lazım, gözlerimi kapatıyorum hızla ve başımı hafifçe eğip sertçe kafasına geçiriyorum ama öyle bir çarpışma gerçekleşiyor ki kaşımda keskin bir sızı oluşuyor.
“Siktir!” diyerek geri çekilen Pusat kanayan burnu ve dişleriyle bana bakıyor. Dişleri nasıl kanadı hiçbir fikrim yok zira şu an tek umurum kaşımdaki acı ve sıcak sıvı! “Allah aşkına ne yapıyorsun!”
“Senden önce davrandım!” diyorum bağırarak. “Bana kafa atacaktın!”
“Geri zekalı!” diyor Pusat sinirle orta kısımdaki peçete kutusundan peçete alıp bana dönerek. “Sana neden kafa atayım, deli miyim ben?”
“O zaman neden saçma saçma konuşarak yaklaştın yüzüme manyak mısın?”
“Öpecektim aptal!”
“Neden?” Zaten daha önce öpüşmüştük, şimdi neden öpecekti aptal mıydı?
“Ne önemi var şu halimize bak!” Peçeteyi kaşıma bastırıyor, sızısı artınca attığım çığlıktan olsa gerek geri çekiliyor ve bana öyle bir bakış atıyor ki ürküyorum. “Sen gerçekten insanı çileden çıkartırsın Yaz!”
“Onu öpmeye yeltenmeden önce düşünecektin!” diyorum tavşanı göğsüme bastırıp titreyişini durdurmaya çalışırken. Zavallı hayvan hayatının şokunu yaşıyor olmalıydı. Bu günü arkadaşlarına anlatsa kimse ona inanmazdı, birazdan uçsa şaşırmazdım.
“Akıl işte, bendeki de akıl!”
“Olmayan bir şey hakkında konuşmana gerek yok,” diyorum göz devirerek ve burnundan akan kanlara bakıyorum. “Yüzündeki haritaya yeni bir bölge işaretlendi, iyi tarafından bak.”
“Sus, Yaz! Sus!” Söylenerek önüne dönüyor ve kanı üzerindeki gömleğin koluna siliyor. “Ben benim aklımı sikeyim! Karşındaki normal biri mi ki hamle yapıyorsun!”
“Hamlen normal miydi ki normal tepki görecektin? Beni bayıltmaya çalışıyorsun sandım!”
“Seni bayıltmak istesem başka yöntemlere başvururum, neden kafa atayım?”
“Ona bakarsan beni neden öpmek istediğini de anlamadım Pusat, amacın neydi? Beni kışkırtıp üzerine atlamamı sağlamak mı? Ormanda kimsede yok, tavşandan da mı utanmadın? Yavrumun ödü koptu, kusura bakma Müjgan, düşünemedi bu salak senin etkileneceğini!”
“Tavşan bile şok oldu bana kafa atmana hayvan taş kesildi.”
“Dua edin de karşımıza vampir çıkmasın! Bu kadar kanın kokusuna dayanamayıp hepimize saldırır, tavşan kanı da lezzetliymiş, ay Müjgan özür dilerim sen duyma bunları uyu annem hadi.”
“Beni de kendine benzettin, düzgün düşünemiyorum ki doğru eylemlerde bulunayım!”
Ona göz devirip susmayı tercih ediyorum zira kaşım deli gibi acıyor ve kan hala akıyor. Peçete alıp bu sefer kendim bastırıyorum. “Kaşımı patlattın!”
“Ben değil, sen patlattın!”
“Vesilesi oldun!”
“Lan burnumu kırdın burnumu!”
“Ağzında kanıyor, bilgin olsun galiba dişlerin dudağını patlattı.”
“Sağ ol, haber verdin.”
Yağmur nihayet duruluyor, bizim köye giden tanıdık yolda ilerlerken gözlerime uyku çöküyor. Kan kaybından bayılıyor olabilirim, tamamen zarar dolu bir yolculuk, faydası sıfır inanamıyorum!
“Yaz,” diyor Pusat gözlerim kapanmasın diye içimden koyunlara çit yıktırırken. “Şu adam Vecihi dede mi?”
Gözlerimi açıyorum, camdan dışarı karanlık orman yolunu daha net görebilmek için doğruluyorum. Beyaz pijamaları ve terlikleriyle birlikte kenardaki taşların üzerine oturmuş olan adamı ise çok iyi tanıyorum.
Dedem, benim dedem.