❉ Yabani| Bölüm 3 ❉

1388 Words
İlk uzaklaşan ben olmuştum ondan. Kafamı yere eğerken "Hadi çıkın artık yola!" Dedi Boran. Emir bunu beklermiş gibi arabaya yürümeye başladı. Bende arkasından yürümeye başlamıştım. Gözlerim bir anda Emir'in üst bedenine takıldı. Her adımında kaslı bedeni kasılıyordu. Onu izlediğimi farkederek hemen kendimi toparladım. Gözlerim bu seferde yüzüne takıldı. Burada ne işi olduğunu sorguluyor gibiydi. Hala bu duruma inanamıyordum. Daha önce de evleneceğime inanamadığım gibi. Ben kurtuluyor muydum? Zenginliğini ele veren arabaya binmişti. Bende arabaya ağır kanlı bir şekilde bindim. İçimde bir sancı vardı. Neyin kalp ağrısıydı bu? Gözlerimi Boran'a çevirdim. O da arabasına binmişti. 14 yaşımdan 18 yaşıma kadar ben bu şehirdeydim. Benim doğduğum şehir değildi belki ama ben burada eski hayatımdan çok farklı bir dünya tatmıştım. Babamın kokusu vardı bu şehirde. Buradan ayrılmak.... Ne hissedeceğimi bilmiyordum cidden. Arabayı çalıştırdı. Ardımızdan Boran'da geliyordu. Arabada büyük bir sessizlik hüküm sürüyordu. Emir'in de konuşmaya pek niyeti yoktu sanırım. Dikiz aynasından arkamdaki araca baktım. Bizi sollayarak hız limitini aşıp, bizden uzaklaştı. İnsan nasıl savunmasız hissederdi kendini? Ben defalarca kez bu hisle dolup taşmıştım şu günlerde. Zaten acı dolu bir hayata sahipseniz bu his size promosyon gibi hediye geliyordu. Bu bilinmez yolculuk nereye kadar sürecekti bilmiyorum ama tek temennim kendime, daha fazla yaralanmamaktı. Gerçi acı bu şehirle birlikte benden uzaklaşıyordu artık değil mi? Uzaklaşmalıydı. Aklıma annem ve babama veda etmeden gitmek üzere olduğum geldiğinde gözlerimi hızla Emir'e çevirdim. "Şey...iki dakika mezarlığı uğrayabilir miyiz?" Utangaç bir şekilde sorduğum soruyla Emir'in kısa bir saniye bakışları bana döndü. Yönünü u dönüşüyle çevirdiğinde mezarlığa gittiğimizi anlamam birkaç saniyemi almıştı. Hangi mezarlık olduğunu söylemememe rağmen emin bir şekilde arabayı sürmeye devam ediyordu. Doğru yolda olduğu için bozmadım. Dağın eteklerinde olan mezarlığın paslı kapısının önünde durmuştuk. "Erken gelmeye çalış. Gün ağarmadan Mardin sınırlarından çıkmamız gerekiyor." Sanırım benimle gelmeyecekti. Kafamı usulca sallarken kapıyı açtım. Tam incektim ki Emir'in dur, diye ikazını duyup, omzumun üstünden ona döndüm. "Bunu al. Farlar ileriyi aydınlatmıyor." Dedi. Elindeki telefonu alıp paslı kapıyı araladım. Mezarların içinde annemin ve babamın yan yana mezarlarını bulmuştum. Babamın naaşı şehitliğine değil, aile mezarlığına gömülmüştü. Bunun sebebi annemdi tabi ki. Onunla mezarda bile ayrılmak istemiyordu. Ki babam öldüğünde birkez bile mezarını sulamadan gününe başlamazdı. İki mezar arasındaki boşluğa ilerleyip annemin mezarının mermerlerine oturdum. Oturuşumla tenim ürpermişti. Bacaklarımın çıplaklığı yüzünden bedenime soğuk hava rüzgarları oluşuyordu. Kalçamı ellerimin üstüne oturup öyle devam ettim iki mezara da bakmaya. Önce uzun bir sessizlik oluştu. Derin derin soluklar aldım ve kendimi hazır hissettiğimde konuşmaya başladım. "Bazen bazı sorular geliyor anne dimağıma, babam ölmeseydi nasıl bir hayatımız olurdu? Mesela yine bunları yaşamak zorunda kalır mıydık?" Cevap vermeyeceklerini bildiğim halde cevap bekler gibi baktım onlara. Yüzüme hüzünlü bir ifade konuk olurken, babama döndüm bu sefer. "Biliyor musun baba? Sen gittiğinde seni çok suçladım. O kadar kızdım ki sana...... Ama insan mecbur kaldığı an gidebilirmiş. Hayat bana bir şey daha öğretti bugün. Sanırım dememe gerek yok biliyorsunuzdur ama ben yine söyleyeyim. Ben gidiyorum baba bu şehirden. Sizinle geldiğim bu şehire sizsiz veda ediyorum. Ben istemedim gitmek...." Sonlara doğru kısılan sesimle gözlerimden şakaklarımı inen gözyaşlarını usulca silip, mermerden kayarak toprağa oturdum. Bu sefer her zamankinden daha acınası hissediyordum kendimi. Daha yalnız, daha çaresiz. Bu hisler, bir pranga gibi beni özgür bırakmıyordu. Saatlerce ağlamak istedim orada. Ağlamak, haykırmak ama dili sükutla eğitilmiş diller, susmaktan başka bir dil bilmezdi. Annem küçükken hep "Suskun insanlar bastırılmış insanlar." Derdi. Belki de en haklı cümlelerinden biriydi bu annemin. Suskundum çünkü bu şehirde her diyeceğiniz kelime sert ve emredici bakışlarla susturulurdu. Kollarımı dizlerime sararken kafamı da mermere dayamıştım. Gözlerimi yıldızlara çevirdim ve biraz semayı izledikten sonra gözlerimi kapatmıştım. Ne kadar orada kaldım hatırlamıyorum ama birinin beni sarsmasıyla gözlerimi araladım. Emir'di. Yerimden yavaşça kalkıp "Özür dilerim. Seni beklettim." "Hadi gidelim." Dedi, özrümü dikkate almayarak. Annem ve babamla vedalaşarak, o önde ben arkada yürümeye başlamıştık. Ne zaman buraya bir daha gelip, onları görmek nasip olur bilmiyordum. Bu durum fazlasıyla canımı acıtıyordu. Dikkatli adımlarla Emir'i takip etmeye başlamıştım. Elimde ışık olmasına rağmen sürekli düşme tehlikesi atlatırken o sanki nerede çukur var, nerede taş var iyi biliyor gibi karanlıkta emin adımlarla, kaymadan yürüyordu. Paslı kapıyı tekrar aralayıp öne geçmeme izin verdi. Bende arabaya bindim. Hala annemle babamı birkez daha kaybetmenin hüznünden bir türlü çıkamamıştım. Kafamı cama dayadım. Yepyeni bir hayata savrulmuştum. İstemekle istememek arasında bir ikilemdeydim. Aslında bunun şımarıklık olduğunu biliyordum. Çünkü Boran bana yaşama tutunma hakkı vermişti daha nasıl bir iyilik yapacaktı ki? İç sesim araya girdi hemen, ailemden uzakta yaşama tutunabilecek misin Hazal? ****** Gözlerim uykulu olmasına rağmen yolu izlemekten alıkoyamıyordum kendimi. Mardin'in sınırlarından çıktığımızı söyleyen tabelayla Emir'e çevirdim bakışlarımı. Hala her yer karanlıktı. "Bundan sonraki yolumuz uzun arabayla gittiğimiz için. İstersen uyuyabilirsin." İlk defa bana yönelik bir cümle kuruyordu. Aslında uykum vardı fakat sorularım uykumu engelliyordu. "Boran'ın bana neden yardım etmek istediğini biliyorum. Peki sen neden kabul ettin bana göz kulak olmayı?" Ela gözleri maviliklerime tutundu ve birkaç saniye öylece baktı. Keskin yüz hatlarına sahip olduğu için yüzü sert duruyordu. Bu birkaç adım gerilememe sebep olmuştu. Sorumu duymamazlıktan geldiğini zannederken gözlerini yoldan ayırmayarak konuşmaya başladı. "Boran'a can borcum vardı. Bende onun ricasını kırmayarak ona can borcumu ödemeye karar verdim." Kafamı usulca salladım. Can borcu hı? Kafamı yine pencereye çevirdim. Artık gözlerim benden bağımsız bir şekilde kapanıyordu. Gözlerimi yavaşça uykuya teslim ettim. Gerisi karanlıktı.... ****** "Hazal...." Uykumun infazını veren sesle gözlerimi usulca araladım. Güneş ışınları direk gözlerime vurduğu için hafifçe inleyerek kafamı yana çevirmiştim. Hemen yanımda Emir oturduğu için onunla göz göze gelmem kaçınılmazdı. "Petroldeyiz. Eğer bir ihtiyacın varsa in! Çünkü bir daha durmayacağız." Sesi otoriterdi. Baskın bir karakteri olmalıydı. Aslında lavaboya gitmem gerekiyordu fakat üzerimdeki kıyafetlerle bunun olması imkansız gibi bir şeydi. Gece bu kadar takılmamıştım ama şimdi... "Ne kadar yolumuz var istanbul'a?" "Uzun bir yolumuz var. O yüzden diyorum ya işini şimdi hallet diye. Başka bir yerde durmayacağız." Üzerimdekileri incelerken yukarı tırmanmış şortuma takıldı gözlerim. Utana sıkıla, el çabukluğuyla onu düzeltirken bu sefer askılıma takıldı ifadem. Kiyafetlerimin neresine baksam elimde kalıyordu resmen. "Bekle iki dakika..." Sert bir tınıyla bunu söyleyip arabadan indi. Nereye gittiğini görmek için oturduğum yerden hafifçe kalktım. Petrolün marketine girmişti. Onu izlemeyi kesip, Mardin'de olacakları düşünmeye başladım düşünceli bir tavırla. Ne olacaktı acaba? Ben buraya amcamın isteğiyle gelmiştim ama içimde hala bir huzursuzluk vardı. Ya Boran'ın dediği gibi olmazsa işler. Ne olacaktı? Allahım lütfen her şey konuştuğumuz gibi gelişsindi. Başka türlüsüne dayanamazdım. Kapının açılmasıyla ancak günümüze dönebilmiştim. Emir elindeki paketi bana uzatıp "Bundan daha uzun bir şey bulamadım. Hadi giy! İstanbul'a gittiğimizde hallederiz kıyafet meselesini." Elindeki paketi şaşkınlıkla aldım. İçerisine baktığımda tahminen dizlerimin biraz üstünde biten, siyah bir erkek tişörtü olduğunu görmüştüm. Dudaklarımı ısırarak baktım ona. Kıyafetimden dolayı dışarı çıkmadığımı, utandığımı anlamıştı. Gerçi bu adamda yabancıydı. Ondanda utanıyordum. Amcam bu konularda baya hassastı. Belki de ışık açık olmadığı için görmemişti. Kıyafetimi düzeltmemi isterdi yoksa. Dudaklarımı kıstırarak gözlerinin içine baktığımda "Siyah film kaplı araba. Merak etme dışarıdan gorünmezsin." Dedi ve kafasını benden çevirdi. Hızla üzerime tişörtü giyip hafifçe kalkarak dizlerime inmesini sağladım. Hâlâ bana bakmayan adama "Şey giydim." Dedim, sesim ince ve cılız dökülmüştü ağzımdan. Kafasını bana çevirip beni yavaşça süzdü. Az önceki giysilerim yüzünden bana bakmaktan kaçınırken şimdi rahat gibiydi. "Hadi in!" Arabadan indiğimde o da benimle indi. Yan yana marketin içine girmiştik. Emir reyonlar arasında dolanmaya başlarken bende görevliye lavabonun yerini sordum. Yerini söylediğinde hızla tarif ettiği yere girdim. İşimi hallettikten sonra ise elimi yıkayıp yüzüme ayılmak adına su çarptım. Yüzümdeki suları silip aynaya baktım bu seferde. Saçlarım düz olmasına rağmen karmakarışık duruyordu. Elimle düzeltebildiğim kadar düzeltip dışarıya çıktım. Az önce Emir'in baktığı reyonların önlerine baktım fakat ortada yoktu. Etrafı süzmeye başladım bu seferde endişeli gözlerle. Yürümeyi de ihmal etmemiştim. Bulduğumda rahat bir nefes döküldü ağzımdan. Kasada aldıklarının parasını ödüyordu. O da bir şey arıyormuş gibi etrafta gözlerini gezdirdi ve bakışları beni bulduğunda tekrar önüne döndü. Ona hızlı adımlarla yaklaştım. Nefes nefese kalmıştım. Sanki yetişemesem beni burada bırakacakmış gibi. Göz ucuyla bana tekrardan bakıp kasiyerin söylediği miktarı kredi kartıyla ödeyerek poşeti elime tutuşturdu. Arabaya bindiğimizde arabanın benzin işini hallettiğini anlamıştım. Arabayı petrolden çıkartıp boş bir arazide durdurmuştu. "Poşettekileri çıkar. Yiyip çıkalım yola." Dediğini yapıp içindekileri çıkardım. İki tane soğuk sandviç vardı. Yanında da iki portakal suyu ve bir tane de çikolata. Çikolatayı gören gözlerimden resmen kalpçikler çıkıyordu ama Emir'e belli etmek istememiştim. Portakal suyuyla sandviçi ona uzattım. İçim el vermesi de çikolatayı da ona verdim. Bana dik dik bakıp "Onu sana aldım....." Dedi. Bu sefer mutluluğumu saklayamamıştım. Emir'in dikkatli bakışları sayesinde gözlerimdeki mutluluğu gördü. Görmesiyle beni şaşırtacak bir tepki verdi. Dudağının kenarı kıvrılmıştı. "Çocukların çikolatayı sevdiğini biliyordum ama bu kadar değil."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD